
Bölüm 1: Bir acıyla nasıl baş edilir?
Yaşam kılığına girmiş ölümün insanlık üzerinde kol gezdiği; öfke, nefret ve adaletsizliğin hüküm sürdüğü o tehlikeli vakitlerden biriydi. İnsanlar için tek gerçek şey duygularken, tek korktukları şey de kendileri ve bu duyguların esiriyken yapabildikleridir. Çünkü ölümün ağırlığını taşıyan insanların kaybedecek bir şeyleri olmazdı...
Bir acıyla nasıl baş edilir?
Yıllar önce, mutlu bir hayata sahip on yedi yaşındaki bir gencin, anne ve babasının ölümlerinin şahidi olduktan sonra içinde büyüyen öfkesini bastırmak için kendisine sorduğu ilk gerçek soruydu bu...
Bir acıyla nasıl baş edilir?
Her şey bu soruyla başlamıştı. Yanıtıysa oldukça basitti;
İntikam alarak...
Çocuğun kendine verdiği bu cevap her şeyin devam etmesi için tek nedendi.
Yıllar geçmiş, o küçük çocuk büyümüş, eski soruların yerini yenileri almıştı. İyi ve kötü kavramları artık onun için farklı anlamlar ifade ediyordu. Ve tek bir şey anlamıştı tüm bunlardan; Kötü olmak için bir şey feda edilmeliydi. Elinden sevdiği bir şeyin alınması yeterdi birini kötü kılmaya. Fakat iyi olmak içinse tüm bu yapılanlar görmezden gelinmeliydi, hatta yeri geldiğinde hayatını karartanları affedecek kadar güçlü olunmalıydı.
O, bir gecede büyümek zorunda bırakılan çocuk, Atlas Demirdağ, kendini kesinlikle güçlü hissetmiyordu. Ailesinin ölümüne sebep olan kişilerin dışarıda ellerini kollarını sallayarak gezmelerine göz yumamayacak kadar öfkeyle doluydu. Varsın ona güçsüz desinler, umurunda bile değildi. Adalet istiyordu ve bunu kendisi sağlamazsa kimse sağlamayacaktı.
Onlarca, belki yüzlerce ailenin yok olmasına sebep olan o kişileri yakalatmak için kimse yeterince cesaretli ve zeki değildi. Fakat Atlas bunu deneyecekti. Aradan geçen on yılın sonunda planını devreye sokmaya hazırdı. O gün, o gece her şeyi başlatacaktı. Ne pahasına olursa olsun ailesini yok eden kişilerden intikamını alacaktı. Ve bunu yaparken yalnız da olmayacaktı.
Daha sadece aklında oluşturduğu ekibin bugün ilk kez bir araya gelmesini sağlamak için o evde bulunuyordu. Bu konuda endişeleri olsa da dışarı yansıtmamakta kararlıydı. Özellikle küçük kız kardeşinin onun bu tereddüt eden hâlini görmesini istemiyordu.
Plan konusunda hâlâ ikilem yaşayan Helen Demirdağ, abisinin tek duraklamasında onu vazgeçirmeye çalışacaktı bu işten. Kız kardeşi de adalet istiyordu, bunu biliyordu; fakat bu uğurda kaybedeceği kişiler onu bu ikileme sokuyordu. Anne ve babasından sonra abisini kaybedecek olursa yıkılacağının farkındaydı Atlas.
Kendisi de Helen'e bir şey olmasından deli gibi korkmuyor değildi ama yaptığı planda onu tehlikeye atacak her şeyi ortadan kaldırmıştı neredeyse. Ona zarar gelmesine izin vermeyecekti ve bu konuda kendine güvendiği kadar da kız kardeşine ve onun becerilerine de güveniyordu. Planda oluşacak herhangi bir terslikte kendini Helen'in yerine feda etmeye hazırdı.
Atlas hep kaybedecek bir şeylerinin olmadığını söylerdi. Oysaki, tek tük de olsa hâlâ etrafında sevdiği kişiler vardı. Lâkin üzerinde çalıştıkları planda zarar gören kişinin onlar olmaması, bu lafı gönül rahatlığıyla kullanmasını sağlıyordu. Evet, Atlas Demirdağ'ın kaybedecek hiçbir şeyi yoktu...
Şimdilik o evde üç kişilerdi. Durumdan haberdar, yıllardır birlikte plan yapan ve yapacakları işleri aşağı yukarı bilen üç kişi...
Atlas ve Helen'e yıllardır yardım eden Batu da onlarla bu odada gelecek kişileri bekliyordu. Ama o sessiz değildi. Odanın diğer köşesinde oturmuş oyun konsolunda oyun oynuyordu. Atlas, onun bu umursamaz hâline göz devirmeden edememişti. Ortamdaki en ciddiyetsiz kişi olmayı her zamanki gibi yine başarmıştı.
Gelecek üç kişinin nasıl tepki vereceğini düşündü, bakışlarını masaya odaklarken. Az çok tahmin ediyordu aslında, tehlikeliyi duyunca istemeyeceklerdi. Yıllardır izlediği insanların kişiliklerini öğrenmişti artık. Karşı çıkacaklardı ama onları ikna etmekten başka çaresi yoktu. Bu ekibe ihtiyacı vardı ve onlar olmadan yapamazdı. Babasının son isteği üzerine bunu yapmalıydı.
Tüm planın kaderi bu odada toplanacak olan altı kişinin ellerindeydi. Ve on yıllık bir bekleyişi mahvetmelerine izin veremezdi. İşte bu yüzden dersine iyi çalışmıştı. Hepsinin hayatlarıyla ilgili önemli bilgileri toplamış, kırılma noktalarını ve zaaflarını iyice araştırmıştı. Teklifi kabul etmekten başka şansları olmayacaktı. Ekstra bir şeye gerek kalmadan halledecekti.
Tek bir kişiden endişe ediyordu. İçlerinde en çok kabul etmek isteyip de etmeme ihtimali olan bir kişiden. Fakat Atlas'ın onu ikna etmeden bırakması ihtimal dâhilinde bile değildi. Bir kere istediği şeyi söyleyince kimse bu odadan itiraz edip çıkamayacaktı. Kimsenin öyle bir lüksü yoktu.
Saat sekize geliyordu. Atlas gözlerini masaya sabitlemiş, işaret ve orta parmağını ritmik bir şekilde dudaklarına dokunduraraktan düz bir ifadeyle bakıyordu. Aklından geçenleri dışarıdan birinin anlaması oldukça zordu bu hâldeyken. Zaten böyle durduğunda kimse onu rahatsız etmezdi. Düşünürken alışkanlık hâline getirdiği bu hareket, onu iyi tanıyan insanların bildiği, "yaklaşma, düşünüyorum," mesajıydı. Bu yüzden ne Batu ne de Helen bir şey söylemiyordu.
Atlas doğrularak geriye yaslandı. Kolundaki saate bakarak kaşlarını çattı. Sekiz olmasına çok az kalmıştı ama ortalıkta kimse yoktu. İşin ilginç tarafı bunu düşündüğü an kapı zilinin çalmasıydı. Dudaklarında belli belirsiz bir gülümseme belirirken memnun bakışlarını karşısında oturan Helen'e çevirdi. Helen'in yüz ifadesiyse memnuniyetten oldukça uzaktı. Atlas, kız kardeşini gözlerinin derinliklerinde korku ve endişe dışında hiçbir şey görmüyordu.
"Helen, kapıyı açmak istemez misin?" diye sordu tok bir sesle. Kız bakışlarını ondan çekmeden yutkunduktan sonra ayağa kalktı. Derin bir nefes alıp kapıya doğru ilerledi. Atlas bakışlarını kızdan çekerek zil çaldığında oyun oynamayı unutmuş Batu'ya döndü. Normalde yerinde duramayan çocuk, kaskatı kesilmiş gibi Helen'in arkasından bakıyordu. Gözleri Atlas'ın soğuk mavi gözlerini bulunca ne yapması gerektiğini biliyordu artık.
"Hadi," dedi ona da gösteriş verirken. "Sen de gel, otur."
Batu ayağa kalkarak gamepad'i sehpanın üzerine bıraktı. Kulaklıkları da kulağından çıkarıp açık kahverengi olan saçlarını karıştırdı eliyle. Beyaz, oval masaya doğru ilerlerken Helen de kapıyı açmış, gelen kişiyi içeri davet etmişti.
Aynı Atlas'ın tembih ettiği gibi gülümsüyordu gelen kıza. Ama kızın yüzünde belli etmek istemediği saf bir korku vardı. Özellikle salonda oturmuş Atlas'ı ve Batu'yu görünce korkuyla bir adım geri gitmişti. Atlas, daha fazla rahatsız olmasın diye bakışlarını kızdan çekmiş, gerisini Helen'in halletmesine izin vermişti. Batu da onun gibi yaparak kıza bakmayı kesip masaya oturdu.
Onun nasıl biri olduğunu gayet iyi biliyordu. Bu yüzden korkup kaçmaması için, ki böyle bir ihtimal yoktu, onu rahat ettirmeye çalışıyordu. Zaten kızı buraya getirme yöntemi de pek iç açıcı bir şekilde olmamıştı.
Kulaklarına dolan sesler Helen'in işini başarıyla yaptığına işaret ediyordu. Kızı ikna etmiş olacak ki ayak sesleri salonda yankılanmaya başlamıştı. Karşısındaki sandalyelerden biri çekildiğinde kafasını kaldırıp başka bir yere bakmadan doğrudan kızın gözlerinin içine baktı.
Ve işte karşısındaydı. İlk misafiri Hayal Çelebi gelmişti.
Yüzündeki ifade kesinlikle sert değildi. Aksine, kızı rahatlatacak kadar derindi. Sadece iki saniye bakmak yetmişti Atlas'a. Rahatsız etmeyecek kadar kısa, tümüyle inceleyecek kadar uzun...
Hayal, ürkek bir tavırla masaya oturmuş, Atlas'ı ve Batu'yu süzmüştü göz ucu. Atlas'ın aksine Batu kıza içtenlikle gülümsemişti. Bu da Atlas'ın yapmasını istediği bir şeydi. Gelmeden önce herkesle ilgili kısa bir bilgi vermiş, onlara nasıl davranmaları gerektiğini öğretmişti. Fakat onlara bir şey söylememiş bile olsaydı Batu'nun tavırlarının aynı olacağına emindi.
Sessizliğin misafiri için gerici olduğunu görünce yalandan birkaç kez öksürerek lafa girdi.
"Evi rahat bulabilmişsinizdir umarım..."
Hayal irkilerek Atlas'a baktı. Dizlerinin üzerine koyduğu çantasını sıktı yavaşça.
"Evet," dedi kekeleyerek. Sanki konuşmayı yeni sökmüş gibi bir hâli vardı. Atlas kafasını salladı usulca. Dudaklarında ufak bir gülümseme oluştu. Hayal ise gerginliğini hâlâ koruyordu.
"Biraz uzak, ama güzel bir yer," diyerek Batu da sohbete dâhil olmuştu. Hayal bu sefer kaçamak bakışlarını ona yönlendirdi. Derin nefesler alırken Atlas onun sabırsızlandığını vücut hareketlerinden okumuştu. Dudağının sağ köşesi istemsizce kıvrıldı.
"Hadi sor," dedi sabit bir yüz ifadesiyle. Hayal çantasına biraz daha eziyet etti ama daha fazla dayanamayarak konuştu.
"Ben neden buradayım?" diye sordu cılız bir sesle. Sesindeki ağlamaklı tınıyı saklamaya çalışsa da başta Atlas olmak üzere herkes fark etmişti. Güçlü durmaya çalışsa da başarılı değildi.
Atlas dudaklarını aralayıp konuşacakken kapı zili ikinci kez duyulmuştu. Genç adam tek kaşını kaldırarak gülümseyip işaret parmağıyla kapıyı gösterdi.
"Başka misafirlerimiz de var," dedi ayağa kalkarak. "Onlar da gelsin, anlatacağım."
Kıza kısa bir bakış atıp masayı terk etti ve kapıya yöneldi. Kapı deliğinden bakmaya tenezzül etmeden direkt kapıyı açmıştı.
Karşısında gördüğü yapılı adamın surat ifadesi hiç de cana yakın değildi. Sert suratındaki çatılı kaşları ve şüpheli bakışları onun kişiliğiyle ilgili çok fazla şey söylüyordu. Atlas'ı baştan ayağa süzerken herhangi bir ters hareketinde onu yere serecek gibi duruyordu.
İkinci misafiri Ozan Yazıcı da gelmişti.
Ozan'ın önünden çekilerek salonu gösterdi.
"Geçmez misin?" diye sordu kafasıyla işaret ederken. Ozan başını yana eğerek tereddütle içeri baktı. Salonda oturan dört kişiyi aynı Atlas'a yaptığı gibi süzdü.
Ozan'ın içeride neler döndüğünü çok merak ettiğine emindi. Zaten attığı mesaj, hiç düşünmeden onu buraya getirmişti. Neler olduğunu öğrenmeden de gitmeyeceğini biliyordu.
Ozan yavaş adımlarla eşikten içeri girdi. Atlas'a dönerek ona baktı.
"Sen kimsin? Mesajı sen mi attın? Neden bu-"
"Hadi geç," diye sözünü kesti hemen. "Anlatacağım. Sabırlı ol."
Neler olduğunu öğreneceğini bilmek rahatlatmış görünüyordu, fakat yüzündeki o sert ifadeden bir şey kaybetmemişti. Ozan'ın peşinden diğerlerinin yanına gitti. Misafiri yerleşirken ayakta beklemişti. Sonuncu davetlisi de bu vakitlerde geleceğinden oturmamayı tercih ediyordu.
"Son bir misafirimiz kaldı," dedi. Üstünden iki saniye bile geçmeden zil çalınca alaylı bir gülüş sundu. "İşte geldi."
Bugün son kez açmak üzere olduğu kapıya doğru yöneldi. Sonunda, dedi içinden. Üçüncü misafiri getirecek olan Niyazi'nin işini bu kadar geç halletmesi görülmeyen bir şeydi. Babasının arkadaşı ve bunca yıl onlara sahip çıkan adamdı Niyazi. Ve asla işini aksatmaz, her görevin altından kalkardı. Hiçbir zaman da bir zorluk çıkarmamıştı. Böyle geç gelmesine sebep olan aksiliğin ne olduğunu merak etti Atlas.
Sabırsızca kapıyı açtı. Niyazi hoşnutsuzlukla ona bakıyordu. Arkasındaysa üçüncü misafiri duruyordu. Yanında getirdiği kişinin suratındaysa tamamen umursamazlık vardı. Niyazi hiçbir şey söylemeden oflayarak içeri girdi ve Atlas'a bakarak çocuğu gösterdi.
"Gelecek sefer bu işi sen yap. Tüm yol boyu kafamı şişirdi."
Duyduklarından memnun olmuş olacak ki dalga geçer gibi gülümsemişti çocuk. Evet, onun da bu huyundan haberi vardı. Kendisinin yapmamasının sebeplerinden biri de buydu. Atlas gülümseyip kafasını salladı. Kapıda duran gence bakışlarını çevirerek içeri geçmesi için kafasıyla işaret verdi.
Diğerlerinin gerginliklerine rağmen o çok rahat gözüküyordu. Sanki ölse umurunda olmazmış gibi tavırları vardı.
Akşam karanlığından sıyrılıp içeri geçtiğinde, Atlas onu rahatça inceleme fırsatı bulmuştu. Evin loş ışıkları doğrudan yüzüne vuruyor, suratındaki yaraları net bir şekilde gözler önüne seriyordu. Sol gözünün altı morarmıştı. Dudağındaki ve sağ kaşındaki patlaklar da birkaç saat önce dövüşten çıktığını gösteriyordu. Ellerinin üstündeki yaralar da karşısındaki adamı nasıl dövdüğünü net bir şekilde belli ediyordu. Giyimi de oldukça salaştı. Siyah kot bir pantolon ve gri, boyun kısmında kurumuş kan lekeleri olan ince bir tişört giymişti. Havanın fazla soğuk olmamasına rağmen üstünde siyah, yarısına kadar fermuarını çektiği bir kapüşonlu vardı.
Atlas'ın onu incelediği gibi o da Atlas'ı aynı şekilde incelemişti. Sonra bakışları eve kaydı. Evi süzerken beğeniyle kafasını salladı. Salondaki kişileri gördüğündeyse parlak gözlerini Atlas'a çevirdi. Atlas ondan önce davranarak onu susturdu.
"Neden burada olduğunu anlatacağım," dedi bıkkınlıkla. "Diğerlerinin yanına geçelim..."
Üç saniyelik bir bakışmanın ardından doğru söylediğinden emin olmuş olacak ki sorgulamadan salona geçmişti. Tek boş yer olan Batu ile Ozan'ın arasında oturdu. Atlas da peşinden gelerek masanın önünde, herkesi görebilecek bir konumda durdu.
Kadro tamamlanmıştı. Aralarına katılan son kişiyle, Kerem Durmaz'la birlikte aklındaki ekip oluşmuştu. Birbirinden farklı, ama aynı zamanda da oldukça benzer altı kişi ilk kez bir araya gelmişti. Ve tabii bir de Niyazi vardı. O da hiçbir şeye karışmadan odanın bir köşesine çekilmiş, koltukta oturarak onları izliyordu.
Hepsinin duruş tarzı kişiliklerini o kadar iyi yansıtıyordu ki Atlas neredeyse buna gülecekti. Helen arkasına yaslanmış, bacak bacak üstüne atarak ağabeyinin yapacağı konuşmayı rahat bir şekilde bekliyordu. Az önceki endişesi yok olmuş gibiydi.
Kız kardeşinin yanında oturmuş Batu, masanın üzerine eğilmiş, dikkati dağınık bir şekilde uzun parmaklarıyla oynuyordu. Bir yandan da sağ bacağını sallayarak hiperaktifliğini bu şekilde dışa vuruyordu.
Onun yanında, yeni gelmiş Kerem arkasına yaslanmış bıkkınlıkla Atlas'ın konuşmasını, olayı açıklamasını bekliyordu. Hâl ve tavırlarından sabırsız biri olduğu aşikârdı. Her an bir kavga çıkaracak potansiyele sahipti.
Ozan aralarında en soğukkanlı gibi görünse de oldukça gergindi. Sandalyenin neredeyse ucuna oturmuş, dik bir şekilde göğsünü kabartarak etrafa bakıyordu. Kimin tehdit, kimin masum olduğunu hesaplamak ister gibi sert bakışları etrafı tarıyordu. Duruşu da her an silahı çekip birini vuracakmış gibiydi. Mesleği gereği böyle yaptığını gayet iyi biliyordu Atlas. Bir de ona yazmış olduğu, buraya gelmesini sağlayan mesaj, işleri hiç de kolaylaştırmıyordu.
Ozan'ın yanında oturmuş, ama sandalyesini adamdan bir hayli uzaklaştırmış Hayal, genç adamın az önce bıraktığı gibiydi. O da sandalyenin ucuna oturmuştu; fakat Ozan'ın tam aksine, yapmak istediği evden kaçıp gitmekti. Ayakları masanın dışındaydı neredeyse. Sanki boşluk bulsa düşünmeden kucağında sıktığı çantasıyla birlikte kaçacaktı. Bir eli de çantanın içindeydi. Atlas onun içinde biber gazı olduğuna, kızın da onu elinde sıktığına emindi. Kızın yerinde olsaydı belki de böyle bir önlem alırdı. Yaşadıklarını düşününce hiç de imkânsız değildi.
"Neden burada olduğumuzu söylemek ister misin artık?!"
İlk konuşan tahmin ettiği gibi Ozan olmuştu. Delici bakışlarını Atlas'a yönlendirmiş, diğerlerinin aklından geçen şeyi sormuştu. Hepsi meraklı bir şekilde bakarken Atlas konuşma yapma vaktinin geldiğini anlamıştı.
"Pekâlâ," dedi ve derin bir nefes alarak konuşmak için dudaklarını araladı. "Anlatacaklarım ilk başta size çılgınca gelebilir. Hatta sonrasında da."
"Şu durumdan daha çılgınca olamaz," dedi Batu mırıldanıp alayla gülerken. Atlas'ın da dudakları da yukarı doğru kıvrılmıştı.
"Önce size kendimi tanıtayım. Ben Atlas Demirdağ..."
"Bir dakika," diye araya girdi Ozan. Kaşlarını çatarak ona baktı. "Sen şu yıllar önce intihar eden şirket sahibinin oğlu musun? Neydi?.. Demirdağ Teknoloji ve Güvenlik şirketi miydi?"
Atlas'ın çenesi kasılırken yanıt vermedi ilk başta. O sözcüğü duymak hep içinde bir şeylerin kırılmasına neden oluyordu. Herkesin o olayı bu şekilde bilmesi onu öfkelendirmekten başka bir işe yaramıyordu.
"Evet!" dedi aniden Helen, sert bir şekilde Ozan'a bakarken. Ama Ozan'ın umurunda bile olmamıştı bu. Atlas bunu neden yaptığını da gayet iyi biliyordu. Onun daha çabuk konuşmasını istiyordu.
"Evet, oyum." diye düz bir sesle konuştu. "Ama yanlışın var. O intihar etmedi, öldürüldü. Annem de babam da bir cinayete kurban gitti. Madem bu kadar aceleci davrandın, o zaman söyleyeyim. Aslında toplanma amacımız da bu."
Helen ve Batu dışında herkes yerinde rahatsızca kıpırdanırken Ozan tek kaşını kaldırarak öne eğildi. Bu konu dikkatini çekmişe benziyordu. Diğerleriyse anlamsız ifadelerle Atlas'a bakıyordu. Kerem bile rahatını bozarak sandalyede dikelmişti.
"Annenle babanın ölümünün bizimle ne ilgisi var ki?" diye sordu Ozan şüpheyle. "Ya da bize attığın mesajlarla."
Etrafına şöyle bir göz atıp, "Tabii onları nasıl buraya çağırdın bilmiyorum ama..." dedi düzelterek.
"Bana mesaj falan atılmadı," dedi Kerem ilk kez konuşarak. Kafasıyla Niyazi'yi gösterip, "Beni buraya şuradaki adam getirdi," diye devam etti. Sonra yüzünü Atlas'a dönüp dalgın dalgın ona baktı. "Ailemle ilgili olduğu söylendi."
Atlas dudaklarını ıslatarak ellerini cebine yerleştirdi. İşin asıl zor kısmı gelmişti işte. Ne olacaksa bundan sonra olacaktı.
Ortamda tek konuşmayan Hayal'di. O da zaten bir şey söylemeyecek kadar korkmuş görünüyordu.
"Çünkü hepsi birbiriyle bağlantılı."
Ortam tamamen sessizleşti bir anda. Herkes kendisi ve ailesiyle ilgili bir bağlantı ararken bir yandan da Atlas'ın yalan söyleyip söylemediğini düşünüyordular. Genç adamın bunu bilmesi için onların ağzından duymasına ihtiyacı yoktu. Her şey yüzlerinden okunuyordu.
"O ne demek?"
Atlas omuz silkti. "Dediğim gibi. Sizi boşuna buraya çağırmadım." Bakışlarını Ozan'dan Hayal'e yöneltti. "O mesajlarda yazılan her şey, o intihar sanılan cinayetle bağlantılı."
Sonra Kerem'e baktı. "Ya da sana söylenen şeyler. Hepsi birbiriyle bir şekilde bağlantılı. Ve her şeyi çözüp adaletin yerini bulması için de size ihtiyacım var. Sadece birlikte yapabiliriz."
"Polis varken size düşmez bu." Ozan biraz daha öne eğildi. Atlas masaya yaklaşarak çatık kaşlarıyla ona baktı. "Bunu polise bildirdin mi?"
"Polis sana yardım edebildi mi?" diye sordu sertçe. Ozan'ın yüzünde oluşan şaşkınlık zafer kazandığını gösteriyordu. Masadaki yumruğunu sıkarken her an Atlas'a bir tane indirecek gibiydi. Ama bunu yapmayacağını gayet iyi biliyordu. "O araştırmaların sonucu ulaştığın isim. O öyle biri ki, kimse onunla uğraşmak istemez. Bunu en iyi sen bilirsin. Kimse cesaret edemiyor."
"Ben anlamıyorum..."
Sonunda Hayal konuşmuştu. Yine ağlamaklı olan sesine bu sefer de bakışları dâhil olmuştu.
"Benim bununla ne ilgim var bilmiyorum. Burada neler olduğuyla ilgili de hiçbir fikrim yok. Ama polisin bile uğraşmayacağı insanlarla bizim uğraşmamızı mı istiyorsun?"
Atlas derin bir nefes aldı. Öyle söylenince tabii ki mantıklı gelmiyordu; ama tam da gerekli olan şey buydu.
"Bak, sizi anlıyorum. Dediğim gibi size çılgınca gelebilir..."
"Çılgınca mı? Bu çılgınlığın ötesinde!"
"Öyle, evet. Ama olay da bu işte. Ellerinde delil yok. Delil olduğunda da hemen yok ediliyor. Polislerin içinde bile adamları var bunların. Bu yüzden yakalanmıyorlar. Yalnızca polislerin arasında da değiller, her yerdeler. Hatta bizim şirketimizin büyük bir bölümünde varlar."
"Madem delil falan bırakmıyorlar, sen nereden biliyorsun?" diye sordu aniden Kerem.
"On yıldır bunun üzerinde çalışıyorum. Ve babamın bıraktığı bir video sayesinde temel bilgiler edindim. Böylece izlerini sürdüm. Ama hiç kolay olmadı. O kadar titiz çalışıyorlar ki..."
"Kim bunlar?"
Atlas, Kerem'e çevirdi bakışlarını.
"Önce size güvenmem gerek."
"Biz sana nasıl güveneceğiz peki?"
"Her şeyi anlatınca güveneceksiniz. Hakkınızda sandığınızdan daha fazla şey biliyorum."
Ozan, "O da ne demek?" diye sordu.
"Babam. O bana bıraktığı videoda sizin isimlerinizi söylemişti. Hepimiz farkında olmadan bu işin içine girdik aslında."
"Ben hâlâ anlamıyorum," dedi Hayal sinirle. Az önceki korku gitmiş, yerine öfke gelmişti. Atlas bunu daha çok beğendiğini itiraf etmeliydi.
"Sanırım aramızda güven ilişkisi kurmak için doğru zaman geldi."
"Atlas, anlat artık. Bilsinler." Helen sıkılmış gibi oturmuş, söyle de kurtulalım, der gibi bakıyordum.
"Bunun başında olanlar Özbey'ler. Özellikle Orhan Özbey."
İsmi duyduğunda herkes birbirine baktı. Çoğu bu ismi bilirdi. Çok ünlü ve zengin iş adamıydı. Tabii bu sadece görünen kısmıydı. Bir de madalyonun diğer tarafı vardı. Karanlık tarafı...
Aralarında bu ismin onlar için farklı bir anlamı olan iki kişi vardı. Ozan ve Kerem. İkisinin de yüzünde oluşan nefret fark edilmeyecek gibi değildi.
Geçmiş yavaş yavaş gün yüzüne çıkarken odaya da sanki karamsarlık çöküyordu. Bu oda, şu an içinde çok fazla acı dolu hikâye barındırıyordu. Ama uzaktan bakınca bir avuç insan toplanmış konuşuyordu.
"Bana inanıyor gibisin artık," dedi Atlas Ozan'a bakarken. Sonra Kerem'e döndü acı acı gülümserken. "Sen de bir şeyler biliyorsun, değil mi?"
"Bana bir şey çağrıştırmıyor," Hayal yine kendini tutamamış, sinirle konuşmuştu. "Benim bunlarla bir alakam yok. Neden buradayım?"
Atlas gözlerini kısarak kıza baktı. Aslında haklı olduğu yanlar vardı. Diğerlerinden daha az bağı vardı, yani Atlas'ın bildiği üzere daha az bağı vardı. Ama altından büyük bir şey çıkacağına da emindi. Orhan Özbey'in adamları yıllardır onu izliyordu ve babası onun ismini özel olarak vurgulamıştı. Neden bilmiyordu, söylememişti ama gerçek buydu.
"Sandığından daha fazlasısın, Hayal..."
Hayal korkuyla nefesini tutarken bir daha konuşmama kararı almış gibi susmuştu. Diğerleri hâlâ bir şeyler düşünüyor, dalgın dalgın masaya bakıyorlardı. Sessizliği Ozan böldü.
"Madem her şey bağlantılı ve bunu biz çözeceğiz, ki bundan şüpheliyim, bunu nasıl yapacağız?"
"Şüphelerinizi anlıyorum," dedi Atlas, anlayışlı bir sesle. "Ama dediğim gibi, uzun zamandır bunu planlıyorum. Şu ülkede, hatta dünyada onlarla ilgili benim gibi bilgi sahibi olan başka biri yok. Eğer doğru bir şekilde yaparsak her şeyi, önce kurdukları sistemi yok ederiz, sonra açığa çıkmalarını sağlayarak, delillerle adalete teslim ederiz."
Yine birbirlerine bakmışlardı. Sanki biri ne söylerse diğeri de kabul edecekti. Hâlâ kafalarına yatmayan bir şeyler olduğunu görüyordu Atlas.
"Başınıza gelen her şey onlar yüzünden. Her kötü şey onların eseri," dedi üzgün bir sesle. "Şimdi de kötü şeyler olacak. Büyük bir şeyler olacak. Ve başka hayatların kararmaması için bizim bir şeyler yapmamız gerek."
Belki kabul etmeleri için biraz vicdanlarına dokunmaya çalışmıştı ama söylediklerinde gerçeklik payı vardı. Bir şeyler olacaktı. Ne olduğunu bilmiyordu tam olarak ama ucunun masumlara dokunacağı kesindi.
"Peki ya ne yapacağız?" diye sordu Ozan. "Hadi diyelim kabul ettik. Planda yapılacak ilk şey ne mesela?"
Ve işte o soru gelmişti. En çok korktuğu ve en çok sorulmasını istediği soru. Her şeyi başlatacak veya bitirecek o soru...
"Bir cinayeti çözmeliyiz," dedi soğukkanlılıkla. Öne doğru eğilip ellerini masaya koydu. Bundan sonra sık sık göreceği yüzleri teker teker inceledi.
"Ama önce..." diye devam etti, yüzünde tehlikeli ve bir o kadar da alaycı olan bir ifade belirirken. "O cinayeti işlememiz gerekecek."













