Başım çatlıyordu. Bu normal bir ağrı değildi. Başım nasıl ağrıyordu? Ağrıyı hissetmemem gerekmiyor muydu? Kendine gel Alev, yaşamıyorsun sen. Fakat yaşıyor gibiydim. Bu nasıl olurdu? Ateş beni içine çekmişti. Olanları hatırladığımda duyduğum ses aklıma geldi. "Tanrı Tanrıça'sına kavuşuyor." Ne demekti bu? Ben nasıl ateşin içinden ses duymuştum? Yaşıyor muydum?
Kafamdaki düşüncelerle birlikte gözlerimi yavaşça açtım. Etrafıma baktığımda oldukça büyük bir yerde olduğumu gördüm. Daha çok incelediğimde ağaç kovuğuna benzetmiştim. Hayır, benzetmedin. Zaten ağaç kovuğundasın. Nasıl? Ağaç kovuğu mu? Gerçekten mi?
Hafifçe ayağa kalktığımda dikkatimi biraz ilerideki bıçak seti çekmişti. Oraya doğru adımladığımda bıçakların uçlarının parladığını gördüm. Normal bir parlaklık değildi, toz gibi bir şey vardı bıçakların üzerinde. Kovuğun dışına baktığımda havanın yeni aydınlanmaya başladığını gördüm.
Mantığımı kaybetmemem gerekiyordu. Yaşadığım şeyin saçmalığının farkındaydım fakat bunu düşünürsem hayatta kalamazdım. Ormanın ortasındaydım. Aslında neresinde olduğumu bile bilmiyordum fakat ormanda olduğuma emindim.
Bıçak setini kemerden çıkarmadan aldım ve kemeri bacağıma bağladım. Dışarıya doğru adımladım. Kovuktan çıktığımda olduğum ağaca baktım. Çok büyüktü. Ve... Harikaydı. Muhteşem bir güzelliği vardı. Sanki buraya ışık veren Güneş değil de bu ağaçtı. Yeni doğan Güneş'i görmesem buna inanabilirdim.
Etrafıma baktığımda her yerin ağaçlarla çevrili olduğunu gördüm. Ne tarafa gitmem gerektiğini bilmiyordum. İçimden bir ses sağ tarafa gitmemi söylediğinde sol tarafa doğru adımladım. Hislerim genelde yanılmazdı fakat sağ taraftan ürkütücü bir hava alıyordum. Bu yüzden hislerime aldırış etmeden sol tarafa doğru yürüdüm.
Güneş batmak üzereydi ve ben hiçbir canlıyla karşılaşmamıştım. Ayrıca oldukça susamıştım. Sabahtan beri yürüyordum.
Birden hava değişmeye başladı. Gök gürlüyordu. Yağmuru severdim fakat bu fırtınanın habercisi gibiydi. Sabahtan beri normal olan havanın birden böyle olması normal değildi. Kulağımda tekrar o ses mırıldanmaya başladı.
"Tik tak, tik tak, başlayacak fırtına,
Ormanda tek kalan Tanrıça,
Baş edebilecek mi Yağmur'la?
Endişelenme küçük Alev,
Vazgeçme yürümekten,
Yağmur ile karşılaştığın anda,
Gelecek Ateş tam zamanında."
Hiçbir şey anlamamıştım. Bu seslerden anladığım kadarıyla Tanrıça diye bahsettiği kişi bendim. Yağmur ile karşılaştığın anda diyordu ses. Yağmur da kimdi? Peki, Ateş?
Ben bunları düşünürken birden yağmur başladı. Kovadan boşalırcasına yağmur yağıyordu. Havaya baktığımda bunun sadece başlangıç olduğunu görmemle koşmaya başladım.
Bu bir şaka olmalıydı! Tam 23. defa düşmüştüm ve bacağımdaki bıçaklar bacağımı mahvetmişti. Ayağa kalkacağım sırada daha fazla dayanamadım ve söylenmeye başladım. "Aptal! Ne diye bilmediğin yerde yürüyorsun? Karnım da acıktı zaten." Bir çıtırtı sesi duymamla "siktir" diye bir mırıltı kaçtı dudaklarımdan. Hemen ardından bir hırlama sesi duydum. Bir adım ileriye çıktığımda üzerime doğru bir şeyin atılacağını hissetmemle bacağımdaki bıçaklardan birini aldım ve rastgele salladım. İnilti sesi duymamla etrafıma baktım. Havadaki sisten neredeyse önümü göremiyordum. Başka ses gelmemesiyle ileriye adımladım.
Saat gece yarısını geçmişti ve ben hâlâ yürüyordum! Karşıma çıkan şeyin ne olduğunu anlayamamıştım. Son zamanlarda olan hiçbir şeyi anlamıyordum. Havaya baktığımda Ay'ın batmak üzere olduğunu gördüm. En geç 1 saat sonra Güneş doğacaktı.
Ayak: İnsanların ayakta durmasını, yürümesini ve koşmasını sağlayan bir organ. Hissetmiyordum. Ayağımı hissetmiyordum. 6 saat geçmişti ve ben hâlâ yürüyordum. Güneş tepedeydi. Çok sıcaktı ve ben sıcağı hiç sevmezdim. "Yürüyorum, öyleyse ayağım var" diye mırıldandım çünkü ayağımın olduğunu kendime hatırlatmam gerekiyordu.
İleride bir ev görmemle yorgunluğumu unuttum ve adımlarımı hızlandırdım. Yürüdükçe daha çok ev ortaya çıkıyordu. Tam bir evin kapısını çalacakken şato gibi bir yer gördüm ve oraya gitmeye başladım. Bu saatte kimsenin dışarda olmaması tuhaftı fakat yaşadığım o kadar olaydan sonra buna kafa yormayacaktım.
Şatoya geldiğimde kapıda 2 muhafız olduğunu gördüm. Beni gördüklerinde kapının önüne daha çok geçtiler. Buna önem vermedim ve onlara ilerledim. "Pardon! Bana yardımcı olabilir misiniz?" Birbirlerine baktıktan sonra bana döndüler ve biri konuşmaya başladı. "Uzaklaşın buradan, burada olmamanız gerekiyor" dediğinde afallamıştım. Tam bir şeyler söyleyecekken kapıdan beyaz saçlı bir kadın çıktı. Direkt bana bakıyordu. Gözleri üzerimde gezindiğinde yüzünü buruşturdu. Ben de üzerime baktığımda bacağımın berbat bir hâlde olduğunu gördüm. Bıçaklara bir şey dememeleri garipti fakat bunu umursamayacaktım. Tişörtüme baktığımda birkaç yerinde ufak yırtıklar olduğunu gördüm. Her yerim çamur içinde kalmıştı. Tamam, ben beni görsem ben de yüzümü buruştururdum fakat bu kadın her kimse hiç iyi bir hava almamıştım ve bana biraz daha böyle bakmaya devam ederse sessiz kalmayacaktım. En sonunda konuşmaya karar verdi. "Vay canına! Kimleri görüyorum! Ateş Tanrıçası! Sizi şatoma getiren şey nedir Tanrıça'm?" Ateş Tanrıçası da neyin nesiydi? Ben tam konuşmaya başlayacakken "buradan gitmezsen sonun kötü olacak" dedi. İnsan gibi konuşmayı düşünmüştüm fakat bunlar insan değildi. Hayatımda yapacağım en saçma şeyi yapacaktım. "Bu ne hadsizlik? Ateş Tanrıçası ile konuşuyorsun! Kelimelerine dikkat etmezsen asıl senin sonun kötü olacak!" Bir an şaşırdı. Bunu hemen gizledi fakat görmüştüm. "Şuna bakın hele, dünkü tanrıça bana -hem de benim şatomda- artistlik yapıyor!" Cevap netti. "En azından saygımı koruyorum." Dediğime sinirlenmişti. Sinirle muhafızlara bir baş hareketi yaptığında üzerime doğru gelmeye başladılar. Olduğum yerde kaldım. Sol tarafımdan bir ısı yayılmaya başladığında o tarafa dönmedim. Fakat ben hariç herkes dönmüştü. Üzerimde bir çift göz hissettiğimde yine de o tarafa dönmedim. Fakat dediği şeyle afallamıştım. "Bu muhafızlar umarım Tanrıça'mın üzerine yürümüyorlardır Yağmur, eğer öyleyse hava attığın şatonu ateşe veririm." Ve o mırıltı sesi tekrar geldi.
Tanrı Tanrıça'sına kavuştu...