İçeriğe geç

ATEŞTEN İPLER

Bölüm 2 · 15 dk okuma

ATEŞTEN İPLER

Bölüm 2

Giriş; Vampirler, Siyahlar ve Beyazlar

!UYARI!

BU BÖLÜMÜN ANA KURGUYLA HİÇ BİR ALAKASI OLMAYIP, EVRENDEKİ VAMPİRLERİN DAHA İYİ ANLAŞILABİLMESİ İÇİNDİR. KEYİFLİ OKUMALAR DİLERİM...

°°°

"The stars they die,

Darkness has fallen in paradise..."

Alex Christensen - Angel of Darkness

Herkes bilir ki, savaşlarda kural yoktur. Hele ki bu, gözünü hırs bürüyen iki ırkın savaşıysa, her yol mubahtır.

İki ırkın savaşında avantajlı olan tarafın kendi ırkında barışık olan olduğu söylenilir. Yani mubah yollardan biri, onları kendi içinde birbirine düşürmektir. Savaşan iki ırktan biri, kendilerinden olana dokunmazken, diğerinin kendisi dahil her şeye zarar verdiği ise zaten herkes tarafından bilinen bir şeydir.

Söylenilir ki, iki ırktan biri üstün gelirse, diğeri o ırkı yok etmek için son çarelerine başvurur. Bu son çare, herkes için farklı şeyler ifade eder. Kimisi için soykırımdır, kimisi için geri çekilmek, kimisi için her şeyini öne sürmek. Kimisi içinse onları kendi içinde birbirine düşürmek. Savaşta olan iki ırk. Vampirler ve insanlar.

Vampirler, yüzyıllar boyu varlıklarını sürdüren efsanevi canlılar.

İnsanlar, elinin değdiği her şeyi değiştirmeyi başarmış, gerçek yaratıklar.

Yüzyıllar önce vampirler ve insanların birbirlerinden haberdar olduğu söylenir. Vampirler için insanlar zengin bir besin kaynağı, insanlar için ise vampirler savaş içinde oldukları bir yaratık topluluğu.

Bu iki ırkın sürekli savaş halinde olduğu, uzun bir süre berabere bir yarış içinde olduğu bilinir. Ancak, bilinmeyen bir sebepten dolayı vampirlerin bir gün atağa geçtiği, insan ırkını yok olma aşamasına getirdiği neredeyse bütün vampir tarihi kitaplarına işlemiştir. Tarih kitaplarına işlenen diğer bir şey ise, insanların bu atağa verdiği karşılıktı.

Nesli tükenme tehlikesi altına giren insanlar, vampirler gün ışığına çıkamasa bile artık gündüzleri dahi saklanarak yaşamaya başladı. Son kozlarını oynuyorlardı, en azından türlerini birkaç nesil uzatabilecek bir hamleydi bu.

Ellerinde 3 adet vampir vardı. Yandaşları ölmeden önce onlara gümüş silahlarla bolca zarar vermişlerdi ve hatta alevler altında bırakmışlardı o üç vampiri. Yine de onlar ölmemişti, ancak güçten düşmüşlerdi. Bu da, insanların onların üstünde istediklerini yapmasına olanak sağlamıştı.

Gümüşten kafeslerde tuttukları bu vampirlerin üzerlerinde her gün farklı testler yapıyor, bir yandan da onları soru yağmurlarına tutarak her yoldan onlar hakkında bilgi sahibi olmaya çalışıyordu insanlar. Ancak kafeslere kapattıkları esirleri oldukça ilkel canlılardı ve onlarla iletişime bile geçemiyorlardı. Yalnızca hayatta kalma içgüdüsüyle bu alemde var olmuşlardı. Beslenme ve savunma. Başka hiçbir şey umurlarında değildi. Bir süre sonra insanlar bunu anlayıp onlarla sözlü iletişime geçmekten vazgeçmişti.

Diğer bir yandan, asıl kozları için vampirlerden birine hiç dokunmamışlardı. Nadiren onu insan kanı veya insan yiyecekleriyle besliyor, haricinde yiyecek hiçbir şey vermiyorlardı. Buna rağmen vampir, aylarca sağlıklı formunu korumuştu. Bir yandan da ona insan DNA’sı veriyor, bir vampirin insan olup olamayacağını test ediyorlardı. Eğer o vampir insan olursa bir aşı geliştirip kendilerini bir nebze daha olsun koruyabilirlerdi.

Aylar geçmesine rağmen vampirde gözle görülür bir değişiklik olmamıştı. Yalnızca son bir ayda daha fazla uyur olmuştu. Hatta haddinden fazla. Öyle ki, insanlar bazen kafesine girip orada bir dakikadan fazla durduğunda bile fark etmiyordu. Hayır, fark ediyordu ancak insanlar bunu anlamıyordu.

Aradan bir ay daha geçtiğinde kafesin basında bekleyen bekçi, bir an için vampirin gözlerinde nefret gördüğünü sandı. Bu sanrı yüzünden tüm halkı ayağa kaldırdı çünkü vampirler herhangi bir duyguyu hissetmezlerdi. Her daim saldırgan bir ifadeyle bakarlardı ve tek istekleri hayatta kalmak olurdu. Ancak bu adam onun gözlerinde nefreti gördüğünü iddia etmişti ve bunun üzerine deneyde görev alan herkes vampiri daha sıkı gözetime almışlardı. Sonuç olarak, nefret de bir duyguydu ve vampirler bir şey hissetmezdi.

Sonraki birkaç ay boyunca vampirde bekledikleri değişimlerin hiçbiri olmadı. Ne bir daha onun gözlerinden duygu gören oldu ne de başka bir şey. Vampir uyumaya devam ediyordu. Kafesinde öylece yatmaktan başka hiçbir şey yapmıyordu. En azından insanlar öyle sanıyordu

Hayır, vampir uyumuyordu. Hayır, o adam yanılmamıştı. Evet, insanlar ona duyguları hissettirmeyi başarmışlardı ancak o; artık ne tam bir vampir ne de bir insandı. Aylar boyu uyumak yerine insanların onu düşürdüğü arafın içinde bir çıkış yolu aramış, iki taraftan hangisinin daha güvenli olduğunu anlamaya çalışmıştı.

Vardığı sonuca göre ikisi de iyi değildi. İnsanlarla kalırsa ona işkence etmeye devam edeceklerdi, ırkının yanına dönerse kabul görmeyecekti. Eski ırkının. Bu da onu üçüncü bir seçeneğe sürüklemişti.

Bir ay daha geçtiğinde artık insanlar onun kafesine rahatça girip çıkabiliyorlardı. Duyularının iyice köreldiğini, bu yüzden onları fark bile etmediğini düşünüyorlardı.

Bir gün, vampirin beklediği şey gerçekleşti. Kafesi açık unuttular. Artık gizlenmeyecekti. Yavaşça yerinden kalktığında bekçileri o kadar rahata alışmışlardı ki kafesi kontrol etmek akıllarına bile gelmedi. Vampir, hızla kafesten fırladığında bekçilerden birini ısırdı. Onu kendi türünden biri yapmak istemişti ancak hissettiği açlık onu öldürmesine sebep oldu ve o bundan zevk aldı. Daha önce hiç zevk duygusunu tattığını hatırlamıyordu. Bu, ona o kadar iyi hissettirdi ki hep yapmak istedi. Ama şuanda buradan çıkmaya odaklanmalıydı, o da öyle yaptı.

Öldürdüğü bekçiden ona yetecek kadar besini almıştı. Ayrıca bunu açlık, zevk ve vampirlere özgü hızıyla öyle süratli yapmıştı ki diğer bekçi kapıya ulaştığında çoktan ölü ceset kuru bir şekilde yerde öylece duruyordu. Vampir ise diğer bekçi dışarı çıkamadan onu ısırmıştı. Amacı beslenmek değildi, kendisi gibi bir ordu yaratıp yaratamayacağını görmekti. Çünkü farklı olduğunu hissediyordu, iki tarafta da kabul görmeyecekti.

İlk kurbanı amacına ulaşamasa bile, onun artık kendi ırkından olduğunu hissediyordu. Odaya insanlar doluşmaya başladığında vampir, hepsine nefretle baktı.

Saldırganlıkla değil, nefretle.

Kendisine yaklaşan her insanı öldürdü, hiçbirine acımadı. Çünkü insanlar ona acımamıştı. Burada kazandığı duygulardan biri de intikamdı.

Dakikalar sonra ısırdığı insan da ona katıldı. Beraber orada kalan insanlardan kurtulduklarında önemli olanlar çoktan başka bir yere tahliye edilmişti.

Vampir, önüne çıkan herkesi öldürmeyip, bazılarını kendi ırkından yapmıştı. Böyle böyle, kendi cephesini açacaktı.

Buradan çıkmadan önce son durağı olan, diğer iki vampirin olduğu yere gitti. Kafeslerin önünde durdu. Eski yandaşlarına baktı. İlk başta onlara karşı hiçbir şey hissetmiyordu. Bir an için bu tuhaf geldi çünkü çevresindeki insanlara karşı nefreti hissetmeye alışmıştı ancak şuan hiçbir şey hissetmiyordu.

Acaba eski haline dönüyor olabilir miydi? Bu düşünce bir saniyeliğine onu mutlu edecek gibi oldu. Ancak mutluluk, ona verilen duygular arasında yoktu. İnsanlar ona mutluluğu hiç göstermemişti.

Kafesteki vampirler, onun varlığını hissettikleri an saldırı pozisyonu aldılar. Son derece açlardı, bu yüzden kendi ırklarından olmayan hiçbir şeye tahammülleri yoktu. Dışarıdaki onlardan biri değildi. Bu da onu yalnızca av yapıyordu.

Vampir, eski ırkının ona saldırmak istediğini anladığı anda öfkelendi. Bu, onun başka bir duygusuydu. Gümüş metallere aldırmadan kafeslerden birine girdi ve içerideki vampirin anında kalbini söktü. İkisi de zaten zayıflardı. Bu da daha kolay ölmelerine sebep olmuştu.

Hızla diğer kafese gitti ancak onu öldürmedi. Isırarak dönüşüp dönüşmeyeceğini öğrenmek istedi. Dakikalar sonra ayaklarının önünde yatan canlının kendisine ait olduğunu hissetti. Amacına ulaşmıştı.

İnsanlar... amaçlarına ulaşmışlardı.

Vampir, hızla yeraltındaki mağaradan çıktı ve belki de yıllardır görmediği aya baktı. Ay ışığında yükselmek için kanatlarını açtığındaysa onların da eskisi gibi durmadığını fark etti. Eskiden kanatlarının gümüş gibi parladığını hatırlıyordu. Ancak şimdi kanatları simsiyahtı. Gece gibi değil, karanlık gibi. Gölge gibi değil, karadelik gibi. Eğer ışık vurmasa, orada olduklarını bile görmeyecekti.

İçinde büyüyen intikam hırsıyla tehlikeli bir kahkaha attı vampir. Artık geceye aitti.

“Sizin için geri döneceğim insanlar.” diye bağırdı havaya doğru yükselirken. “Beni dönüştürdüğünüz şeye kendi gözlerinizle şahit olacaksınız. Eserinizin altına kanla imzanızı atacak, çığlıklarınızdan yeminlerinizi yazacağım.”

O an aklından bir sürü işkence senaryosu geçti ve o, bundan zevk aldı. Siyahlar, dünyaya acı çektirmek için gelmişlerdi sanki. Bundan müthiş keyif alıyorlardı.

Aradan yüzyıllar geçti. Siyahlar ve Vampirler bu süre içinde çok çetin bir savaş içindeydiler. Sürekli olarak her iki türden de kan dökülüyordu. Güç Vampirlerdeydi ancak strateji Siyahlardaydı. Bu da savaşın bu kadar süreye dağılmasına sebep oldu. Yine de savaşın bitmesine çok az kalmıştı. Kimin kazanacağı belliydi. Kontrolsüz güç, üzerine düşünülmüş bir oyunun karşısında duramazdı.

Siyahların başı, bu savaştan hemen sonra intikamını alacaktı. İnsanlardan alacağı intikam hırsını bu zamana kadar taze tutmuştu. Birazcık daha mutlu olup en sonunda düşecekleri umutsuz durumları görmek için can atıyordu.

Ancak insan cephesi hiçbir zaman boş durmamıştı. Her zaman intikam alınacağını biliyorlardı. Bunun için her an hazırlıklı olmalılardı. Ve bir şekilde bunu başarmışlardı.

İkinci vampir türü olan Siyahlar ortaya çıktıktan sonra birkaç aile hariç hiçbir çocuğa vampirlerden bahsedilmemişti, veya onlardan bir efsaneyi anlatır gibi korku hikayeleri üretmişlerdi. Artık vampirler efsanelere karışmıştı. İnsanlar tekrar çoğalmış, eski rahat yaşamlarına dönmüşlerdi.

Diğer yandan, vampirleri hala bilen aileler, onların yerlerini tespit etmişlerdi. Uzun uğraşlar sonucunda bir kaç tane Siyah’ı ele geçirmeyi başarmışlardı. Ancak, Siyah olduktan sonra diğer vampir özellikleri gibi gümüşün üzerlerindeki etkisi de azalmıştı. Bu yüzden az sayıda tutsakları vardı.

Durmadan, yılmadan onlara insan DNA’sı vermeye devam ediyorlardı. Hala umutları vardı. Onlarca yıllık çabanın sonucunda nefret, öfke ve zevk onlara verilebildiyse yüzyıllar boyu her şekilde onları insana çevirmenin yolunu bulabilirlerdi. Buna inanıyorlardı. İnançlarını her daim diri tutuyor, bu sayede her gün amaçlarına yaklaştıklarını hissediyorlardı.

Gerçekten de başarıyorlardı. En umutlu oldukları, Sofia ismini verdikleri vampirdi. On yıllardır uyuyordu. Yine de insanlar tedbiri elden bırakmadan her gün ona aşı yapmaya devam ediyorlardı. Ona, Siyahlara olduğu gibi kötü davranmıyorlardı. İlk Siyah, uyurken bile çok kötü muamele görmüştü ve uyandığında çevresindekilere saldırmıştı. Bunun tekrarlanmaması için ona daha iyi davranılıyordu.

Başına gelen bekçiler için sabah ve akşam onunla konuşmaları zorunluydu. Konuşurken ses tonları kibar ve arkadaş canlısı olmalıydı. Bazen ona ne zaman uyanacağı sorulurdu, hatta onun için endişelendiğini söyleyenler bile vardı. Sofia, henüz uyuyor bile olsa şimdiden herkes onu seviyor ve onun başarılı olacağını hissediyorlardı.

Ve bir gün, bekçiler kafesin başına geldiklerinde Sofia’yı kafesin tam ortasında oturur vaziyette buldular. Biri, elindeki gümüş silahı sıkı sıkıya kavrarken diğeri haber götürmeye gitmişti. Yavaş yavaş herkes oraya doluştuğunda meraklı gözler Sofia’nın üzerindeydi.

Sofia hiçbir şey söylemeden yalnızca oturuyordu. Ne tek kelime etmişti ne de başka bir şey yapmıştı. Gelen insanları izliyor ve dikkatlice hepsinin yüzlerine bakıyordu. Kafesin tam ortasında, dizlerini kırarak kollarını bacaklarına dolamış oturuyordu.

Onlar benim gibi değiller, diye geçiriyordu Sofia içinden. Hissediyordu.

Herkesin orada olduğundan emin olduktan sonra ayağa kalktı. Tamamen ayağa kalktıktan sonra sırtını dikleştirdi, omuzlarını geriye attı. Çenesini hafifçe kaldırırken çevresindeki bunca kişinin yüzüne baktı. Hiç öyle hissetmiyor da olsa buradaki herkes onun düşmanı olabilirdi.

“Lideriniz kim?” dedi, kendinden emin ve gür bir sesle. Kafes kapısının tam önündeki adam bir adım ileri çıktı. Neredeyse kafesin parmaklıklarına değecekti.

Gümüş parmaklıklara karşı bir tepki vermemişti. Sofia bunu fark edince hafifçe kaşlarını çattı. Ancak hemen eski yüz ifadesine geri döndü. Ne gülümsüyordu, ne de öfkeli bakıyordu. Dümdüzdü bakışları ve yüzü.

“Benim.” dedi öne çıkan adam.

“Adın ne?” dedi Sofia aynı ses tonuyla. Bir yandan da hızlıca onu süzüyordu.

“Jason.” dedi adam. İsim tanıdık gelince Sofia kaşlarını tekrar çattı ancak hemen geri düzeltti.

Adam, onun sorularından kaçmayı düşünmüyordu çünkü bu zamana kadar onun kendilerine düşman olmaması için onunla konuşma, soru sorma hatta bazen dertleşme emirlerini bile o vermişti. O uyurken her gece gelip onunla konuşmuştu, bunun etkisi olacağını düşünüyordu. Uyurken konuştuysa pekâlâ şimdi de konuşabilirdi. Bilinci kapalıyken konuşmak ve açıkken konuşmak arasında fark olmamalıydı.

Sofia yeni bir soru için başını hafifçe omzuna doğru yatırdı. Buradaki herkes onu izliyordu, o ise sadece Jason’a bakıyordu. Eğer ona saldırmaya kalkarlarsa onların hepsini durdurabilecek güce sahip olduğunun farkındaydı. Bu yüzden bir korkusu yoktu.

“Söylesene Jason? Ben suçlu muyum?” dedi sakin bir sesle.

“Hayır, değilsin.”

“Peki, siz düşmanım mısınız?” Hayır, öyle olmadıklarını hissediyordu.

“Hayır. Sen istediğin sürece senin düşmanın değiliz. Aksine, o şekilde düşünmen bizi üzer.”

“Peki, ben hastalıklı mıyım?” Jason, burnundan güldü.

“Hepimizden daha sağlıklı durumdasın.” Sofia hızla iki adım atıp parmaklıkla arasında bir adım kalacak şekilde durdu. Gümüşün acısını hatırlıyordu, eskiden olsa gümüşe bir adım yaklaşamazdı. Ama artık o kadar acıtmıyordu. Acıtıyordu ancak dayanılamayacak kadar değildi.

“O zaman neden beni bu parmaklıkların arkasında tutuyorsunuz?”

Jason, bu soruya bir cevap vermedi. Ancak o gün akşama kadar orada durdu. Eseriyle gurur duyuyordu. Başarmıştı. Bir vampire insani duyguları hissettirmişti.

Sofia, kafesten kaçmak için bir harekette bulunmamıştı. Onu incelemelerine izin vermiş ve yalnızca bitmesini beklemişti. Bu süre boyunca çevresindeki insanlarla her daim iletişim içindeydi. Her geçen saatte onları daha çok seviyordu.

Tam olarak insan olmamıştı, ancak bir insan gibi hissediyordu. Hala kanatları vardı ancak bembeyazdılar. Köpek dişleri normalden biraz daha uzundu. Yapılan ufak bir testle herhangi bir insandan daha hızlı iyileşebildiğini kanıtlamıştı. Yalnızca kayıtlara geçen vampir hızından daha yavaştı.

Sofia bir ay boyunca daha her ihtimale karşı kafeste tutuldu. Bu vakit içerisinde asla yalnız bırakılmamıştı. Buradaki herkes ona ısınmıştı. Anlaşamadığı bir kişi dahi yoktu koca tesiste. Başarılı bir demekti ve başarılı bir savaşçı olacaktı, hepsi bunu biliyordu. Çünkü Sofia için çizdikleri kader buydu.

Bir ay sonra kafesten çıkarılması fikri oylamaya sunuldu ve orada çalışan herkes tarafından karar onaylandı. Herkes Sofia’yı kendinden biri gibi görüyordu. Bu da artık kafeste yaşamak zorunda olmaması demekti.

Sofia, kafesten çıktıktan sonra da insanlarla iyi anlaşıyordu. Çok değil, bir hafta sonra kendini tamamen onlardan biri gibi hissetmeye başlamıştı. İnsanların hissettiği neredeyse bütün hislere sahipti. Sevinç, mutluluk, üzüntü, acı, öfke, sevgi ve hatta aşk...

Kısa zamanda Jason’a karşı bir şeyler hissetmişti ancak buna bir anlam veremiyordu. Bu iyi bir şey miydi? Veya olması gereken bir şey? Bu sorular kendisi hakkında karamsarlığa düşmesine sebep olmuştu. Jason’u her gördüğünde mutlu oluyordu ancak bu hissin belki de olmaması gereken bir şey olduğunu düşündüğü için Jason ile arasına mesafe koymuştu.

Diğer bir güzel haber ise, Sofia güneşe çıkabiliyordu. Önceki iki tür de geceleri hüküm sürerken Sofia’ya güneş etki etmiyordu. O, geceye değil, güne aitti.

Ayrıca Sofia, kendince bir adalet kurmuştu, onun dışında hareket etmiyordu. Bu insanlar onun gözünde masumdu. Kendilerini korumak için böyle bir yola başvurmuşlardı. Evet, belki haklı değillerdi ancak masumlardı.

Sofia’nın her bir günü daha güzel geçiyordu. Zamanla Jason’ la ilgili olan hislerini ona açıklamış, bir tehlike olup olmadığını sormuştu. Jason ise yalnızca şaşırmıştı. Yüzyılların sonunda, emeklerinin karşılığını en güzel örneğiyle aldığını düşünüyordu. Bir tehlike olmadığını öğrenince Sofia rahatlamıştı. Ama hala içini kemiren bir şey vardı.

Günler geçtikçe Sofia’ya daha fazla bilgi verdiler. Ona Siyahlardan ve yok olmak üzere, hatta belki de çoktan yok olmuş Vampirlerden bahsettiler. O bunları can kulağıyla dinlemişti. Sonraki gecelerde ise çoğu kere onu bekçilerden gizli kendisi nöbet tutarken yakalamışlardı.

Sofia, sevmişti. Ve korkuyordu. O, çevresindeki insanları sevmişti ve onlara bir şey olmasından korkuyordu. Hatta öyle çok korkacaktı ki, bu duygu onun içinde hapsolacaktı. Ona hapsolacak ve onda kalacaktı. Nesline aktarılmayacak, kendi benliğiyle gömülecekti. Çünkü korkusu zayıflatmıştı onu. Başkaları da zayıf olmamalıydı.

Sofia onları öğrendikten günler sonra Vampirlerin yok olduğu haberi gelmişti sığınağa. Hiç kimse ne yapılması gerektiğini bilmiyordu. Yalnızca güvenliği artırmışlardı. Eskilerindeki güç onlarda yoktu. Bu da hepsinin karamsarlığa düşmesine sebep oluyordu.

Ve bir gece ansızın, dışarıdan seslerini duydular. Siyahlar, onlar için gelmişti.

Onların karşısına ilk dikilen Sofia olmuştu, hemen ardında Jason. Siyahlar 6 kişiydi. Bir an için bu sayı gözüne az göründü. Onları halledebilirdi, en azından öyle düşünüyordu.

Kendinden emin olduğunda Jason’a içeri gitmesini söyledi. Kendini koruyabilirdi ancak çevresindeki birini ne kadar koruyabileceğinden emin değildi.

O, gitmesi için Jason’a yalvardıkça Jason gitmemekte ısrar ediyordu.

“Eğer,” dedi Sofia en sonunda pes edip. “Eğer sana bir şey olursa yemin olsun onların hepsinin soyunu kuruturum.” Jason gülümsedi. Yapabilirdi, bu konuda Sofia’ya güveniyordu.

O dövüş çok uzun sürmedi. Yanlarında olan adamları gümüş silahlarla iki tanesini oyalıyordu. Jason da elindeki gümüş kılıçlarla kendini korumaya çalışıyordu.

Sofia ilk dakikalardan çoktan bir tanesini halletmişti bile. Diğer ikisiyle dövüşürken Jason’a birazcık fazla yaklaştığını fark etti. Onun saldırı alanına girmişti fark etmeden, ve öyle köşeye sıkışmıştı ki ondan uzaklaşamıyordu.

Siyahlardan bir tanesinin Jason’a atak yaptığını gördüğünde yüreği hopladı. Saniyeler içinde sinirle o Siyahın işini bitirmişti. Yalnızca birkaç saniye. Kendini verirse değil dakikalar, saniyeler içinde hepsini öldürebileceğini fark etti. Yalnızca dikkati dağılıyordu.

Savaşta ortasında öylece durdu ve kendine yalnızca 10 saniye tanıdı. Bu süre içinde zihnini toparlayacak ve hepsini öldürecekti.

10... acıyı düşündü,

9... sevdiklerini,

8... korkuyu,

7... kederi,

6... intikamı düşündü.

5... kolundaki sızıyı hissetti. Gümüş acısı gibi... yanıyordu.

4... çok sevdiği birinin sesini duydu,

3... onu bir çığlık takip etti.

2... Acı, keder, hüzün ve verdiği söz onunlaydı,

1...hepsinin farkındaydı ve hissediyordu.

0... Acıyı hissediyordu.

İçinde büyüyen acıyla saldırdı düşmanına. Gözü o anda hiçbir şeyi görmüyordu. Yalnızca öldürmek istiyordu. Ölüme karşı ölüm. Yalnızca şuan. Yalnızca düşmana karşı.

Yerler cesetle dolmuştu. Siyahların hepsini öldürmüştü. Ama içinde bir boşluk vardı. Onu doldurmalıydı. Onun orada olmaması gerekiyordu.

“Jason!” diyerek döndü arkasına. “Bitti, kurtulduk onlardan.”

Jason cevap vermedi.

Sofia küçük adımlarla ilerleyip yerde yatan Jason’ın yanına çöktü.

“Yani en azından bu gece için def ettik onları.” dedi gayet normal bir şeyden bahseder gibi. Sonra Jason’un gözlerine baktı. Bakışlarını bir yıldıza sabitlemişti sanki.

“O, baktığın yıldız bizim yıldızımız olsun. Sen hep orada bekle beni. Ben sözümü tutacağım. Sonra geleceğim yanına.”

Jason cevap vermedi.

“Sakın kızma, tamam mı? Borçluyum çünkü artık.”

Jason, yine cevap vermedi.

“Sofia, gitmemiz gerek.” dedi arkadan biri. Sofia onu duymazdan geldi. Şuan daha önemli bir işi vardı. Jason’un mutlu olması gerekiyordu. Yerde, kanlar içinde yatıyor olması mutlu olmasına engel değildi.

“Bak, ne diyeceğim. Sen pek umursamadın ama ben sözümü tutacağım.” dedi sakin bir sesle. İçinde fırtınalar kopuyordu oysaki.

Gülümsedi. Sonra eğilip Jason’un kan sıçramış yanağına ufak bir buse kondurdu.

“Birazdan gitmemi söyleyecekler, biliyorum. Ama gitmeden önce yeni bir söz daha vereceğim sana. Ben hep gülümseyeceğim. Böylece ben seni göremesem de sen her bana baktığında beni hep gülümserken göreceksin. Böyle daha iyi hissederim belki. Çünkü şuan sol tarafım sızlıyor. Ayağa kalkabileceğimi bile sanmıyorum ama kalkacağım. Sırf senin için.” Sonra bunu kanıtlamak ister gibi hızla ayağa kalktı.

“Bak gördün mü?” dedi. Jason yine cevap veremedi. “Sana söz, onların soyunu kurutur kurutmaz yanına geleceğim, sevgilim.”

Sofia arkasını dönüp yürümeye başladı. Bir kere bile arkasına dönüp Jason’a bakmadı. İnsanlar ona şaşkınlıkla bakarken o gülümseyerek önüne bakıyordu. Sanki orada Jason’u görüyordu. Bundan sonra gittiği her yerde Jason’u göreceğine de söz verdi.

Bugün ne kadar da çok söz vermişti.

Aradan yüzyıllar geçmişti. O günden sonra birçok kişi gönüllü olarak Beyaz olmuştu. Sonrasında sayıları her gün artmıştı. Günler geçtikçe güçlenmişler, Siyahlara karşı üstünlük kurmuşlardı.

Son Siyah ise bundan bir yıl önce ölmüştü. Siyahlar da, Vampirler gibi tarihe karışmıştı. Artık onlar da çocuklar için birer hikaye olmuştu. Gerekse ürkmeleri, gerekse eğlenmeleri için anlatılır olmuşlardı.

Söylenildi ki, Jason ne zaman yeryüzüne, Sofia’ya baksa onu gülümserken görmek onu mutlu etmiş.

Ve inanılır ki, son Siyah’ın öldüğü günün gecesi büyük bir kavuşma olmuş. Bu, yüzyıllar boyu aşkını taze tutan Sofia ve Jason’ın kavuşmasıymış.

Bölüm sonu

2 yorum

  • Çok güzeldi kesinlikle. Hikayenin bu kadar kısa olması üzmedi değil. Hikaye anlattım diliniz oldukça sade ve akıcı. Gereksiz kelimelere yer vermemeniz okuyucuya rahat bir okuma keyfi sunuyor. Konusuda oldukça ilgi çekiciydi. Vampirler,siyahlar ve Sofia aslında jasonun ölmesi üzdü. Ama son satırda okuduğum şey beni çok mutlu etti. Bu güzel eseri bizimle buluşturduğunuz için teşekkür ediyorum... Başarılarınızın devamını diliyorum 👋🏻🫂

    1Yanıt