Dikkat çekmemek adına bar kısmına yöneldim. Bar taburelerinden birine oturarak keyifle etrafı izlemeye başladım. Birkaç dakikaya kalmadan burası karışacaktı ama bu, sefa sürmeme engel değildi. O yüzden herkes istediği gibi eğlenebilirdi. Çünkü gecenin sonunda eğlenceden geriye hiçbir kırıntı kalmayacaktı.
Tam o sırada yanımdan geçen garsonun elindeki tepsiye uzanarak bir kadeh aldım. Amacım içmek değildi, yalnızca içiyormuş gibi görünmekti.
Etrafa baktığımda tanıdık çok fazla kişi vardı. Zaten çoğu sosyete ismi olduğu için tanınmamaları imkânsızdı. Ortamın göz alıcı olduğu açıktı fakat yüzüme vuran ışıklar yüzünden gözlerim şimdiden ağrımaya başlamıştı. Omuzlarımı müziğin ritmine göre hafifçe hareket ettirirken kulağıma hoş bir melodi çalınıyordu.
Telefonumun çalmasıyla yerimden doğruldum. Yaslandığım tezgâhın üzerinden çantamı alıp içini kurcaladım. Arayan kişinin beklediğim kişi olduğunu görünce aramayı cevaplayıp telefonu kulağıma götürdüm.
“Ne durumdasın?”
Telefonun diğer ucundan Müge’nin sesi geldi.
“Her şey hazır,” dedi gururlu bir sesle. “Aryel, istediğin gibi içecekler ikarama hazır.”
Bir elimle telefonu tutarken diğer elimin parmaklarıyla kadehin etrafında daireler çiziyordum.
“Ee, neler yapatın bakalım,"derin bir iç çekiş duyuldu.
“Neler yapmışım? İnsanları içeceklerimle etkilemek dışında?.”
Merak etmeye başladım. Müge’nin rahat tavırları bazen beni bile yoruyordu.
“Garson olmakta üstüne yok,” diye alayla güldüm. “Kendinle gurur duyuyor olmalısın.”
“Katılıyorum,” dedi kendini beğenmiş bir sesle. “Sen ne zaman çıkacaksın? Birlikte çıkalım.”
“Sakin ol,” diyerek sözünü kestim. “Benimle tehlikeye atlama. Beni tanıyan o kadar insan var ki bir yanlış hareket tüm planı bozabilir.”
Tam cevap verecekken tiz bir çığlık salonun içinde yankılandı.
Kaşlarım anında çatıldı.
İnsanlar panikle geri çekilirken yerde kıvranan birini gördüm.
Lanet olsun.
Zehir etkisini göstermeye başlamıştı.
Ama çok erken.
Garsonlardan biri otel açılışı başlamadan önce kaçamak yapıp içeceklerden birini içmiş olmalıydı. Şimdi ise zehir, asıl hedeflere ulaşmadan önce onun bedenini ele geçiriyordu.
Salon bir anda karıştı.
Kadınlar korkuyla bağırıyor, garsonlar ne yapacaklarını bilemeden birbirlerine bakıyordu.
Telefonu kulağıma daha sıkı bastırdım.
“Müge, plan değişti.”
Karşı tarafta kısa bir sessizlik oldu.
“Ne oldu?”
“Garsonlardan biri içeceklerden birini içmiş.”
Sessizlik.
Ardından Müge’nin nefesi kesildi.
“Ne?”
“Zehir erken etki gösterdi.”
Tam o sırada otelin güvenlikleri hızla salonun içine dolmaya başladı.
İşte asıl problem buydu.
Personel çıkışı.
Planımıza göre Müge zehri dağıttıktan sonra personel koridorundan çıkacaktı. Ben de işlerimi hallettikten sonra onu arka tarafta bekleyecektim.
Ama şimdi güvenlikler bütün çıkışları kapatacaktı.
Ve yerde kıvranan bir çalışan varken hiçbir şey normal görünmüyordu.
Dişlerimi sıktım.
“Dinle beni,” dedim alçak bir sesle. “Sakın dikkat çekme. Kalabalığın içine karış ve beni bekleme.”
“Arye-”
“Bu bir emir değil,” dedim sertçe. “Hayatta kalman için gereken şey.”
Telefonu kapatırken gözlerim yerde kıvranan garsona takıldı.
İnsanlar çığlıklar içinde çıkışlara yönelirken bakışlarımı kısa süreliğine tavandaki güvenlik kameralarına çevirdim.
“Venice,” dedim alçak bir sesle. “Yangın alarmını çalıştır.”
Kulağımdaki cihazdan mekanik bir iç çekme sesi yükseldi.
“Bu sistem sandığından daha eski,” dedi Venice. “Birkaç dakika sürebilir.”
Dişlerimi hafifçe sıktım.
“O kadar vaktimiz yok.”
“Bunu mimara söylemeliydin.”
Gözlerimi salonun içinde gezdirdim. Güvenlikler çoktan girişleri kontrol altına almaya başlamıştı. İnsanların panik içindeki hareketleri ortamı daha da karmaşık hale getiriyordu.
Tam başımı çevirecekken üst kattaki balkon kısmında duran birini fark ettim.
Uzun boylu siyah burdan bakıldığından bile yumuşaklığına emin olduğumsaçlı bir adamdı. Siyah takım elbisesinin içinde hareketsiz duruyor, kalabalığı izliyordu.
Hayır. Beni izliyordu.
Kaşlarım istemsizce çatıldı.
Onu tanımıyordum. Ama üzerimde dolaşan bakışları huzursuz edecek kadar keskindi. Sanki bir şeyleri çözmeye çalışıyordu.
Venice yeniden konuştu:
“Yangın sistemi erişimi yüzde kırk üç.”
Bakışlarımı adamdan ayırmadan cevap verdim.
“Hızlan.”
Birkaç saniye sonra otelin içinde kırmızı ışıklar yanıp sönmeye başladı.
Yangın alarmı.
Kulak delen siren sesi salonun içinde yankılanırken insanlar panikle bağırmaya başladı. Bazıları birbirini ezerek kapılara koşuyor, güvenlikler düzen sağlamaya çalışıyordu.
Ama artık çok geçti.
Çünkü bu gece buradan sadece insanlar çıkacaktı.
Uyuşturucular değil.
Bakışlarımı salonun alt katına çevirdim. Kaçakçıların sakladığı sevkiyatların olduğu bölüm tam altımızdaydı.
Venice sakin bir sesle konuştu:
“Patlayıcılar hazır.”
Dudaklarım yavaşça aralandı.
“Güzel.”
Şehir yine yanıyordu.
Bu kez ateşi ben yakacaktım.