🗡
"Benden hoşlanıyor musun?"
Yine, sadece doğruları söyledim ve araladığım dudaklarımın arasından hakikatlerin süzülmesine yol açtım.
"Hayır, hoşlanmıyorum."
Afalladı. Bir kere daha kaşlarını çattı. Dolgun dudakları kendiliğinden, şaşkınlıkla aralandı.
Gözlerinde o an bir hayal kırıklığı görünce içim sızladı. Üzülmüştü ve gözleri bana bunu anlatabiliyordu. Söylemek istediği her şeyi dudakları yerine gözleri söylüyor ve içime içime içindeki her şeyi işliyordu sanki.
Onu daha fazla bu hâlde bırakmak istemedim ve devam ettim:
"Senden hoşlanmıyorum Bangchan. Seni gördüğüm ilk andan beri çok seviyorum. Sana karşı hissettiklerim bir hoşlantının çok çok ötesinde."
Bu sözlerimin ardından yaşadığı rahatlamayı yine gözlerinde gördüm. Sevinçle parıldamaya ve giderek büyüyerek karalaşmaya başlayan gözlerinde...
Yüzünden silinen tebessümü yeniden yerine yerleştirdi ve gergin ifadesini anında ortadan kaldırdı.
Derin bir nefes alıp verdi.
Gözlerini kısa bir süreliğine yumup açtı. Ardından boşta olan elini belime atıp beni daha çok kendisine çekti.
Kısa bir an gözlerinin dudaklarıma kaymasıyla heyecandan ne yapacağımı bilemedim. İçim içime sığmadı. Bir de üzerine bana doğru giderek eğilmeye başlayınca oracıkta öleceğim sandım ama ölmedim.
Bangchan başını ansızın sağ omzuma yatırdı bana sımsıkı sarıldı. Bileğimdeki elini de çekip sırtıma yerleştirdi.
Benim başım da onun boynuna gömülmüştü ve kendisine has olan güzel kokusunu soluyabilme fırsatını elde edebilmiştim.
Boşlukta kalan ellerimi çok geçmeden ben de sevdiğim adamın beline doladım ve ona sımsıkı sardım.
Bu sarılış...
Bu sarılışa can kurban verilirdi.
Bu sarılışın hissettirdiklerini hissetmek için ömür boyu sürebilecek bir kuyrukta sıraya girilirdi.
🗡
Minmin'i uyuttuktan sonra gözümü kolumdaki saate indirdim.
01.20
Çoktan gece olmuştu ve Bangchan bugün, kış ayazında dışarıda nöbetteydi.
Bebek telsizini elime alıp kot pantolonuma asarak odadan sessizce çıktım. Bomboş koridorda ilerleyip mutfağa girdim ve hızlıca iki kupa kahve yapıp elimdeki kupalarla bahçeye açılan sürgülü cam kapıdan dışarı çıktım.
Sürgünün açıldığını işiten Bangchan hızla başını çevirdi ve beni görünce gülümsedi. Dikeldiği yerden ayrılmadan gözlerini gözlerime kenetlendi.
"Mina, uyumadın mı sen hâlâ?"
Ben de yüzüme büyük bir gülümseme yerleştirdim. Mis gibi havanın güzel kokusunu derince içime çektim.
"Uyku tutmadı."
Yanına gidip karşısına geçtim ve elimdeki kupalardan birini ona uzattım.
Elime uzandı. Bardağın kulpunu doğrudan tutmadan önce bardağı tutan elime uzandı ve başparmağıyla elim üzerinde gelgitler yapmaya başladı.
Öyle naif bir şekilde okşuyordu ki, okşadığı yerle beraber her bir zerrem alev alev yanıyordu sanki.
"Ellerine sağlık," dedi ve parmaklarını elimin üzerinde kaydırarak kupanın kulpundan tuttu.
Neredeyse bardağı düşürecektim ama o buna müsaade etmedi. Bardağı sıkıca kavrayıp düşmesine mani oldu.
Benim yine heyecandan elim ayağıma dolanınca hoşuna gitti tabii. Gülümseyişini giderek büyüttü. Bu sefer sol yanağındaki gamzesi bile derinleşti. O gamzelere bakarken içim eridi.
"Hava çok soğuk, neden üzerine bir şey almadan çıktın?"
Üzerimde evde de giymiş olduğum; diz kapaklarıma kadar uzanan beyaz, şık bir hırka vardı.
"Üşümüyorum ben, merak etme."
"Ederim," dediği anda bir kere daha eridim. Artık yeniden nasıl bütünleşeceğimi derin derin düşünmeye başladım.
Utançla başımı yere eğdim ve sol yanımdan önüme düşen saçlarımı parmağımla kulağımın arkasına aldım.
"Utanınca o kadar güzel görünüyorsun ki... Her utanışında başını yere indirip dudaklarını dişlemene ve o güzel yasaklarının kıpkırmızı kesilmesine hasta oluyorum. Bana acilen bir doktor bulmalısın Mina hanım. Ya da... en basitinden doktorum sen olmaya ne dersin? Ben her sana bakıp hasta düştüğümde bana panzehir olmaya ve beni yine kendinle iyileştirmeye ne dersin?"
Daha çok utandım ve arkama dönüp başımı gökyüzüne kaldırdım. Yüzümden hiç süzülmeyen tebessümle beraber boşalan sol elimle yüzüme yelpaze yapmaya başladım.
"Yah! Arkanı dönme bana."
Onun da neşeli sesini işittikçe içim kıpır kıpır olmaya devam etti.
Bu anı gerçekten yaşadığımıza inanamıyordum.
Çok imkânsız geliyordu 4 gün öncesine kadar ama şu an yaşıyordum. Gerçekten yaşıyordum!
Mutluluktan gözlerim doldu. Başımı göğe daha çok kaldırıp elimle yüzüme yelpaze yapmayı bıraktım.
Şehir ışıklarına inat yine de gökyüzünde parlaklığını artırarak kendisini göstermeye çabalayan yıldızlara baktım.
Bangchan 2 adımda yanımda bitti. Gözlerini üzerimde hissettim.
"İyi misin?" diye sordu. Yalnızca:
"Çok mutluyum," diye cevap verdim. O da tıpkı benim gibi başını kaldırıp kısa bir an gökyüzüne baktı.
"Yıldızlar çok güzel," dediğim an çok geçmeden de yakıcı gözlerini üzerimde hissettim.
"Sen daha güzelsin."
Hızla dudaklarımı birbirine bastırdım ve yine ona arkamı döndüm. Kıkırdadı.
"Ah Mina, gerçekten çok tatlısın. Krize girmemek için kendimi zor tutuyorum."
Elimdeki kahveden bir yudum alıp kendime gelmeye çalıştım. Bangchan da yine bana doğru döndü. Gözlerini üzerimden ayırmadı.
O an, gözlerim çevredeki korumaları buldu ve merak ederek sordum.
"Bangchan," der demez o da kupasından bir yudum çekip, "Hmmm," dedi.
"3 gündür neredeydiniz?"
Sorum üzerine gülen yüzünü ağır ağır soldurdu.
"Bu biraz özel bir mesele Mina. Söyleyebileceğimi sanmıyorum."
Ona anlayışla başımı salladım.
"Anlıyorum ama merak etmeden yapamıyorum işte. 3 gündür yoktunuz ve bir anda geldiniz. Geldiğiniz gibi de hem evin içindeki hem de dışındaki korumaların sayısını epey artırmışsınız. Hyunjin evde ama var mı yok mu belli değil. Ha Rin abla ve Min Seok eniştem de öyle. Bir sorun mu var?"
Boşta olan elini yanağıma attı. Başım istemsizce avcunun içine yattı ve oracıkta huzurla gözlerimi yummak istedim.
"Evet, bir sorun var ama hâlledeceğiz Mina. Korkma."
"Sen yanımdayken korkmam."
Yüzündeki gülümseyişi yine giderek büyüttü ve her iki yanağındaki gamzesini de belirginleştirdi. Bir de üzerine:
"O zaman korku nedir hiç bilmeyeceksin, çünkü hep yanında olacağım küçük hanım," demez mi?
Ölmüştüm de gömenim yoktu benim.
...
Evet, aksiyona başlıyoruz gençler.😏 Her şey şimdi başlıyor. Hazır mıyız?