Aslı Gönül
Emir Bey’in soru yağmurundan ve göz hapsinden zor kurtarmıştım kendimi. İyilik mi yapmak istiyor, sahiden ilgileniyor mu ya da başka bir şey mi var kafasının altında çözememiştim. Azra’mın o melek yüzü zihnimde dönüp dururken Lale Hanım’ın odasına giden merdivenleri teker teker arşınladım yeniden.
Kapıyı iki kez tıklatıp çıt çıkarmadan odaya girdiğimde Lale Hanım’ın hala uyuyor olduğunu görmüştüm. Bu benim için iyi bir şeydi çünkü Aysel ablaya kahvaltı hazırlatmam için zamanım az kalmıştı. Kapıyı çıt çıkarmadan tekrar kapatıp sessiz adımlarla mutfağa inmiştim. Şiraz ortalarda görünmüyordu, oturma odasından gelen elektrik süpürgesinin sesine göre Esra rutin temizliğine başlamış demekti. Aysel abla ise saatin yaklaştığını düşünerek benim dememe gerek kalmadan Lale Hanım’ın özel kahvaltısını hazırlıyordu. Dudaklarının belli belirsiz kıpırdamalarından bir şarkı tutturduğunu anlıyordum. Esra süpürgeyi kapatsa eminim her yere ulaşırdı Aysel ablanın billur sesi. Billur derken şaka yapmıyordum. Çok yumuşak ve yanık bir sesi vardı Aysel ablanın. Haftada bir kez Kültür Sanat Merkezlerinde veya Halk Eğitim Merkezlerinde düzenlenen korolara katılır stresini atıp gelirdi çoğu zaman.
Kapı eşiğinden çıkıp içeriye doğru adımlayacağım an Aysel abla geldiğimi fark edip başını kaldırmıştı kahvaltılık malzemelerden. Ve beni görünce gözlerini sonuna kadar açması bir an korkutmuştu beni. Fakat daha sonra yüzümdeki rimel izlerini, akmış makyajımı ve dağılmış saçlarımı anımsadım.
“Aslı Gönül n’oldu sana? Kim ağlattı seni? Esra’yla mı atıştın yine?”
Yine mi atıştın diyordu çünkü bir haftadır Esra’yla kedi köpek gibi birbirimizi yiyorduk. Daha doğrusu o bana laf atmadan duramıyordu bense laf attığına pişman edecek cevaplar vermeden.
“Yo, Esra’yla bir ilgisi yok. Hem o kim ki beni ağlatacak?” deyip diklenmiştim ister istemez. Sonra devam ettim. “Ablam aradı, Azra’nın durumuyla ilgi konuştu biraz, canım sıkıldı miniğime.”
“Yaa, yavrum benim… Tedavi iyi geliyor demiştin en son.” dedi çekmecelerin birinden çıkardığı ıslak mendil paketinden bir tane mendili bana doğru uzatırken.
“Evet, iyileşiyordu. Ben de öyle biliyordum. Babası olacak mendebur yine onları üzecek şeyler yapıyor, bir sonraki dozu alamıyor. Zaten düzenli aldığı da yok. İşte para birikecek de öyle alacaklar ilacı.” dedim iç çekerek. Bir yandan göz altlarıma dolan siyahlıkları temizliyordum. “Çok etkileniyor Azra. Doktoru defalarca uyardı, yanında sesinizi dahi yükseltmeyin diye. Ama eniştemin normal bir hali yok gel gör ki.”
“Ablanla Azra annenlerle birlikte yaşasa olmaz mı? En azından çocuk sevildiği huzurlu bir ortamda geçirmiş olur günlerini.”
Aysel ablanın söyledikleri bana da mantıklı gelmişti bir an. “Aslında haklısın. Ama eniştem kabul eder mi bilmiyorum. Açıkçası bunu ona söylesek, ben bakamıyor muyum kızıma deyip daha da velveleye vermesinden korkuyorum ortalığı.” deyip omuzlarımı düşürmüştüm.
“Tamam, sıkma canını. Elbet çıkar bir yolu vardır bu işin de. Minik Azra sağlığına kavuşacak Allah’ın izniyle.”
“İnşallah ablam inşallah. Dua etmekten başka hiçbir şey gelmiyor elimden…”
Aysel abla gerçek bir dostun vereceği desteği verip sırtımı bir abla, bir anne edasıyla sıvazlıyor beni iyi hissettirecek cümleler kuruyordu.
“Hazırsa götüreyim Lale Hanım’a kahvaltısını. Kaç dakikadır oyalanıyorum. Uyanmış beni bekliyordur kadın kesin.”
“Ay doğru dedin. Götür bekletme. Senin şu şifalı üzümlerden de koy. Kadıncağıza sen geldiğinden beri kan geldi yüzüne yemin ederim. Şiraz diyaliz mi yapıyor kadının kanını mı emiyor meçhul vallahi.”
Bir tabağa sayılı üzümlerden koyup tepsi elimde yönümü merdivenlere doğru yönelmiştim. Ahşap merdivenlerde yankılanan topuklu ayakkabılarımın tok sesi kulaklarımı rahatsız etmeye başlamıştı. Tok sesi çıktıkça Aysel ablanın söyledikleri tekrar dolmuştu kulağıma.
“Kadıncağıza sen geldiğinden beri kan geldi yüzüne yemin ederim. Şiraz diyaliz mi yapıyor kadının kanını mı emiyor meçhul vallahi.”
Yok canım, düşündüğüm şey olamazdı değil mi? Yok yok o kadar da olmaz deyip gözümün önündeki hayali bulutları dağıtmıştım. Ben fazla film izliyordum galiba. Lale Hanım’ı bile isteğe yatağa mahkum edecek değildi kendi öz oğlu!
Son basamağı da atladıktan sonra Lale Hanım’ın odasının olduğu kata çıkmıştım nihayet. Tepsiyi tek elime alıp kapıyı yeniden çalıp içeri girmiştim. Bu defa uyumuyor bir noktaya sadece bakıyordu zavallı kadın.
“Günaydın efendim, bugün nasılsınız bakalım?” dedim sesimi neşeli bir tonda tutmaya çalışarak.
“Bugün pek keyfim yok, her yerim ağrıyor. Bu odanın havasını solumaktan çok sıkıldım artık.” dedi soluk göz kapaklarını ağır ağır açıp kapayarak.
“Elimden geldiğince sizi iyi hissettirmeye çalışacağım bugün efendim. Söyleyin bakalım ne yapmak istersiniz?”
Halsizlikle doğruldu kadın. Kollarını takatsizce yorganının altından çıkardı ve pencereye doğru uzattı. Dudaklarını hafifçe kıpırdattı ve cılız ses tonuyla kelimelerini sıraladı.
“Bahçe… Bahçeme inmek istiyorum. Çimler ayaklarımı gıdıklasın istiyorum. Ağaçlar… Ağaçlarımı uzun süredir çok ihmal ettim. Kim bilir bensiz ne yapıyorlardır? Ben onları göremediğim için kahroluyorum. Biliyorum onlar da beni arıyorlar, beni istiyorlar.”
Zavallı kadının sessiz yakarışlarıydı bunlar. Gürlemeden, yağmıştı içime. Yutkundum. Bir şey diyemedim. Yaşamayı istemek çok, çok güzel bir şeydi. Lale Hanım hiç pes etmiyordu. O yatağa mahkum olduğu için kaderine küsmüyordu hiç. Ya da Yaradan’a sırtını dönmüyordu. Her şeyin Allah’tan geldiğine inanan dini bütün bir kadındı. Bense başıma gelen bu Ercan belası yüzünden her gün isyan ediyor her gün küfrediyordum kaderime. Belki de insanoğlu ancak kendinden kötü bir durumda olan canlıları görünce rahat ediyordu içi. Bazıları için çimlere basmak bile cennetin habercisiydi. Ne yapıp edip Lale Hanım’ın isteğini yerine getirecektim. Adım Aslı Gönül’se bu kadının yorgun göz kapaklarını kaldıracaktım düştükleri yerden.
Söylediğimi de yapmıştım. Kahvaltıdan sonra sesli kitap okuma saati yapmıştık. Boğazımın ağrıdığını, sesimin çıkmaz olduğunu anlayınca Lale Hanım diğer güne okumamı söyleyip bıraktırmıştı. Bugün diyaliz yoktu. Yani dört beş saate yakın özgürce hareket edebilecekti.
Dolabına doğru yönelip dışarısı için uygun kıyafetler bakınıyordum. Arkamda meraklı gözlerle beni izlediğinin farkındaydım fakat ne yaptığımı sormuyordu. Belki de anlamıştı. Atkı ve bereleri de hazır edince yüzüme bir gülümseme yerleştirip arkamı döndüm.
“Haydi bakalım! Benim güzel hanımımın canı dışarı çıkmak istiyorsa, emri hemen yerine getirilir!” diyerek şakımıştım. Benim onu mutlu etmenin heyecanıyla içim içime sığmazken Lale Hanım’ın yüzünde mimik oynamıyordu. Kollarımı düşürerek yanına doğru yaklaştım ve: “Siz bu fikri pek sevmediniz herhalde?” dedim sessizce.
“Kızım Şiraz’ın aşağı inmemize pek sıcak bakacağını zannetmiyorum…” dedi başını iki yana sallayarak ama onun da gitmek istediğini anlamıştım. Tek engel Şiraz mıydı yani? Bu kadının yetkilerinin bir sınırı olmalıydı fakat Saltuklu Köşkü’nde bir kahyanın eli kolu her yere uzanıyordu gelin görün ki.
“Neden? Şiraz’a mı sorucaz aşağı inip inmeyeceğimizi? Siz bu evin hanımısınız ve her istediğinizi yapmakta özgürsünüz efendim!” deyip yorgun ve tedirgin bakışlarıyla beni caydırmaya çalışan kadını giydirmeye başlamıştım. Şükür ki itiraz etmemişti. Böbrek yetersizliği olan biri yatağa hapsolacak demek değildi ki! Çok şükür eli ayağı tutuyordu. Son bir haftadır da Lale Hanım’ın önceki günlere nazaran daha iyi olduğunu söylüyordu Aysel Abla ve Emirbey. Daha da iyi olacaktı diyaliz vakitleri azalacak hatta tamamen kurtulacaktı!
Lale Hanım’ı tekerlekli sandalyesine bindirip terasa çıkmıştık oradan da ön bahçeye inen pek fazla kullanılmayan asansöre bindik. İlk başlarda binip binmemek konusunda tereddüt yaşasam da üç katı yavaş ve temkinli bir şekilde inince gereksiz evhamım kayboldu. Lale Hanım beden eğitimi dersine çıkan çocuklar gibi sevinçliydi neredeyse. Daha önce bunu yapmaya cesaret edemediği için Aysel Abla’ya içten içe kızmıştım fakat daha sonra Şiraz faktörünü hatırlayıp hak verdim. Birazdan yanıma damlardı. En ufak bir kötü sözünde ona ağzının payını vermeye tetikte bekliyordum.
Önce Lale Hanım’ın çok sevdiği meyve ağaçlarının yanına uğramıştık. Yapraklarına dokunup hasret gidermişti. Bir köpeği okşar gibi ağaçlarının gövdelerini okşayıp sarılıyordu. Bu kadını çocuğu gibi sevdiği bahçesinden mahrum ettikleri için çok kızmıştım yine. Hiç değilse haftada bir kez görebilseydi onları. Hastalığın şifası mutluluktu. Zavallı kadının yüzündeki bir gülümseme bile mutluluk hormonlarının devreye girip ona iyi gelmesi için yeterliydi. Ben neşeyle çiçekleriyle konuşan kadını seyre dalarken ismimin seslenildiğini duydum. Bu Şiraz’dı.
“Geç kaldın zaten!” deyip söylenerek sesin geldiği yöne doğru yürümeye başladım. Lale Hanım’ın yanında tartışma çıksın istemiyordum.
“Sen ne cüretle bunu yaparsın!” dedi kaşlarını olabildiğince çatarak.
“Ne yapmışım?” dedim sakin tutmaya çalıştığım sesimle. Böyle deyince kaşlarını mümkünmüş gibi biraz daha çattı. Ve dirseğimden tuttuğu gibi eve doğru sürüklemeye başladı. Anın şokuyla ah diye bir ses çıktı ağzımdan.
“Bırak! Ne yaptığını sanıyorsun sen be!”
Kimse bana bu şekilde davranamazdı! Hele de şeytan gözlü Şiraz!
Kolumu öyle sıkı kavramıştı ki çekiştirmelerime rağmen bırakmıyordu. Verandanın açık penceresinden mutfağa giriş yapmıştık. Aysel Abla ikimizi bu halde görünce kaşlarını havalandırdı. Bir şey söylemesine fırsat vermeden “Aysel Abla, Lale Hanım arka bahçede ona gidip bir baksana bizim biraz işimiz var Şiraz’la.” deyip ismini vurgulamıştım. Aysel Abla koşturarak bahçeye çıkmıştı. Esra ise kollarını göğsünde bağlamış büyük bir coşkuyla bizi izliyordu.
“Kolumu bırakacak mısın yoksa ben olaya müdahale edeyim mi?” dedim dişlerimin arasından. Birkaç saniye bakıştıktan sonra serbest bıraktı. Öyle bir hırslanmıştım ki kendisi konuşmadan ben bağırmaya başladım.
“Sen kimsin ya! Kimsin de beni patronumun yanından çekip alıyorsun! Terbiyesiz kadın! Emir Bey gelsin bu yaptığını tek tek anlatacağım. Bakalım ona ne hesap vereceksin!”
Çok sinirlenmiştim. Tepki vereceğini az çok tahmin ediyordum fakat bu yaptığı kabul edilir gibi değildi. Ercan’la yaşadığım olaydan beri insanlara öfke doluydum. Her an patlamaya hazır gezerken ben ateşimi Esra’nın salak saçma lafları üzerine söndürürüm sanıyordum. Fakat bilet Şiraz’a kesilmişti.
“Sen bir haftadır buradasın diye kendini yalının patronu mu sandın aptal! Emir Bey’e şikayet edecekmişmiş! Emir Bey seni mi dinler beni mi, bir düşün bakalım!” dedi tüm arsızlığıyla.
“Emir Bey annesi ve sağlığı için en iyisini isteyen bir adam. Beni dinleyecek ve iyi niyetimi şüphesiz ki anlayacaktır.” dedim kendimden emin bir şekilde. Birkaç haftadır tanıdığım patronum hakkında kişilik analizi yapmıştım resmen. Şiraz tam ağzını açıp bir şey söyleyecekken onu kendi köşesinde kavga çıkmasını dört gözle bekleyen Esra böldü.
“Emir Bey’in iyi niyeti mi yoksa senin yatağındaki marifetin mi dinlettirecek, görüceeez.” dedi gözünü bile kırpmadan bana ve Emir Bey’e iftira atıp. Ve bende film kopmuştu işte. Ne ara mutfağın ortasındaki ada tezgahı atlayıp Esra’nın yanına vardım ne ara saçlarını elime doladım hatırlamıyordum. Sesler ve etrafımdaki görüntü yok olmuş sadece Esra’ya odaklanıyordum. Tek duyduğum ses Esra’nın bırak beni diyen yardım çığlıklarıydı. Çizmeyi bu defa fazla aşmıştı. Terbiyesiz! Ne kadar terbiyesiz ve küstahtı bu iki kadın. Esra’yı tam tezgahın üstüne yatıracaktım ki kapıda bizi gözlerindeki ateş parçalarıyla izleyen Emir Bey’i görmemle duraksadım ve yakalarından tuttuğum Esra’yı yavaşça yere bıraktım.
“Emir Bey ben size durumu anlatayım yanlış anlaşılma olma…”
Cümlemi tamamlayamadan bana parmaklarıyla sus işareti yaptı ve yerde mağdur taklidi yapan Esra’yı kolundan tutup kaldırdı. Yok artık! dedim içimden. Sırf eski çalışanı diye beni dinlemeden haklı haksız kim karar mı verecekti? Fakat tahmin ettiğim gibi olmamıştı. Esra ağlayarak kendini acındırıp yalanları peş peşe sıralarken Emir Bey elinin tersiyle bir tane vurdu. Esra elini yanağına koymuş ağlaması daha da şiddetlenmişti.
“Çabuk eşyalarını topla çık bu evden!” dedi gür ve tok bir sesle. Topuklarını vura vura mutfaktan çıkacaktı ki Emir Bey’in “Çıkmadan önce Aslı Gönül’den özür dile!” demesiyle durdu fakat arkasını dönmeden yoluna devam etti. Bu Emir Bey’i daha da kızdırmıştı. Elleri yumruk şeklinde Esra’nın peşinden gidecekti ki ellerimi göğsüne koyup durdurdum onu.
“Emir Bey, tamam. Özre gerek yok. Esra’nın benim için hiçbir önemi yok aynı şekilde özrünün de.” dedim sesimi sakin tutarak. Emir Bey bir göğsündeki ellerime bir de titreyen gözlerime bakıyordu. Yaptığımın tuhaf olduğunu düşünüp indirdim. Ellerim boşluğa düştü. Emir Bey hala burnundan soluyordu. Yan gözle Şiraz’ı süzdüğümde iyice olduğu yere sinmiş ve korkmuş halde olduğunu gördüm. Belki de bunlara bu yarıyordu. Babalarının çiftliği gibi at koşturacakları bir yer değildi burası.
Emir Bey’i metal saatinin üstünden yakalayıp boş odalardan birine doğru çekiştirmeye başladım. Her tarafım sinirden yanarken serin kalan tek yerim Emir Bey’in metal saatinin soğuttuğu avuç içlerimdi. Emir Bey Esra’nın çirkin sözlerine ne kadar kulak misafiri olsa da konuyu bütünüyle anlatmadan rahat etmeyecektim. Odaya girip kapıyı da kapattım. Önce nerden başlayacağımı bilemedim daha sonra Lale Hanım’ın durumundan söz ederek başladım konuşmaya.
“Emir Bey, ben olanlar için üzgünüm fakat ikimizin de şahsına yapılan hakaretten dolayı kendimi kaybettim. Siz de duymuşsunuz zaten dediklerini.”
Emir Bey devam etmemi ister gibi sessizliğini korudu ben de derin bir nefes alıp devam ettim.
“Anneniz… Lale Hanım bugün çok durgundu, mutsuzdu. Onu mutlu etmek için elimden ne gelirse yapmaya hazırdım. Bahçeye inmek istediğini söyledi. Onu yormak değildi amacım. Aynı odanın içinde günlerdir hatta belki de aylardır öylece yatıyor. Bir hasta böyle iyileşemez Emir Bey…” dedim ondan anlayış beklercesine. Gözlerini onaylarcasına ağır ağır kapayıp açtı. Ve eliyle devam et dedi. Beni dinlediğine sevinmiştim.
“Ben hastanede hastaları günlük olarak bahçeye indirirdim o da olmadı koridorda gezerdik sohbet ederek. Ama bir odaya hapsetmezdik hiçbir hastayı. Ben bir kaç haftadır buradayım ve anneniz son bir haftadır daha iyi olduğunu söylüyor aynı şekilde siz de, Aysel abla da.”
“Daha önce de mi indirmiştin bahçeye?”
“Hayır, daha önce hiç indirmedim. Sadece birlikte sevdiği şarkıları dinleyip kitap okuyordum ona. Sohbet ediyorduk. Ne bileyim hiç sıkılmıyor gibiydi ben de her gün devam ettim. Ama bugün sıkılmıştı işte. Temiz havayı solumak, çimlere basa basa yürümek istedi sadece.”
“Aslı Gönül anneme iyi geldiğinin farkındayım. Aysel’den veya Şiraz’dan farklı bir yöntem uyguladığının da farkındayım. Seni bu yüzden işe aldım. Kahveme attığın o bitter çikolata gibi anneme de farklı şeyler yapıyorsun.”
Son cümlesini hafif bir gülümsemeyle söylemişti. Ve ben de bu tebessüme karşılık verdim.
“Esra çoktandır gitmeyi hak ediyordu zaten. Bu yaptığı bardağı taşıran son damlaydı.” dedi ensesini kaşıyarak. Bu hareketi yaparken kolları bir kat daha gerilmiş, dolabındaki envaiçeşit gömleklerden birini giydiği beyaz gömleği kollarındaki kasları gizlemek için yetersizdi. Benim o muhteşem kol kaslarına gözlerimin takıldığını gören dikkatli patronum bir kez daha sırıtmıştı ince bıyıklarının altından. Bu onun hoşuna gitmişti fakat suçüstü yakalanmak benim hiç hoşuma gitmemişti.
“Ben gideyim…” dedim cılız çıkan sesimle. Fakat o kapının önünden milim kıpırdamıyordu. “Lale Hanım… Beni bekler beraber gezecektik bahçede… Beni çiçekleriyle tanıştıracaktı.” Gözlerim yerdeydi. Yakalanmak fena utandırmıştı beni belki de kızaran yanaklarımla içten içe dalga geçiyordu. 21. Yüzyıl’da üniversite mezunu birisi olarak dolandırıldığımı öğrense kim bilir ne tepki verirdi. Eminim gülmekten yerlere yatardı. Nihayet kapının önünden çekilip geçmek için fırsat bulmuştum “İyi günler,” dileyip odadan çıkacakken yarım topladığım saçlarımın boşluğa düştüğünü ve tüm saçımın önüme döküldüğünü fark ettim. Elimi kafamın arkasına attığımda kadife siyah kurdelem yerinde yoktu. Arkamı dönüp yere bakınacağım sırada, “Bunu mu arıyorsun?” dedi Emir Bey elinde tuttuğu tokamla.
“E-evet…”
Elimi uzatıp alacakken beni omuzlarımdan tutup çevirdi ve az önceki hali gibi saçlarımı yarım toplayıp tokayı saçlarımdan geçirip taktı. Perçemlerimi de çıkarmayı ihmal etmemişti. Ben şoklarda olduğum için beni bırakmasını, temasını sonlandırmasını nefessiz bekliyordum fakat o dikkatlice işini yapıyordu.
“Hıh şimdi oldu.” dedi şaheserine bakıp gülümseyen bir ressam ya da heykeltıraş gibi.
“Ge-gerek yoktu, teşekkür ederim.” dedim sesimi zar zor bulup.
“Saçların çok yumuşak, dikkat et kayıp düşmesin saçlarından. Her zaman arkanda ben olmam sana tokanı geri verecek.”
Bu bir iltifat mıydı yoksa herkesin kurabileceği bir cümle miydi ayırt edememiştim. Ve şu an cevap vermem lazım mıydı sıkışıp kalmıştım. En son çare “Ben bir dışarı bakayım Aysel Abla Lale Hanım’ın yanındaydı. İşini yarım bıraktı kadıncağız. Tekrar iyi günler size. Toka için teşekkür ederim.” deyip yüzüne bakmadan çıkmıştım duvarları beni git gide sıkan odadan. Utançtan bakamamıştım yüzüne. Bir çalışanın patronuyla duvarlar arkasında yalnız kalması hele de saçlarına dokunması hiç doğru değildi. Kendimi bir an kötü hissetmiştim işte. Bahçeye çıkmadan önce portmantodaki aynaya takıldı gözüm. Adam çok başarılı bir şekilde takmıştı tokayı. Perçemlerim birbiriyle orantılı bir şekilde duruyor hatta kafamın üstünde her zaman olan tepecik oluşmamıştı bu defa. Hayretler içinde kendimi incelerken yine ve yine rezil olmuştum. Emir Bey sırıtarak bana doğru yaklaşıyordu.
“Güzel olduğunu öğrenmek için aynaya bakmana gerek yoktu, sorsaydın ben sana söyleyebilirdim Aslı Gönül…”
İşte yine o ses tonu ve ismimin hiç kimseden duymadığım tınısı. Etkisi altına girmemeye çalışıyordum fakat elimde olmadan çekiliyordum işte.

“Hadi o kocaman açtığın gözlerini biraz kıs ve annemin yanına çıkalım.” deyip önden bahçeye doğru çıktı. Gözlerimi ayırdığımın farkında bile değildim. Muhtemelen şaşkınlıktan gözlerim iki katına çıkmıştı.
“Geliyorum.” deyip ben de arkasından yol aldım. Şükür ki Lale Hanım olan biteni anlamamıştı. Neden onu bırakıp içeri girdiğimi sorduğunda ise Emir Bey “ben çağırmıştım” diyerek durumu toparlamak istedi. Ona minnettar bir bakışla ufak bir gülümsemeyle karşılık vermiştim. Annesine çok değer verdiği kesindi.
Aysel Abla, ben, Lale Hanım ve Emir Bey o gün güneş batana kadar Şubat’ın ılıman havasını ciğerlerimize çekmiş, korularda gezinip bitkilerle haşır neşir olmuştuk. Lale Hanım dudaklarını belli belirsiz kıpırdatıp teşekkür ederim dediğinde Emir Bey’le göz göze gelmiştik. Lale Hanım o gün mutlulukla gözlerini kapamış huzurlu bir uyku çekmişti. Fakat Aysel Abla’yla servise binip gidecekken camdan beni izleyen Emir Bey’in derin bakışları bu gece benim uykumu kaçıran şey olmuştu.
bölüm sonu ❤️