İçeriğe geç

AŞKIN DIŞAVURUMU

Bölüm 4 · 21 dk okuma

AŞKIN DIŞAVURUMU

Bölüm 4

BİRBİRİNDEN KAÇARKEN RASTLAŞANLAR

BÖLÜM-4 BİRBİRİNDEN

KAÇARKEN RASTLAŞANLAR

*

Onun dilinden çıkanların kaburgama bıraktığı hasarı tarif edemezdim. Son sürat direğe çarpan bir aracın içinde kalmışım gibi bir sancı dört yanımı kuşattığı vakitlerde zorlukla toparlandım.

O benden bir adım yukarıdan bakıyor, üstten attığı o yeşil okları sineme birer kurşun gibi saplanıyordu. Gözlerinde gördüğüm o keyfin biraz sonra yavaş yavaş söndüğüne, sonrasında suratının kaskatı kesildiğine şahit oldum.

"Bana inat olsun diye sevmediğin birini mi alacaksın?" dedim boğuk bir sesle. Derince soluyup göğsünü şişirdi. Gözleri etrafta sonsuz bir tura çıkmış gibi hissettiğim sıralarda konuştu.

"Bugün sevmiyorum ama belki yarın," devamını getirmediği o cümlenin sonunu yazdı beynim. Vücudum aniden başlayan bir yangının ortasında kalmış gibi yanmaya başladığında boğazımı temizleyip yüzüme bir alay maskesi takındım.

"Belki yarından da yakın." dedim gözlerimi devirirken. Böyle bir olasılığı bile kabul edemiyordum. Hayır efendim, ihtimali bile korkunçtu.

"Nereye gidiyorsun sen?" sorgular sesiyle kaşlarım alnıma yükselirken alttan attığım soğuk bakışları umursamadı. Yüzümden başlayıp yolculuğunu ayakkabılarımda bitiren gözlerindeki ifadesizlikten atlasam ölecektim.

"Janset'in yanına." dedim boş bir sesle. Kaşları hafifçe çatılırken, "Kız mı o?" dediğinde gülecek gibi olduysam da bu hissi zapt ettim.

"Neden soruyorsun?" sorum bir müddet havada kaldı, onun da bunu neden yaptığını sorguladığını anladım. Kaşları titriyorken yüzündeki düşünceli hal an be an bozuldu.

"Neden sormayayım?" dedi mantıklı bir cevap sunmuşçasına.

"Neden cevap vereyim?" diyerek cevapladım onu. Bıraksalar yatsıya kadar burada böyle küçük münakaşalar içinde kalacaktık.

"Neden vermeyesin?" oflayıp bakışlarımı kaçırdım. Omuzlarım bıkkın bir tavırla çöktü. Onu cevaplamayı bir kenara bırakırken yokuşu inmeye başladım ki birkaç metre sonra arkamdan gelen adım sesleriyle yürümeye bir son verdim. Benimle birlikte o adım sesleri de kesildiğinde hızla arkamı döndüm ve ne göreyim? Beni takip edecek kadar umursamadığını söyleyen adamın beni takip ettiğini elbette!

"Ne yapıyorsun sen?" dedim katı bir dille. Yanımızdan geçen araçlar, insanlar umurumuzda değildi. Birbirine kenetlenmiş o gözler, o kadar büyük bir nefretle bakıyordu ki o nefret bağını yok edebilecek herhangi bir güç yoktu.

"Kaan çikolata istemişti, onu unutmuşum." tek kaşı havada, bir eli cebinde ve bir elinde ekmek poşetiyle iki metre kadar uzağımdaydı.

"Ben durunca neden duruyorsun o zaman? Beni takip ediyorsun işte." diye söylendim.

Göğüs kafesini şişirecek bir nefes alıp yürümeye başladı fakat ben halen olduğum yerde ona bakıyor ve bir adım dahi atmıyordum. Attığı her adımda yaklaşıyor, saniyeler geçtikçe bakışlarındaki o yoğunluk artıyordu. Nihayet yanıma vardığı sırada tam dibimde durdu. Ayakkabılarımızın uçları burun buruna olacak vaziyetteyken üstten attığı bakışlara soğuk birer karşılık verdim.

"Kaldırım dar." dedi düz sesi. "Yol ver şüşko."

Dudaklarım hayretle açıldı. Hırsla soluyup dişlerimi sıktım. "Elli iki kiloyum. Şüşko olan sensin." dedim dudaklarımı bile kıpırdatmadan. İfadesiz yüzüne okkalı bir tokat geçirmek istesem de barbar olmadığımı hatırlayıp durdum.

"UmUrumda değil Tutku." cebinden çıkardığı eli omzumdan tutup beni bir toz zerresi gibi kenara itti. Bedenim anın şoku ve onun uyguladığı kuvvet dolayısıyla yalpalarken açılan boşluktan geçmiş, gayet de geniş olan kaldırımın tam ortasından yürümeye başlamıştı.

"Bana baksana sen!" diyerek bağırdım arkasından. Durmayıp yürümeye devam ettiğinde orada öylece beklemeye bir son verip peşinden gittim. Attığı iri adımlara yetişmek güçtü, benim on adımıma denk gelen bir adımla yürüyordu ve büyük ayakları Nuh'un gemisini andırıyordu.

"Sen bana nasıl şişko dersin? Hesap ver!" derken soluklanıp koşmaya başladım. "Tibet!" dedim nefes nefese. Adını duyar duymaz durmuş, halihazırda koşmakta olan ben ise onun durmasıyla birlikte sırtına çarpıvermiştim.

Burnumda hissettiğim sızıyla elim yüzüme kapandı. Tibet'in yüzünü bana döndüğünü fark ederken acıdan dolmuş gözlerimi kırpıştırıp kaldırdığım başımla onu izledim.

"Neden duruyorsun yolun ortasında be? Su aygırı!" dedim boğukça. Burnumdaki o kanama hissi geçmese de burnuma kapattığım elimde herhangi bir ıslaklık hissetmiyordum. Burnum kırıldı korkusuyla yutkunup elimi yüzümden çektim. Çatılmış kaşlarının altındaki gözleri, burnumu izliyordu.

"Burnun kızardı." dedi buz gibi bir sesle. Alayla gülümsedim. "Hay Allah," dedim acıyla. "Neden acaba?"

"Yokuş aşağı koşacak kadar ne yaşıyorsun sen?" sorgusunu sindirmeye çalışıp sakinleşmek adına içimden bin dört yüze kadar saydım. Öylesine uzun bir zaman almıştı.

"Ben olmasam yuvarlanırdın. Dua et dağ gibi sevgilin var."

"Birincisi tatlım," derken kollarımı göğsümde birleştirip soluklandım. "Sana yetişmek için koşmasam, neden yokuş aşağı koşayım?" tek kaşımı kaldırıp cevap vermesini bekledim.

"İkincisi ney?" dedi boş sesiyle. Burnumdan kızgınca soludum, dişlerimi gösterecek kadar iri bir sırıtış taktığım yüzümü ezberlemek ister gibi derin derin bakıyordu.

"İkincisi, ben senin sevgilin değilim." iki parmağımı gözü önünde salladım. Sakin sakin başını sallayıp onayladı beni.

"Birincisi tatlım," dedi beni taklit ederken. Kollarını tıpkı benim gibi göğsünde bağlayıp sırıtırken. "Peşimden yokuş aşağı koşman beni etkiledi diyebilirim ama daha çok koşarsın. Söyleyeyim."

Dudaklarımdan fırlayan 'hah' nidasına dur diyemezken şaşkın bir tebessümle izledim onu. İşaret parmağımı göğsüme dayayıp, "Ben mi senin peşinden koşacağım?" diye sordum. Sessiz kalsa da başını sallamış, beni onaylamıştı.

"Boş tenekeden bile daha dolu ses çıkar." dedim gözlerimi devirdiğim esnada. "İkincisi ney?" içimdeki meraka engel olamıyordum. Hayır yani, bir anda hayatımın merkezine konan ve gökten zembille indirilmiş gibi sürekli karşıma çıkan, adı her yerde geçen bu adam nereden çıkmıştı?

'Bir anda mı?' dedi şeytan. Yüzünde hin bir gülümsemeyle beni izliyordu. Onu başımdan def ederken, boğazımı temizledim.

"İkincisi de sen zaten normal şartlarda benim sevgilim olamazsın." buz kadar soğuk bir ses ve ilk gördüğümden daha yabancı gözlerle beni seyrediyorken boğazıma ağırlık yapan o taşı yutmaya çalıştım. Soluma amansız bir sancı giredursun, göz bebeklerimdeki sızı beni ağlamaya zorlayacak kadar vakurdu.

"Bizi bu oyunun içine sokan sensin yalnız." dedim onun kadar soğuk bir sesle. "Asıl ben seninle normal şartlarda sevgili olmam. Ama şartlar senin yüzünden normal değil. Anlıyor musun?"

"Yalan söylüyor deseydin?" dedi omuz silkerken. Dişlerimi sıkıp bekledim.

"Bunu neden yaptın?" diye sordum kısık bir sesle. Hâlâ kulağımda dönen o sözleri, içimde bir burukluğa neden oluyordu. Onun söylediklerinin beni kırması bir yana, aksi olmasını mı istiyordum? Deli saçmasıydı!

"Annem beni artık rahat bıraksın diye bunu yaptım, tamam mı?" dediğinde kaşlarım çatıldı. "Bıraktı mı bari? Babama yemeğe gelmek istediğini söylemiş. Bir ay sonra nişan yapacak kadın bize." dedim ters ters.

"Bir hafta idare et sonra olmadı der bitiririz işte. Ben çok mu memnunum, öyle mi görünüyor?"

"Sen bombayı elime verip pimini çektikten sonra kenara çekilen bir vatan haini gibi görünüyorsun." diye söylendim. Yüzünde, taşı andıran o ifade bir an silinecek gibi oldu ve sonra kendini toparladı.

"Sana bir şey diyeyim mi?" dedi kısık bir sesle. Kaşlarım, gözlerimin üzerine serilirken devam etmesini bekledim. "Sen benden nefret etmiyorsun. Sen bana aşıksın ve benim gibi toplumun geneline aykırı yaşayan birine aşık olduğun için kendinden nefret ediyorsun."

Duyduklarımla kesik bir nefes aldım. Kulağımda bir uğultu başladı ve ense kökümde hissettiğim o terleme hissiyle tansiyonumda birtakım oynamaların olduğunu fark ettim. Ayaklarımın bağı çözülüyordu, o karşımda söylediklerinden emin bir halde gözlerimin içine bakıyorken yapabildiğim tek şey bayılmamaya zorlamaktı.

"Dersem inanma." dedi bir zaman sonra. Kalbim kaburgama vurdu sanıp dişlerimi sıktım. Alayla gülümsedi ve yokuşu inmeye başladı. Orada öylece onun sırtını izledim, elimden benden gittikçe uzaklaşan o adamın sırtını izlemekten başka bir şey gelmiyordu.

Bir an sonra peşinden giderken buldum kendimi. Düşen yüzüm, göğüs kafesime konan yersiz, isimsiz bir duyguyla sessiz bir halde indiğim yokuşta tökezledi adımlarım. Bir zaman sonra durmuş, yan çevirdiği bedeniyle beni izlemeye koyulmuştu. Yanından geçerken yüzüne dahi bakmadım. Nedensiz bir sinir, içimde büyük bir çukur açmış kadar boşlukta hissediyordum.

"Kızım sana şaka da mı yapılmayacak? Tamam nefret ediyorsun anladık!" diye seslendi arkamdan. Durmadım. Dilim kesilmiş, belki de kırılmıştı. Dudaklarım bile dikilmiş olabilirdi. Bu sessizliğin başka bir anlamı yoktu.

Kolumdan tutulup klişe televizyon dizileri gibi ona çevrilen bedenimle birlikte savrulan saçlarım, göğsüne bir kırbaç gibi vurdu. Ateşi andıran gözlerimi gözlerine kaldırdım.

"Küstün mü sen?" dedi alayla. Dudağının bir kenarı yukarıya kalkmış, gözlerinde diri bir zevkle beni izliyordu. "Sadece şaka." diyerek devam etti kurak sesi. "Tamam anladık dünyada tek ben de kalsam beni yine sevmezsin. Sakin ol."

"Ha şunu bileydin." dedim konuştuğum esnada. Kolumu ondan kurtarabilmek umuduyla kendime çekmiş, onun hafif dokunuşundan kurtulmayı başarabilmiştim. "Dünyada bir sen bir de ben kalsak ve Allah melek gönderip vahiy indirtse, çoğalacaksınız diye, işte o gün kendi kellemi kendim keserim."

"Abartmasan mı? Bu mümkün değil."

"Abartırım ben." aksi sesimle gülümsedi. Onunla yüz yüze kalmaya daha fazla tahammül edemezken yürümeye başladım. O da benimle birlikte bedenini sürüyorken yan bir bakışla izledim uzun gövdesini.

"Yanımdan yürüme." dedim alıngan bir tavırla. Sesim ansızın nazlı bir kedinin mırıltısı gibi çıktı ve bunu onun fark etmemesi için tanrıya yalvardım.

"Yanından yürümüyorum." bu adamın bu kadar keyifli olmasının nedeni neydi? Hayır anlamıyordum sanki benimle sevgili olmayı iple çekiyor gibi, sürekli peşimdeydi ayol.

"Hı," dedim harfleri uzatırken. Omzum üstünden başımı kaldırıp Allah katından daha net görünen yüzünü seyrettim. "Ne bu öyleyse?"

"Gideceğim yer ve gideceğin yer aynı yolun üstünde demek ki safoz."

"Bu benim yanımda yürüyebileceğin anlamına gelmiyor bay çok zeki yazılımcı." yan bir bakışla bana baktığında başımı aceleyle çevirip önüme odaklandım. Dudaklarından fırlayan ufak kıkırtılarla sabır diledim.

"Ne olsun istiyorsun sen? Şurada sohbet ede ede gidiyoruz işte."

"Benimle sohbet etmeyi bu kadar istediğini bilmiyordum." kendini beğenmiş, özgüven dolu sesim bana sürpriz olurken o, buna bir tepki olsun vermedi.

"Bayılıyorum bana hakaret etmene." dedi biraz sonra. "Hatta birkaç gündür köpek demedin ya," dediği sırada adımlarım camlarla dolu bir yola girmişim gibi aniden, yarıda kesildi. Aynı süre zarflarında birbirimize dönüp baktık.

"Söylesene şöyle okkalı bir hakaret."

"Ne çok zoruna gitmiş ya. Bir anlık sinirle söyledim işte, ısıtıp ısıtıp önüme mi getireceksin?" aksi sesimle dişlerini sıktı. Öyle ki kasılan çenesini gördüğümde geri adım atmak isteyen tarafıma zorlukla ket vurdum.

"Önünden kaldırmayacağım." dedi boğuk sesi. "Bana o hakaretleri ya etmeyecektin ya da ben duymayacaktım. O hakaretlerin emin ol bedelleri var ve sen o bedelleri ödeyeceksin."

"Neymiş bedeli?" diye söylendim. "Yeteri kadar haydut değil misin sence de? Senin yüzünden sahte bir ilişkinin içine sürüklendim ve herkes seninle sevgili olduğumu sanıyor."

"Çok konuşma." dedi ve ansızın poşetin içindeki ekmekten kopardığı parçayı ağzıma tıkamaya çalıştı. Geri geri gittiğimde sırtım bir bahçe duvarına yaslanmış, o'ysa dibime kadar gelmiş, ekmeği sıkı sıkıya kapattığım dudaklarımdan içeriye sokmaya çalışıyordu.

"Aç ağzını aç."

Başımı hızla sağa sola salladım. Ellerim kollarından tutunup onu itmeye, kendimden uzaklaştırmaya çalıştıysa da başarılı olamıyordum. "Iğğğğ" dedim ağzıma dayanan ekmekten kurtulmaya çalışırken.

Kahkahaları sokakta eko yaparak dağıldı. Gözlerimdeki kin ve sinirle, onun bakışlarındaki zevki tokatlamak ister gibi ittim göğsünden. Yerinden bir milim kımıldamıyordu. Ayı oğlu ayı ne olacaktı!

"Tibet!" dedim bir anlık çığlıkla. Koluna tırnaklarımı geçirirken kısık bir küfür etmiş, geriye çekilmişti. Fırsattan istifade sığındığım duvardan ayrılıp yüzüme yapışan saçlarımı elimin tersiyle ittim.

"Ne yapıyorsun ya? Barbar!" gülümsedi. Omuz silkip ekmeği ağzına attı ve ağır ağır, gözlerimin içine baka baka çiğnedi.

"Açsındır diye." dedi lokmasını yuttuğunda.

"Değilim aç falan." hırsla soludum. Üstümden atamadığım sinirle koluna ufak bir tokat attım fakat bundan zerre gocunmadı. Gözlerim utançla onun yüzünden çekildiğinde bakkalından tüpçüsüne, kahvecisinden hırdavatçısına, geride bıraktığımız Nezaket'inden manav Osman'a kadar herkesin bir gözünün bizde olduğunu gördüm.

"Benimle konuşma, bana dokunma. İnsanlar bakıyor." dedim dişlerimin arasından. Onunla bir yerlerde karşılaşmak, henüz alışabildiğim bir durum değildi. Buna rağmen sürekli karşılaşır olmuştuk ve bu beni utandırmaya bile başlamıştı. O da yetmez gibi kabul etmese de beni takip ediyordu.

"Yerinde olmak isteyen kaç kız vardır haberin var mı? Çok yakışıklıyım bugün, değil mi?" dedi elindeki ekmek poşetini sağa sola bir serseri edasıyla sallarken. Göz ucuyla onu inceledim.

"Boka benziyorsun." dedim memnuniyetsiz bir tavırla. Neden ona böyle şeyler söylüyordum? Bunun bir cevabı yoktu. Dilimden benden habersiz çıkan o kelimelerin arkasında durmaktan başka çarem yoktu. Ya da cevap belliydi, ondan nefret ediyordum.

"Ye." dediğini duyduğum an şokla soluklandım. Gözlerim iri iri açılırken gülümsemiş, kısılmış yeşil gözleriyle tam gözlerimin içine bakmıştı.

"Beni yani."

"Terbiyesiz, ahlaksız." dedim iğrenmiş bir halde. Gözlerini devirip aralık bıraktığı dudaklarından bıkkınca soludu.

"Bok diyen sensin ama ben ye deyince mi terbiyesiz, ahlaksız oluyorum Tutku?" onun kalın dudaklarından duymayı beklemediğim adım, kalın ve tok sesiyle doldu kulağıma. Göğsümün altında sinsi bir yılan dilini çıkarmış kanımı içerken, titreyen gözlerimi kaçırdım.

"Evet." dediysem de yüreğimde bir titreyiş, haykırış baş gösteriyordu. "Sen erkeksin. Tabi ki sen ahlaksızsın." dedim zar zor. Onun koyu yeşil gözleri, yüzümde oyalanıyorken hâlâ burada ne yaptığımı sorguladım.

"Tamam, tamam. Bu sorumluluğu da ben alırım. Sen kaç yine, seversin." imâ dolu kelimeleriyle kaşlarım alnıma yükseldi. Dilim, dişlerimin üzerinde ağır bir tura çıkarken başımı kaldırıp gözlerine baktım.

"Neyden kaçıyorum ben? Kaşınıyorsun."

"Kaşısana, nasıl kaşıyorsun?" yutkundum. Sabahın bir vakti onunla mahallenin bir köşesinde karşılamış olmak yetmez gibi bir de dip dibe durmuş, kavga ediyorduk. Uzaktan biri görse, cilveleştiğimizi sanacağı kadar yakındık. Fakat ikimiz de bu yakınlığa bir son vermek için bir şey yapmıyorduk.

"Üf Tibet ya." dedim sıkıntıyla. Burnumu kırıştırıp küskün bir nefes verdim. Cama çıkmış, bizi izleyen Nezaket teyzenin mavi gözlerini sırtımda hissediyordum. Aman bir şeyden de haberi olmasa böbreklerini düşürürdü.

"Çocuk gibi didişmekten bıkmadın mı sen?" diyerek devam ettiğimde yüzünde kısa süreli bir keyif gördüm.

"Sen başlatıyorsun." dedi omuz silktiği sıra. "İnsan gibi konuşmayı bilmez, selam vermeyi bilmez. Tam bir serserisin." diyerek cevapladım aksi dilimle.

"İnsan gibi mi konuşmak istiyorsun? Tamam öyleyse, şunu sorayım..." durdu. Dalgın gözleri yolun diğer ucunda ip atlayan çocukları izlerken kalın dudaklarını bir çocuk edasıyla büzmüştü. Kaşlarım çatıldı.

" Hah, " dedi bana döndüğü esnada."Kpss çalışıyormuşsun?" tek kaşını kaldırıp seyretti beni.

"Ee?" dedim bekletmeden. "Bunun neresi seni ilgilendiriyor?"

Göğsünü şişiren bir nefes alıp verdi. Bakışları yine benden kopup etrafı izlerken yüzünde sert bir ifade vardı.

"Seninle normal konuşmaya çalışıyorum işte. Ama seninle normal konuşulmuyor." gözleri bana uğramıyordu. Bir eli eşofmanının cebinde, durduğu yerde yavaşça salınıyordu.

"Haspam. Konuşulmuyorsa konuşma o zaman." ben normalde böyle değildim ama ona karşı içimde bir canavar büyütüyordum. Bunun nedenini söylemeye de dilim varmıyordu, sanırım ben hayatımda ilk defa bir adamdan nefret ediyordum. Evet, nefret.

"Konuşmam. Çok mu lazımsın?" ters sesiyle kıkırdadım. Ayaklarımın yere uyguladığı basınç azalırken onun tersi yöne bir adım attım.

"Konuşma. İsabet olur." dedim yürümeye başlarken. Onun arkamdan attığı bakışları sırtımın her bir noktasında hissediyordum.

"Cadoloz!" dediğini işittiğimde dudaklarımdan fırlayan bir 'hah' nidasıyla yürümeyi kesip döndüm yüzüne. Bu sefer o bana sırtını dönmüş, yokuşu çıkıyordu. Kaan'ın çikolata da yalan olmuştu, yersen.

"Haydut!"

"Hadi be sende!" dedi elini havada sallarken. Beklediğim yerde tepinip, "Baksana sen bana bir!" diye bağırdım arkasından.

Önce yürümeyi kesti, sonrasında bana ağırca çevirdi bedenini.

"Ne var?" asabi halleriyle ne diyeceğimi bilemediğimde kendimi ona dil çıkarırken yakaladım. Başımı küçük bir kız gibi sağa sola sallıyor, dilimi dudaklarımdan dışarıya atıp onu sinirlendirmek için elimden geleni yapıyordum.

"Delisin biliyorsun değil mi?" dediyse de yüzü gülüyordu. Tek kaşımı kaldırıp baktım yüzüne. Dudaklarındaki kıvrım soluma saplanır gibi olduğunda duraksadım.

"Biliyorum." dedim fısıltıyla. "Deli olmasam seninle işim ne?"

*

Elimdeki çekirdek kabuğunu Janset ile aramızda kalan boşluğa koyduğumuz siyah poşete attım. Avucumun içindeki çekirdek yığınından bir çekirdek alıp dişlerimin arasında sıkıştırdığım anlarda Janset'in sesini duydu kulaklarım.

"İşte böyle." dedi bıkkın bir sesle. Janset, babası Celal amcayla ciddi problemler yaşıyordu. Yıllardır bitmek bilmeyen bu sorunlar silsilesi onu en sonunda babasına inat bir yabancıyla birlikte olmaya itmişti. Baskıcı bir babaya boyun eğmediğini kendine kanıtlamak için daha önce görmediği bir adamla yağmur altında dans etmiş, sonra utanmadan o adamla sevişmişti. Oh, ne âlâ memleketti doğrusu.

"Ee?" deyip soluklandım. "Şimdi ne olacak?"

"Bilmiyorum. Bir anlık cesaretle yaptım ama umarım o adamı mahallede görmem." endişesi sesine karıştığında sokakta top koşturan çocuklardaki gözlerimi yüzüne çevirdim. Mavi gözleri yaşlarla doluydu.

"Çok mu pişman oldun?" diye sordum kısık bir sesle. Hepsi Celal amcanın suçuydu. Saçındaki föne bile karışıyordu. Kızın kendine ait bir hayatı yoktu, baş kaldırmayı bile bilmezdi. Bir anlık deli cesaretiyle babasına sesini yükseltmiş, babasından yediği tokatla kendini dışarıya atmıştı. Şimdiyse olan buydu, mahallede evi olan ve kim olduğunu asla bilmediğimiz bir adama sığınmış, bu da yetmez gibi adama, "bana dokun." minvalinde arsız şeyler söylemişti. Aç erkek duru muydu? Dokunmuştu!

"Pişman değilim Tutku." dedi ansızın. Şokla soluklandım. Öyle ki avuç içimdeki çekirdekler bile duyduklarına dayanamamış avucumdan intihar etmek süratiyle kayıp gitmişlerdi.

"Korkuyorum."

"Korkma, tamam." omzunu okşarken gülümsemeye zorladım.

"Kimse duymayacak bunu, korkma artık."

Kararsız gözlerini hızla kaçırıp evinin camından sofra bezi silkeleyen Canan teyzeyi izledi. Canan teyze mahallenin en suratsız kadınıydı desek sırıtmazdı. Şimdi de yola sofra bezi silkeliyordu. Vallahi bu kadın adam olmazdı maalesef.

"Korktuğum şey o değil." dedi fısıltıyla. Bedenini bana çevirip gözlerimin içine bakarken elimi sıkı sıkıya tuttu.

"Onu istiyorum Tutku." dediğini duydum. Kulaklarım ani bir basınçla yanmaya başladı. Yüzüne yayılan utançla

gülümsemeye zorladığında, "Ne demek onu istiyorsun?" diye sordum. Sesim öyle kısıktı ki ben bile duymakta zorlanmıştım.

"Onu istiyorum." dedi tekrar. Dudaklarım konuşmak için açıldı, kapandı. O kurbanlık dana gibi bakıyorken, ben ne söyleyebileceğimi bilmiyordum.

"Çok güzeldi."

Bir erkekle çıplak olmak, ten tene, dudak dudağa, terden birbirine yapışmak ya da onun tükürüğünü yutmak...bunlar nasıl güzel olabilirdi? Bu kız aklını nerede yitirmişti?!

"Kızım," deyip şaşkın bir halde kıkırdadım. "Bir erkekle sevişmek gibi bir hataya düşmeni anlıyorum. Bir anlık hataydı, vallahi okey." başımı onu ikna etmek ister gibi salladım. "Bir erkeği bir kez istersin o da bir hatadır. İkinci kez isteyemezsin. İyi misin sen?"

"Biliyorum, tanımadığım bir adam ama," dediği sırada sözünü keserek araya girdim. "Hayır canım, senin psikolojin bozulmuş. Ben sana şimdi devlet hastanesinden bir randevu alırım, tamam mı? Beş dakika doktora görünür çıkarsın, verdiği ilaç da neyse artık kullanırsın. Atarsın bu aptal hisleri kafandan. Kendine gel Janset."

"Tutku." deyip dudaklarını ısırdı. "Kasıklarım onu düşündüğüm her an sızlıyor. Dün gece olanlar," sözünü bitirmesini beklemeden araya girdim.

"Kasıkların henüz dün gece yaşandığı için sızlıyor olabilir mi?"

"Anlamıyorsun beni." dedi bıkkın bir tavırla. Göğüs kafesimi şişiren bir nefes alıp gözlerimi devirdim. "Anlıyorum seni ama anlamak istemiyorum. Kim olduğu belli bile olmayan bir adamı istiyorsun farkında mısın?"

"Farkındayım." dediğinde yutkundum. Karşımda süt dökmüş kedi gibi üzerime diktiği bakışlarına sert bir karşılık veremiyordum.

"Adam evli olabilir Janset. Bu ihtimali düşünüyor musun?" bakışları dondu. Benim dudaklarımdan çıkana kadar bu olasılığın aklından bile geçmediğini anladım.

"Adını söyledi mi sana? Elinde bir bavulla taksiden inmiş bir adamdan bahsediyorsun." başını salladı. Adını dahi bilmiyordu.

"Sonra seni yağmurun altında dansa kaldırıyor ve birlikte bir otele gidiyorsunuz."

"Dün gece eve dönemezdim. Onunla otele gitmeye mecburdum." dedi alelacele. Kendini kandırıyordu fakat beni kandıramazdı.

"Ben senin arkadaşın değil miyim? Babandan o tokadı yediğin an geleceğin yer benim yanım olmalıydı. Mesajlarıma ya da aramalarıma cevap vermiş olsaydın eğer dün gece asla yaşanmayacaktı." dudaklarımdan çıkanların ona zarar verdiğini biliyordum ama arkadaşımı kim olduğu belli olmayan bir serserinin kollarına bırakacak kadar umursamaz değildim. Onun benden beklediği 'arkandayım' dememdi ancak ben bunu ona nasıl söylerdim?

"Celal amcaya bende kaldığını söylemişsin." kısık sesimi duyduğunda yanağından akan bir damla yaşı sildi. "Gidecek yerin yoktu değil, Janset." dedim kararsız bir tavırla.

Söylediklerimin ya da söyleyeceklerimin ona zarar vermesinden korkuyordum. Çok yıpranmış, çok yorulmuştu. Üzerine gidersem bir yara da ben açacaktım.

"Sen babana baş kaldırmak uğruna, hiç tanımadığın bir adamla sevişmeyi göze aldın. Üstelik adam kim bilmiyoruz."

"Onu görmekten korkuyorum. Onu görürsem," soluklandı. Söyleyeceklerinin beni kızdıracağını biliyordum. "onu isteyeceğim. Bu hisse engel olamayacağım."

"Aşık mı oldun?" dedim tek nefeste. Başını hızla salladı. "Hayır." dedi kendinden emin. Hırıltıyla soluklanıp, aldığı nefesi bir

çırpıda verdi.

"Emin misin?"

"Eminim."

"Emin gibi durmuyorsun." dedim kaşlarımı çatıp. O da kaşlarını çatarken, "Eminim dedim ya Tutku." diye azarladı beni.

"Ne olacak peki?" başını bilmiyorum der gibi salladı. "Umarım senin söylediğin gibi evli değildir. Kendimi çok kötü hissediyorum."

"Bekarsa ne olacak? 'Hadi sevişelim, aynı yerde' yazılı mektup mu sıkıştıracaksın eline adamın? Bir daha görecek misin o bile belli değil."

"Bekarsa en azından, o da isterse gizli gizli yaşayabiliriz bunu." şokla durdum. Bakışlarımdaki bütün anlamlar dahi donarken onun kararlı gözleri, yüzümde dolaşıyordu.

"Fak badi mi olacaksın?" der demez elim ağzıma kapandı. Çocukların çığlıklarına başımı çevirip birilerinin bizi duyup duymadığını görebilmek umuduyla sağa sola bakındım.

"Ne zararı var ki?" omuz silktiğini yan bir gözle gördüm. Ağır ağır döndüğüm yüzüm, onun söylediklerini kendisinin de tasvip etmediğini belli eden suratıyla karşı karşıyayken, bir müddet birbirimizi izledik.

"Bir zararı yok." dedim bir an sonra. "Yaptığının ya da yapacaklarının doğru olduğunu düşünüyorsan eğer bunu yapmaya devam etmelisin." başkası yapsa itin makatına sokacağımız şeyleri arkadaşımız yapınca normalleştirecektik. Bu kadınlığın şanındandı. Herkes bilmezdi.

"Kızdın mı bana?"

"Kızmadım kızım saçmalama." dedim abartılı bir tavırla gözlerimi devirip. Ellerim sırtına 'pat pat' vururken çelimsiz bedeni öne doğru sarsıldı. "Yap." dedim bağırarak. "Yap ben arkandayım!"

"Ciğerim çıktı salak." diyen boğuk sesiyle sırtını delmeyi sonraya erteledim. Ufaktan da cima eylemenin nasıl bir şey olduğunu merak ettiğimi itiraf etsem iyiydi. Yani, nasıl olurdu bilirdiniz? Arkadaşınızın yaşadığı her şeyi merak ederdiniz. O açıdan bir meraktı, katiyen yanlış anlaşılmak istemezdim.

"Anlatsana." bedenimi eğip, gözleri asfaltı izleyen kızla göz göze gelmeye çalıştım. "Neyi ya?" dediğinde kıkırdayıp, kolunu dürttüm.

"İlk birlikteliğindi. Nasıldı? Ne yaptınız? Hangi pozisyonlarda yaptınız? Kaç dakika sürdü? Kaç kere yaptınız? Kim üstteydi? Kim alttaydı?" tek nefeste on soru sorduğumun bilincinde olarak sorularımı yarıda kestim. Arka planda yaklaşık bin soru daha vardı fakat bunlar bir sonraki tur için sorulacak şeylerdi.

"Tutku!" fısıltısını umursamadım. "Ne be?" dedim gayet olağan bir şeymiş gibi. "Anlat kız anlat. İnciğini cıncığını, dinliyorum seni."

"Bunları sokak ortasında cevaplamıyorum canım."

Burnunu kırıştırıp ayakları önünde duran teneke koladan bir yudum aldı. Havalara da bakın siz, haspam ne olacaktı! Anladık sevişmiştin, madalya da ister miydin aşüfte seni?

"Peki ne zaman müsaitsiniz Janset hanım? Basın toplantısı için bir randevu alabilir miyim sizden?" kıkırdayıp kendini beğenmiş bir gülüşle izledi beni.

"Bu hafta çok önemli bir iş görüşmesi için, Amerika'da olacağım. Sizinle sonra görüşelim lütfen." gülümseyip başımı omzuna koydum. Biz bu kızla etle tırnaktık. Elmayla kurttuk, ketçap ve mayonezdik. Zurna dürüm ve acı biberdik. Birimiz olmadan, diğerinin hiçbir anlamı yoktu. Bu yolun başında kalabalıktık. Gelin görün ki kardeşlerim, şimdi iki kişilik arkadaşlıktan ileriye gidemiyorduk. Gitmek gibi bir isteğimiz de yoktu. Biz bize her anlamda yetiyorduk.

"Ee, sen anlat bir şeyler? Beni dün gece o kadar neden aradın?" diyen sesini duyduğumda yutkundum. Dün akşam sokakta olanlardan, Tibet ile bir anda sahte bir ilişkinin içine girmiş olmamdan bahsedecektim fakat hanımefendi o sıralarda inim inim inlemekle meşgul olduğundan telefonlarıma cevap verememişti.

"Kararsızım ya." dedim kestirip atarcasına. Omzuna yasladığım başımı kaldırıp yanaklarımı içeriden ısırdım. Kalbim, hatırama dolan o adamla kasıldı. Gözlerim bir boşluğa sabitlendiğinde onun meraklı gözlerini suratımda hissediyordum.

"Ne için kararsızsın? Anlatmak konusunda mı?" ince sesini duyduğumda başımı sallayıp onayladım onu. Tibet'in adını geçirdiğim an yaşayacağı şoku görmek istemiyordum.

"Ben sana her şeyi anlatıyorum." dediğinde omuzlarım çöktü. Kırgın bir gülüş, benden habersiz yerleşti yüzüme. Boşluğu izlemeye bir son verip korkuyla suratına döndüm. Onun gözleri, gözlerimi dikkatle izledi. Kaşları çatıldı, ne olduğunu anlamaya çalışırken bir anda irisleri büyümüş, elini dudaklarına kapatmıştı. Yanağımdan akan bir damla yaşa mani olamadım.

"Tibet mi?" dedi korkuyla. Hıçkırıp kaçırdım gözlerimi. Yüreğim sızım sızım sızlıyordu. Kaburgamda bile hissettiğim o üşüme hissiyle yutkundum. "Tibet deme bana Tutku!" dedi aceleci sesi. Burnumu çekip omuz silktim.

"Asıl sen anlat inciğini cıncığını. Acele et. Kalbim çıkacak! Ne oldu?"

Geçmişi hatırlamaktan kaçıyordum. Kendimi onu ilk kez görmüşüm gibi şartlamaktan, hiç bilmemişim ve hiç sevmemişim gibi oyun oynamaktan zevk almıyordum. Aksine, yıllar önce yaşadığım her şey omuzlarıma yük oluyordu.

"Sevgiliyiz." dedim kısık bir sesle. "Oha! Ne ara? Benden ne saklıyorsun sen?" çığlığı sokakta eko yaparak dağıldı. Gözlerimi yukarıya kaldırıp sakinleşmeye zorladım. Nefeslerimi belli bir düzene sokmaya çalışırken, donmak üzere olan bir kuş gibi titriyordu kalbim.

"Oyundan ya. Numara yani." tıkanmış burnum, gırtlağıma oturmuş bin acıyla boğuk bir ses çıktı dudaklarımdan. Beş yıl öncesini hatırladım. Onun yirmi dört, benim yirmi yaşında olduğum ve ondan habersiz onu sevdiğim o günleri. Ondan nefret ediyordum çünkü bilirdiniz, 'senden nefret ediyorum çünkü bir zamanlar çok sevmiştim.' klişesi masmaalesef ki doğruydu.

"Nasıl bir oyun bu? Nasıl kabul ettin Tutku?"

"Aniden oldu." dedim ağlamalarım arasından. "Ben sana anlatmadım çünkü onun adını anmak bile istemiyordum ama," deyip hıçkırdım. Elimin tersiyle burnumu silip devam ettim.

"Annem tutturdu biliyorsun, evlilik olaylarını. Defalarca kez de gittim annem için, bir şekilde karşıdaki adamı ikna edip sıyrıldım bu işin içinden. En son olansa çok kötüydü Janset."

"Tibet'le randevuya gittim deme. Düşer bayılırım." sustum. Bu söylediklerini onaylamaktı. "Ne yani?" hayretle soludu. "Kübra teyze seni Tibet ile randevuya mı çıkardı?"

"Öyle oldu." ağlamam sonunda çok şükür ki bitti ve ben boğazımdaki o yumruyu zorlukla yuttum. "Birkaç şey yaşandı, kavga ettik. Oradan çıkıp annemi aradım ve Tibet için pek de hoş olmayan şeyler söyledim."

"Ne söyledin?" dedi korku doldu sesi. "Önemsiz şeyler ya, herkes herkese söyler bence." tek kaşını kaldırıp 'emin misin' bakışı attığında gözlerimi devirdim. "Köpek benzetmesini yapmış olabilirim."

"Neden?"

"Zincir takıyor ya ondan ya." dedim umursamıyor gibi. Deli gibi umursuyordum.

"Bir zamanlar boynuna taktığı zincire bile aşıktın." dediğini duydu kulaklarım.

İçimden akan bir yanardağ hissettim. Dudaklarım titredi, pınarlarım hızla doldu. Acı, gırtlağıma dayanmış bir bıçak gibi, etimi kesiyordu. Onu, beş yıl önce her şeyiyle seviyordum. Beş yıl sonra mı? Ondan her şeyiyle nefret ediyordum.

"Sonra ne oldu?"

"İşte dün akşamüzeri de sokakta karşılaştık. Hayat ne kadar garip ya, Janset?" dedim düşünceli bir tavırla.

"Yıllar oldu onunla aynı yolu aynı anda yürümeyeli biliyor musun? Bu adam benim arka komşum. Beş yıldır karşılaşma ihtimalini kafamdan atmaya, bu ihtimalin yaşattığı korkuyla yaşıyordum. Ve bir sabah kalktığımda aklıma bile gelmedi."

Dudaklarını büzüp baktı yüzüme. Onun da gözlerinin dolduğuna şahit oldum. Ne yaşadığımı, nasıl bir travmayla ölecek gibi olduğumu biliyordu. Çok iyi biliyordu hem de.

"Beş yıl boyunca camda bile görmediğim adamla dün sokakta karşılaştım. Sonra olanlar oldu. Ona köpek dediğim için Selma teyzeye sevgili olduğumuzu söyledi. Selma teyze sevinçle cirit atarken babam yakaladı. Gülümser teyze, Lale abla...herkes gördü birdenbire."

"Kendimi onunla istemediğim bir oyunun içinde buldum." dedim araya giren sessizlikten rahatsız olurken. Gözlerimi kapattım. Hatırlamak istemediğim bütün düğümler birer birer çözülüyordu. Kader ağlarını örüyor muydu çözüyor muydu belli değildi.

Sonsuza kadar kafamdan attığım, kalbimden aforoz ettiğim bir adamı tam hatırlamayacak kadar unutmuşken, yediğim çelme nesiydi?

"Ondan nefret ediyor musun Tutku?" diyen çelimsiz sesiyle duraksadım. Başımı belli belirsiz sallayıp derin bir nefes doldurdum içime. Dişlerini hırsla sıktı. Gözleri arkamda kalan bir noktayı kısa bir an izlemiş, sonrasında yine gözlerime bağlanmıştı.

"Ondan nefret etsen iyi olur." deyip zorlukla gülümsedi. Elimin üzerindeki elinin uyguladığı kuvvet artarken, "Arkanı dön ve bir bak." dedi fısıltısı. Kaşlarım anlam veremez bir tavırla gözlerimin üzerine yatarken omzum üzerinden arkamı izledim ve durdu dünya.

"Kaderin böyle boktan mı bilmiyorum ama beş yıl önce de böyleydi." kulağıma çalınan sesi sanki çok uzaklardan geliyordu. Oysa yanı başımda, elimden sıkıca tutuyordu beni.

Bana olmadık yaralar açmış o kızla, beş yıl sonra da bir köşe başında karşı karşıya muhabbet ediyordu. Bir zamanların en iyi arkadaşıydık biz. Bir zamanların ise en büyük düşmanları oluvermiştik.

"Beş yıl önce de onları ilk gördüğünde, tam olarak böyleydiler."

* *

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.