İçeriğe geç

Ateş Damlası

Bölüm 1 · 8 dk okuma

Ateş Damlası

Bölüm 1

Bölüm 1

İki düşman krallık. Büyük bir kara parçası. Eşit çizilmiş bir sınır. Yaklaşan bir savaş.

Haritasını incelediğim tarih kitabını rafa kaldırıp aynanın karşısına geçtim. Aklım hâlâ düşmanımız olan krallığın, Darkwing’in bize savaş açabileceğini yazan kitaptaydı. Birileri tarih kitabının haritasına karalamış olmalıydı. Yüzüme gelen kahverengi tutamları geri attım ve tekrar yatağıma oturdum.

Gözüm, bu akşamki yemek için penceremin önüne asılmış ve içeri ışık girmesini engelleyen Wolfclaw bayrağına takıldı. Mavi kumaş parçası rüzgârın etkisiyle yerinden kopacak gibi dalgalanıyordu.

Ben düşüncelerimde kaybolurken kapı hafifçe tıklatıldı ve içeri kız kardeşim, Tyna girdi. Akşam için şimdiden hazırlanmıştı.

“Ruby,” üzerimdeki kıyafeti incelerken, derin bir nefes verdi. “Hâlâ hazırlanmadın mı?” Olumsuz anlamda başımı salladım. Sıkıntıyla bir nefes daha verdi. Haklıydı. Son bir kaç saat kalmıştı ve ben henüz ne giyeceğime bile karar vermemiştim. Tyna, çok neşeli ve aceleci biriydi. Ben ise onun aksine aceleci davranmazdım.

Yataktan kalkıp dolabıma gittim ve siyah bir elbise çıkardım. Tutup, Tyna’ya çevirdim. “Bunu mu giyeceksin?” diye sordu hayretle. Elbisede bir leke veya yırtık olup olmadığına bakmak için kendime çevirdim, leke de yırtık da yoktu. “Bir sorun olacağını sanmam.” dedim omuz silkerken. Bu sırada onun açık yeşil, tüllü elbisesini inceliyordum. Siyah saçlarını dalgalandırıp tepeden toplamıştı. Başında da bir taç vardı.

Bana bunun giyilmeyeceğini anlatmak için sinirli baktığını gördüğümde sakince “Haklısın,” dedim. Nadiren sinirlenirdi, onu kızdırmamak en iyisi olurdu. Kapağını tutmayı bırakmadığım dolaptan gri bir elbise çıkardım ve “Bunu giysem?” diye sordum Tyna’ya bakarak.

Omuz silkti ve “Sen bilirsin. Diğerinden iyidir, en azından siyah değil.” dedi. Genelde koyu renkleri tercih ettiğimden, bunun diğerlerinden çok daha iyi bir seçenek olduğunu düşünmüş olmalıydı. Arkasını dönüp siyah, tahta kapıya yaklaştı. Kapıyı yavaşça arkasından kapatıp odadan çıktı. Elimdeki gri elbiseye baktım. Mavi giymem gerekirdi ama Tyna bile yeşil giydiyse sorun olmazdı. Üzerimdeki siyah elbiseden kurtulup, gri elbiseyi üzerime geçirdim.

Masamın üzerindeki taşlı kutuya baktım. İçinden bir bileklik aldım ve masamın üzerine bıraktım, annem ve Tyna’nın kullandığımda hep kızdığı kılıcın yanına. Masadan bir tarak aldım ve saçlarıma götürdüm. Saçlarımı taradıktan sonra omuzlarımdan geriye attım ve serbest kalmalarına izin verdim.

Annemin, biz daha çocukken, verdiği kırmızı ve içinde minik, mavi bir taç olan kolyeme gitti elim. Sürekli, orada olup olmadığını kontrol ederdim çünkü annem Sakın kaybetme demişti Çok önemli. Kapıyı açıp odadan çıktım.

Ben odadan çıktığımda odanın önünde bekleyen muhafızlar kenara çekildi ve geçmeme izin verdiler. Bahçeye çıktığımda etkinliğe daha bir saat vardı. Bu yüzden, ormana gitmeye karar verdim.

Ormana giden yolu yavaş yürüyerek geçmek zorunda kaldım. Elbisem kirlenirse Tyna’nın sinir küpüne döneceğini biliyordum. Ormanda bir ağacın altına sakladığım ve bir muhafızdan aldığım kılıcımı aldım ve kuru ağaçlarla kılıç çalışmaya başladım. Ağacın gövdesi çizildi. Bir dal kırıldı. İki dal. Üç dal…

Uzun bir süre, bu şekilde çalıştıktan sonra ağaçların arasında Tyna göründü. Beni fark etmiş olacaktı ki bana doğru yürümeye başladı. Beni nerede bulacağını iyi biliyordu. Oflayarak yanıma geldi. “Ne bu saçının hali?” dedi bana, saçlarımdan dalları almaya çalışırken. Kolumdan tutup ormanın dışına doğru yürümeye başladı, ben de arkasından sürükleniyordum. Aynı anda hem söyleniyor, hem görünüşünü düzgün tutuyor, hem de beni çekiştiriyordu. Benim için imkânsız olan bir durumdu bu. Kıyafetimin kirlenebileceği hakkında, geç kalabileceğim hakkında, yine kılıçla çalışıyor olmam hakkında, saçımın bozulması hakkında söyleniyordu.

Saraya ulaştığımızda, geniş balkonun önüne geldik. Annem ve babamın yanına ulaştığımızda halkın bağırışları kulaklarımıza ulaşıyordu. İki muhafız kapıyı tutup açtı ve halkın önüne çıktık. Parlak güneş yüzünden gözümü kısıp selam verdim. Arkamızda üç muhafız vardı. Annem, babam ve Tyna da benim gibi selam veriyordu.

Yemek için davetliler sırayla sarayın ana kapısından geçti. Çoğu soylu ailelerdi. Yemek salonuna gitmek üzere içeri girdik ve basamakları çıkarak, yemek salonuna ulaştık. Tyna, annem, babam ve ben masanın başında oturuyorduk. Neredeyse her türlü yemeğin olduğu masada ne yiyeceğime karar vermeye çalışıyordum.

Kıyafetimle ilgili bir sorun olmamasının verdiği haklılıkla, Tyna’ya gülümsedim. Tyna da göz devirip tabağına döndü. Tabağıma aldığım küçük keki ağır ağır yerken çaprazımda oturan ve zırhında Darkwing sembolü olan muhafız dikkatimi çekti. Tyna’ya doğru eğilip fısıldadım. “Şunu niye çağırdık?” Tekrar ona baktım. “Ya da biz mi çağırdık?”

Tyna yanlış bir şey söylemişim gibi bakıp “Çok ayıp, ‘şu’ denmez.” diye söylendi. Sonra da hiç olmamış gibi misafirlere dönüp gülümsedi. “Tamam,” dedim. “Niye burada?” Tyna bu kez dayanamayıp sertçe “Bilmiyorum.” dedi. Tekrar misafirlere dönüp, gülümsedi. Ondan büyük olmama rağmen, konu kurallar olunca benden çok daha büyük gibi davranıyordu.

Darkwing muhafızının burada olmasında bir terslik olduğunu seziyordum ancak şu anlık sesimi çıkarmamam en doğrusu olacaktı. Önüme döndüm ve kekimi yemeye devam ettim.

Kekimi bitirdiğimde eğilip bir tane daha aldım. Boynumdaki kolyeyle oynarken muhafızın neden burada olabileceği ve savaş ile ilgili yüzlerce ihtimal düşündüm.

Sonbahara rağmen içerinin sıcak ve nemli havası orada oturmayı zorlaştırırken yemek bitmek bilmiyordu. Ben de yanıma gelen herkesle sohbet etmek ve selam vermek zorunda kalıyordum. Bana selam veren konuklar, hızla Tyna’ya dönüp, aynısını ona da yapıyorlardı. Her türlü bu sıkıcı geleneğe katlanmak zorunda kalıyorduk.

Konuklar, hiç durmuyordu ve sürekli bizimle konuşmaya çalışıyordu. Daha önceden tanıdığım kimseyi görmek için her şeyi yapardım. Son çare olarak Tyna ile sohbet etmeye başladım.

Aklım tekrar muhafıza takılınca, ona döndüm. Kimseyle konuşmuyor elindeki kağıda bir şeyler karalıyordu. Kesinlikle bir gariplik vardı. “Tyna,” diye fısıldadım. “Konuyu devam ettirmek istemediğini biliyorum ama bu adamda bir gariplik var.” dedim başımla muhafızı işaret ederken. Tyna da “Bizi ilgilendirmez.” diyerek fısıldadı. Bizi ilgilendirmez mi? Bu adam düşmanımızdı ve şu an bizim krallığımızda, bizim düzenlediğimiz yemeğe katılıyordu.

Bir saat sonra konuklar tamamen gitmişti. Odama giden merdivenleri çıkarken Tyna yanımdan geçti ve sekerek odasına gitti. Her seferinde Tyna’nın bu enerjisi karşısında hayrete düşüyordum.

Sonunda odama ulaştığımda penceremin önündeki bayrak çıkarılmıştı. Kırmızı perdemi kapattım ve yatağıma yattım. Üzerimdekileri değiştiremeyecek kadar yorgundum.

Yorganı üzerime çektiğimde uzun koridorlardan gelen ayak seslerini dinliyordum. Birkaç dakika sonra, uyuyamadığımda boynumdaki kolyeyi çıkartmak için doğruldum. Elimi boynuma uzattığımda kolyenin orada olmadığını fark ettim. Telaşla yataktan kalktım.

Odamdaki mumlardan birini yakıp yerlere baktım. Yatağın altında parlayan bir parça gördüğümde elimi uzatıp aldım ve kolyem olmadığını, sadece bir taş olduğunu gördüm. Sinirle odadan çıktığımda bir muhafız “Bir sorun mu var majesteleri?” diye sordu merakla. “Yok,” dedim. “Kolyemi düşürmüşüm de… Onu arıyordum sadece.” dedim hızla muhafızların arasından çıkmaya çalışırken.

Muhafızlar kenara çekildiğinde en değerli kolyemi bulmak için koridorları aramaya başladım. Koridorların taş duvarları arasında gezerken yerde hiçbir şey bulamayacağımı anladım ve bir alt kata indim. Tyna’nın kapısını çaldım. Odası benimkinden daha küçüktü ve benimkinin aksine açık renklerle süslenmişti.

Uykulu gözlerle kapıyı açtığında “Tyna kolyem yok.” dedim endişeli bir şekilde. Tyna, kendi odasındaki mumu aldı ve dışarı fırladı. Kolyenin değerini o da benim gibi biliyordu. Nedense annem, bana verdiği gün sadece Bu kolye çok değerli, sakın onu kaybetme demişti. Tyna’ya ise bir yüzük vermişti ve Tyna, onu asla çıkarmazdı. Ancak ikimize de neden önemli olduklarını söylememişti.

Aşağı katlara doğru ilerlerken mumlarla merdivenleri arıyorduk. Yemek salonuna geldiğimizde Tyna, “Yemekte boynunda mıydı?” diye sordu. Başımı olumlu anlamda salladıktan sonra yemek salonunun kapısını açtık. İçeri adım attığımda yerleri dikkatle aramaya başlamıştım bile.

Uzun bir süre boyunca, taş zeminde kolyemi aradık, hiçbir yerde yoktu. “Yok, yok, yok!” dedim sinirlenerek. Tyna biraz hava almam gerektiğini düşünmüş olacak ki sakinliğini koruyarak, bahçeye çıkmayı önerdi. Mecburen kabul ettiğimde ve bahçeye çıktığımızda arkamızda yaklaşık beş-altı tane muhafız dikiliyordu.

Muhtemelen, bizim için endişelenmiş olan muhafızlar, arkamızdaydı. “Gidebilirsiniz.” dedim hepsinin duyabileceği bir yükseklikte. Bu sırada çalılıkların arasında bir tavşan gördüğünü düşünen Tyna, onu arıyordu. Nedense tavşanları hep sevmişti.

Onu izlerken kolyeyi düşünüyordum. Ben, onu izlerken Tyna küçük bir çığlıkla kaçtı. Sesle irkilerek ona doğru koştum. “İyi misin?” dedim. Tyna korkuyla konuştu “Ağacın arkasında birisi var!” Ben de “Belki bir muhafızdır.” diyerek hem onu hem de kendimi rahatlatmaya çalışıyordum. “Değildi!” Bağırmaya devam ediyordu.

O sırada kolyeyi unutup ağaca doğru koştum. “Kimsin!” soru sormuyordum. “Çık!” diye bağırdım. “Çık dedim!” ben bağırırken Tyna korkuyla titriyordu. Kimse çıkmayınca bağırdım “Muhafızlar!” Muhafızlar hızlı ve büyük adımlarla buraya geldiğinde “Orayı arayın!” Parmağımla ormanı gösteriyordum. “Tüm çıkışları kapatın!”

“Gel Tyna.” dedim sakince. Tyna yanıma geldiğinde arkamı dönüp saraya girdim. Kahverengi gözlerini korkuyla etrafta dolaştırıyordu. “Muhafızlar halleder.” dedim odasının kapısında. “Kolyen?” diye sordu. “Önemli değil.” dedim.

Önemliydi, özellikle de Darkwing muhafızından sonra, ama belki de çıkarmışımdır. Sonra da, nereye bıraktığımı unutmuşumdur, düşüncesiyle kendimi yatıştırdım.

“Sen yat.” dedim. “Kolyemi boş ver.” Başını sallayıp odasına girdi. Ben de odama giden basamakları çıktım.

Ertesi gün kahvaltıya inmeden önce Tyna ile bahçeye çıktık. Üzerime siyah bir pantolon ve oldukça sıkı bir üst geçirmiştim. Ben bulduğum dalla yere resim çizerken, Tyna çiçekten taç yapıyordu. “Kolyeyi buldun mu?” diye sordu bir anda. “Hayır,” dedim. “Bulamadım.” Başını anladığını belli etmek için salladı ve taç yapmaya devam etti.

Aramızdaki sessizlik uzayınca sıkılıp, “Kahvaltıyı burada yapalım mı?” dedim. “Olur.” diyerek yanıt verdi. Çiçekten tacı başının üzerine yerleştirip ayağa kalktı. Beraber mutfağa giden taş basamakları indik.

Kahvaltıyı almak için mutfağa gittiğimizde yan koridorlardan gelen rahatsız edici sesler kulağımıza ulaşıyordu. Mutfaktan çıktığımızda “Ruby,” dedi Tyna. Ona döndüğümde koridorun sonunu işaret ettiğini gördüm. Koridorun sonunda Darkwing’in zırhını giymiş bir adam bize bakıyordu.

Bu katta muhafızlar yoktu. “Tyna,” dedim. “Kaç!” Tyna arkasına bakmadan koşarken onun çığlık sesini duydum. Onun koştuğu tarafa doğru ilerledim. Karşımda daha fazla Darkwing muhafızı gördüğümde ters yöne doğru koşmaya başladım.

Karşıma tekrar muhafızlar çıkınca duvarda süs olarak duran zırhın kılıcını alıp beni tutmaya çalışan muhafızın boğazına geçirdim. Kana bulanmış kılıcı elimde sıktım. Muhafızın zırhında gözüme çarpan hançeri aldığım gibi koşmaya başladım.

Arkamı kontrol etmek için geriye döndüğümde birisi beni kolumdan tutup, yakaladı. Sol elimde duran kılıcı alıp diğerlerine veren adam, beni arkasından sürükleyerek yürüyordu.

Elimden almamaları için sakladığım hançeri alamayacaktım bu yüzden elimi tutan adamın avucunu ısırdım. Acıyla geri çekilen adam, bu kez bir bez parçası ile beni tutuyordu. Ben ellerinden kurtulmaya çalışırken bir anda beni tahta bir kutunun içine kapattılar. Son hatırladığım, kutunun tahta kapağıydı.

Bölüm sonu

2 yorum