İçeriğe geç

Ateş Meleği

Bölüm 1 · 9 dk okuma

Ateş Meleği

Bölüm 1

1. Bölüm: YENİ BİR HAYAT

“Sanki yağmur sonrası bir gökkuşağını izliyorum ama gördüğüm tek renk siyahmış gibi.”

17 Temmuz 2022, Pazar

Birine kuşkusuz güvenebilmek, tüm içtenliğinle değer verebilmek çok kolay sandım hep. Beni anlarlar, dinlerler ve belki de gözyaşlarıma çare olurlar sandım ama hayat tozpembe hayallerden ibaret değilmiş meğer. İnsanlar, en çok değer verdikleri kişiler tarafından yalnızlığa terk edilirmiş.

Beklersiniz, son nefesinize kadar gelmesini beklersiniz ama o son saniye, sizin gerçeklerinizden ibarettir. İşte o son saniyede etraf kararır, gözünüze simsiyah bir perde çöker. Kendinizi inandırmak istediğiniz masum dünya sizi terk eder ve yalnızlığın getirdiği karanlık, sizin mezarınız olur.

Tek istediğim kaderimin iplerinin sadece bir kere ellerimde olmasıydı, kendi dünyamda huzuru bulabilmekti belki de. Sadece sordum kendime. Neden ben, neden bir başkası değildi? Hep yalnız mı kalacaktım, bir başıma ve kimsesiz. Hep ben mi çaresizliğe gömülecektim? Bütün olanlar benim suçum muydu? Yoksa hak ettiğim her şey simsiyah bir hayattan mı ibaretti?

Çok istedim hayatım rengârenk anılarla kaplanmış olsun. Hayal ettim bazen de, istedim bende mutlu olayım. Ancak hayat istediklerimiz veya hayal ettiklerimizi değil, kaçtığımız korkularımızı bize getirirmiş. Bunu şuan anlıyorum, gerçekten de hayatım bana en büyük korkumu getirmişti.

İçimde bir şeyler yanıyordu her geçen saniye. Kalbim alev aldı ve zaman ilerledikçe kömürleşmeye devam etti. Mezarlıklar, benim yarattığım cehennemim oldu ve şimdi, her şeyimi o cehenneme gömüyordum. Ablam İpek’e veda ediyorum, onu toprağa hapsediyorum kendi ellerimle. Daha 20 yaşındaydı. Hayalleri vardı, yaşayacağı çok güzel yılları olabilirdi. Üniversiteye yeni başlamışken onu karanlığa uğurladım. Kendimi tuttum, ağlayamadım; içime bir şey oturdu, konuşamadım.

Ben Alina Ersoy. Hayatım boyunca sessizliğe mahkûm edildim, sustum ve susturuldum. İçimdekileri deniz mavisi gözlerime esir ettim.

Kendi kendimin sesi, içimdeki sessizliğin sesi oldum.

Ama her insanın bir sınırı vardır ve ben şu an o sınırdaydım. 17 Temmuz günü, benim sınırlarımı yıktığım, sessizliğe veda ettiğim o gündü. Bu lanetli gün, benim kollarımdan ablam İpek’i çekip aldı. Boğazımdaki yumru nefes almamı engelledi ve en sonunda kendimi dizlerimin üstüne bıraktım ve içimdeki bütün duyguları dışarı saldım.

Yağan yağmura gözyaşlarım eşlik etti. Sanki evren de benimle beraber yıkıldı bugün. İçine hapsolduğum karanlığımda yok oldum ilk defa. Nefes alamadım, sanki ruhum yavaş yavaş yağmura karışıyordu. Hissettiğim son şey İpek’ in ruhu ve annemin beni saran bedeniydi.

Gözlerimi açtığımda hastanedeydim. Yatağımın bir ucunda annem, diğer tarafında ise babam oturuyordu. İkisinin de gözleri şişmiş ve yaşlı, yüzlerinde perişan bir ifade vardı. Yavaşça doğrulduğumda kolumdaki serumu gördüm.

Psikolojik olarak bitik durumdaydım. Kendi iç dünyamda bir sürü düşünce dolandı. Zihnimdeki sesleri durduramıyordum, asla susmuyorlardı. İçimde yağmurlar yağıyor, gök gürlüyordu sanki. İç hesaplaşmam, annemin sesiyle şimdilik son buldu.

“Hayatım, kendini nasıl hissediyorsun?” dedi annem.

Annem, o benim bu hayatta kalan tek dayanak noktam. Yanındayken özgür hissettiğim, yalnızlığımı yok eden kadın. O, beni yalnızlığımdan kurtarabilen ve kafamdaki düşüncelerden uzaklaştırabilen tek sesin sahibi.

Anneler gerçekten de çok kutsal varlıklar. Şu anda sakin kalabiliyorsam hepsi onun sayesinde. Hayatımın her evresinde yanımda duran tek insan, tek yoldaşım…

“İyiyim,” diyebildim sadece. Boğazımdaki yumru hala gitmemişti. “Eve gitmek istiyorum.”

Hemşire geldiğinde kolumdaki serumu çıkardı. Babam çıkış işlemlerimi yaptı. Annemin yardımıyla ayağa kalktım ve yürümeye başladım. Bana sarılarak yürüdü ve o sıcak kolları her zaman olduğu gibi yine bütün yaralarımı sardı.

Yaklaşık yarım saat süren bir yolculuğun ardından odamdaydım. Duş alıp pijamalarımı giydim. Hem çamurlu kıyafetlerimden hem de beni yoran düşüncelerimden kurtuldum. Başım çok fazla ağrıyordu ama en azından boğazımdaki yumrudan kurtulmuştum.

Bundan sonra hayatım eskisi gibi olabilir miydi bilmiyorum ama tek bildiğim izi kapanmayacak bir yaramın oluştuğuydu ve en kötüsü ise bu yaranın kalbimin en karanlık köşesine yerleştiğiydi.

Kapımın yavaşça açıldığını işittim. Kapıya doğru baktığımda elinde bir tepsiyle onu gördüm. Üzerinde bir çorba kâsesi ile yanıma yaklaşan babamdı. Tepsinin üzerinde ıhlamur da vardı. Ne zaman kendimi kötü hissetsem sıcacık ıhlamura sığınıyordum. Ama ıhlamur bile kömürleşmiş kalbimi yeniden alevlendiremezdi.

Babamı görmeyi beklemiyordum çünkü genelde birlikte çok fazla zaman geçirmezdik. Genelde yanıma uğramazdı. Beni sevdiğini söyler, bazen sarılırdı. Onu çok seviyorum ama aramızda ince bir duvar vardı. O bana bir adım atmadan benim adım atmam hep daha zor olurdu. Aramızın böyle olmasını istemezdim ama babam soğuk bir insandır. Onu bu haliyle kabullenmeyi zamanla öğrendim.

Şu an kapımın önünde durmuş, bana bakıyordu. Bana adım attığı nadir zamanlardan birini yaşıyorduk sanırım. İçimde hem cenneti hem cehennemi yaşıyorum şimdi.

“İçeri gelebilir miyim?” diye sordu. Başımı hafifçe aşağı yukarı sallayıp onay verdim ve onayımla birlikte içeri girip kapıyı kapattı. Bana doğru yaklaştı ve yatağımın kenarına oturup konuşmaya başladı.

“Biliyorum kendini berbat hissediyorsun. İpek’in yokluğuna alışmak çok zor olacak. Onun intiharı hepimiz için çok kötü oldu. Seni anlıyorum, çok zor bir dönemden geçiyoruz ve senin yalnız hissetmemen için elimden gelenin en iyisini yaparım güzel kızım.”

Ona cevap vermek istedim ama konuşacak gücü kendimde bulamadım. Sustum ve sadece yüzüne bakmakla yetindim ve bir anda gözyaşları beni esir aldı.

Hayır, kimse beni anlayamazdı! Ablam ve benim aramdaki bağı hiç kimse hatta annem bile anlayamazdı. Biz birbirini tamamlayan yapboz parçaları gibiydik ve onun yokluğuna alışmak gibi bir niyetim yoktu. Onu görmemeye alışmak onu unutmakla eşdeğerdi benim için.

Babam, elindeki tepsiyi masama bıraktı ve beni kendine çekti. Bana hiç olmadığı kadar sıkı bir şekilde sarıldı ve gözyaşlarıma ortak oldu.

Kapının açılma sesini duydum. Annemi gördüm, bize hem şaşkınlıkla hem de hüzünle bakıyordu. Yavaşça yanımıza yaklaştı ve bize sıkıca sarıldı. Üçümüz de yorgun ve üzgündük. Uzun bir sarılmadan sonra babam söze girdi.

“Hadi çorbanı iç artık, soğutma,” dedi. Annem de başıyla babamı onayladı. Kafamı kaldıracak halim yoktu ama onları kırmak istemiyordum. Bu yüzden dedikleri gibi çorbamı içmeye başladım.

Kısa bir süre sonra annem ve babam odamdan ayrıldılar. Çorbamı bitirip tekrar yatağa uzandım. Kafam karmakarışıktı, hiçbir şey düşünecek enerjim yoktu. Bu yüzden uyumak, şimdi bana en iyi gelebilecek şeydi. Kafamı yastığıma gömdüm ve uyuyamayacağımı bile bile gözlerimi sıkıca kapattım.

Üç Gün Sonra…

Bugün 20 Temmuz, Çarşamba. Ablamın ölümünün üzerinden tam olarak üç gün geçti. Birkaç gün önce nasıl biri olduğumu sorsaydınız size cevabım: “Mutluyum, hayattan zevk almayı biliyorum ve tadını çıkarıyorum. Günlerim dolu dolu ve eğlenerek geçiyor; arkadaşlarımla geziyorum, kısaca yazın tadına varıyorum.” olurdu ama şimdi, bu hayatın ne tadı var ne de tuzu.

Yaz olmasına rağmen karın içinde yok olmuş gibiydim. Sanki yağmur sonrası bir gökkuşağını izliyorum ama gördüğüm tek renk siyahmış gibi.

Aslında ağlamıyorum artık, gözyaşlarım tükendi sanırım. Kalbim eskisi kadar yanmıyordu. Şu an düşünüyorum da, kalbim onu unutmuş olabilir miydi? Hayır, üzüntüden saçmalamaya başlıyorum. Bu imkânsızdı. O ve benim aramdaki bağ çok özeldi. Bizi karşıdan gören biri bile bunu hemen anlayabilirdi.

Derin düşüncelerim beni kafese almıştı ki annemin aramasıyla düşüncelerim yarıda kaldı. Telefonu açtığımda annem ve babam, beni merak ettiklerini söylediler. Bir saat sonra evde olmamı istiyorlarmış. Annem bazen bana on yaşında bir çocukmuşum gibi davranıyor ve sonra babam da annemi bu konuda uyarıyor; benim büyüdüğümü, istediğim zaman dönebileceğimi söylüyor ama ben bu durumdan şikâyetçi değilim.

Bazı insanların onları düşünecek kimsesi olmadığını düşündükçe annem ve babamın varlığı için olan minnetim her geçen gün artıyor ve içimi rahatlatabiliyorum. Beni asla yalnız hissettirmiyorlar. Böyle küçük detaylara bile şükretmenin değerini çok iyi biliyorum ve ailemi her şeyden çok seviyorum.

Yaklaşık iki saat önce sahile indim. Dün akşam, annem odama gelip biraz evden çıkmam gerektiğini, temiz hava alıp rahatlamam gerektiğini söyledi. Bende evden çıkmak istemedim. Bunun üzerine babam, ani bir kararla Çeşme’ deki yazlığımıza gitmeyi önerdi. Bu fikir hoşuma gitmişti çünkü ortam değişikliğine gerçekten de çok ihtiyacım vardı.

Yazlığımız sahile yakındı bu nedenle deniz kenarına yürüyerek gitmek istedim. Şimdi, sahil kenarındaki bir banka oturup kulaklığımı takıyorum. Kısa bir yürüyüşün ardından arkadaşlarımla hep oturduğumuz banka oturdum.

Artık zihnimi bir sürede olsa boşaltmaya ihtiyacım vardı ve benim için en güzel kafa dağıtma yöntemi sahilde oturup müzik dinlemekti. Geçen yaz her akşam arkadaşlarımla birlikte buraya gelir ve gece yarılarına kadar sohbet ederdik. Onlar bana çok iyi geliyorlar ve anılarımızı düşündükçe onları ne kadar çok özlediğimi fark edebiliyorum.

Sahile genelde tek başıma inmezdim. Ya arkadaşlarımla ya da ablamla gelirdik. Şimdi tek başıma olduğumu hissetmek tüylerimin diken diken olmasına neden oldu.

Bu yaz üniversite sınavına girdiğim için sınav sonrası evde oturup dinlenmek istedim. Bu yüzden yazlığa gelmemiştik. İç sesim hadi onların yanına git, ne yapacaksın burada tek başına dese de istemiyordum. Yalnız kalmam gerektiğini düşünerek iç sesimi susturdum. Genelde iç sesimle zıt düşmeyiz ama şu aralar çok iyi anlaştığımız da söylenemez.

İç sesimle tartışırken kulaklarımı güzel bir melodi doldurdu. Mor ve Ötesi grubunun en sevdiğim şarkısı olan “Bir Derdim Var” isimli şarkısı beni esir aldı.

Bu şarkıyı çok sık dinlerdim ama ilk defa şarkıyı bu kadar çok hissederek dinledim. Sanki şarkının içine hapsolmuş gibi birkaç kez dinledim.

Üçüncü dinleyişimde dayanamayıp ben de şarkıya eşlik etmeye başladım. Şarkıda diyordu ki: “Bir derdim var artık, tutamam içimde. Gitsem nereye kadar, kalsam neye yarar? Hiç anlatamadım, hiç anlamadılar.”

Etraftan çok fazla insan geçmiyordu, bu yüzden şarkı söylemek benim için daha kolaydı. Şarkının bana hissettikleri tahmin ettiğimden daha yoğundu.

Kumral saçlarımı tepeden toplayıp terliklerimi çıkarttıktan sonra ayaklarımı suya sokmak için denize yöneldim ve şarkıyı söyleme devam ettim: “Herkes neden düşman, herkes neden düşman? Unuttuk hepsini, Nuh’ un nefesini. Gelme yanıma; sen başkasın, ben başka.”

Zamanın varlığını unuttum, ne kadar süre burada oturmuştum, hiçbir fikrim yoktu. Bir süre sonra annemin söyledikleri aklıma geldi. Annemi daha fazla meraklandırmak istemediğim için terliklerimi giyip yürümeye başladım.

Zaman ilerledikçe müzikler değişiyor ve benim yaralarıma merhem olmaya davam ediyorlardı. Buraya geldiğimden beri içimde tarif edemediğim bir his vardı. Bir şeyler değişecekti, Hissediyordum. Belki de yeni bir hayat beni bekliyordu.

Esen hafif rüzgâr içimdeki son gücü de alıp götürmüş gibiydi. Toplu saçlarımı açıp rüzgâra karşı gelircesine saçlarımı savurdum. Eve varmak üzereyken karşımda parka benzeyen bir yer gördüm. Buraya daha önce hiç rastlamamıştım.

Kocaman ağaçların içinde çok büyüleyici bir yerdi burası. Ağaçların etrafına dikilmiş rengârenk çiçekler hemen göze çarpıyordu. Bu ağaçlı yerin hemen yanında bir sürü bank vardı. Ancak en göz alıcı kısım ise kocaman bir kaykay pistinin olmasıydı. Böyle güzel bir yeri daha önce nasıl olur da göremezdik?

Pistin üstünde kaykay ve bisiklet kayan birkaç kişi vardı. Aralarından bazıları amatörce, bazıları ise gerçekten harikulade bir şekilde kayıyordu. İnsan baktıkça bakmak istiyor eğlenmelerine. Sahiden, mutlu olmak bu kadar kolay mıydı?

Onları izlerken sekiz yıldır arkadaştan öte sevdiğim, kardeşim olan iki insanı gördüm. Nazlı ve Karan… Burada tanıştığım ilk kişiler onlardı.

Aslında biz sekiz kişiydik en başından beri ve ömrümüzün sonuna kadar sekiz kişi kalmaya yemin etmiştik ama artık yedi kişiydik. Buradaki geçmişimizi düşününce bile ablamın yerini asla dolduramayacağımızı yeniden fark ediyorum.

Hepimiz şimdi on sekiz yaşındayız ve üniversiteye başlayacaktık ama biz, hâlâ ilk tanıştığımız zamanki çocuklarız. Ruhları yorulmamış, hayatı rengârenk görebilen, acısız çocuklardık. Ama şimdi, biz farklı acılar içinde hayata tutunmayı başaran o çocuklarız.

Biz, o sekiz çocuk. Acıları farklı olsa da hissettikleri bir şekilde aynı olan o sekiz çocuk. Biz, ruhlarını birbirine kenetleyebilen, birbirine sahip çıkan, birbirinin ailesi olabilen o çocuklardık ve bu her ne yaşarsak yaşayalım bizim en büyük gerçeğimiz, bu hayatın bize öğrettiği en gerçek hislerdi.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.