Gece, şehrin üstüne ağır ağır çökmüştü.
Depodaki hava farklıydı bu sefer. Daha yoğun… daha dar.
Alev içeri girdiğinde Ateş onu beklemiyordu gibi görünüyordu—ama gözleri kapıya döndüğü an, beklediği belliydi.
“Gelirsin diye düşündüm,” dedi.
Alev kapıyı arkasından kapattı.
“Gelmemi istedin.”
Ateş birkaç adım yaklaştı.
“İstememem gerekiyordu.”
Alev hafifçe gülümsedi.
“Geç kaldın.”
Bu cevap… aralarındaki mesafeyi bir anda anlamsız hale getirdi.
Ateş’in bakışları sertleşmedi bu sefer. Aksine, daha derinleşti.
“Senin yanında…” dedi yavaşça, “kendimi tutmak zorlaşıyor.”
Alev hiç geri çekilmedi.
“Belki de tutmamalısın.”
Bu cümle…
Ateş’in içindeki o son çizgiyi de silmiş gibiydi.
Bir anda değil—yavaşça yaklaştı. Sanki her saniyeyi hissetmek ister gibi.
Elini Alev’in beline koydu. Bu sefer daha kararlı. Daha net.
Alev’in nefesi hızlandı ama geri adım atmadı. Aksine, ona doğru yaklaştı.
“Bak bana,” dedi Ateş.
Alev zaten bakıyordu.
Ama bu sefer gözlerinde farklı bir şey vardı—korku değil, tamamen istek ve güvenin karışımı.
Ateş başını eğdi, dudakları Alev’in kulağına yakın bir yerde durdu.
“Bundan sonra geri dönüş yok,” diye fısıldadı.
Alev’in cevabı neredeyse bir nefes gibiydi:
“İstemiyorum zaten.”
Ve o an…
Ateş onu kendine çekti.
Öpücük bu sefer yavaş başlamadı. İçinde bastırılmış her şey vardı. Ama sertlikten çok… kontrolünü bırakmanın ağırlığı hissediliyordu.
Alev tamamen karşılık verdi. Elleri Ateş’in omuzlarında, onu uzaklaştırmak yerine daha da yakınlaştırıyordu.
Zaman yine kayboldu.
Ama bu sefer daha yoğun… daha derin.
Ateş hafifçe geri çekildiğinde nefesi düzensizdi.
“Beni zor durumda bırakıyorsun,” dedi.
Alev hafifçe gülümsedi.
“Sen de beni.”
Ateş alnını onun alnına dayadı.
“Durmam gerekiyor.”
Alev başını hafifçe salladı.
“Durma.”
Bu kelime…
Ateş’in içindeki son kontrolü de aldı.