İçeriğe geç

AŞKIN DIŞAVURUMU

Bölüm 2 · 19 dk okuma

AŞKIN DIŞAVURUMU

Bölüm 2

BİR SOKAK LAMBASININ ALTINDA

BÖLÜM-2 BİR SOKAK LAMBASININ ALTINDA

*

İçimi kemiren o siniri yok etmeye, biraz olsun sakinleşmeye çalıştıkça göğsümü sıkıştıran o his an be an artıyordu. Dün başıma gelenler tam anlamıyla bir fiyaskoydu ve ben bu travmayı nasıl atlatacaktım, hiçbir fikrim yoktu.

Tibet'i tanıyordum. Her ne kadar o beni tanımasa da bilmese ve görmese de ondan haberdardım. Küçücük bir mahallenin içinde, hemen bir arka sokakta yaşıyordu. Tüm bunlar yetmez gibi evlerimiz aynı hizadaydı ve maalesef odam, odasını görüyordu.

Mahallede küçük çocukların bile yaklaşmaktan korktuğu, büyüklerin görünce yere tükürüp şeytanı kovduğu, anaların kızlarını ondan özenle sakladığı apaçık ortadayken benim annem nasıl böyle bir hataya düşebilir ve beni onunla kör bir randevuya gönderebilirdi aklım almıyordu.

Betonu andıran soğuk mu soğuk, katı mı katı suratı, buzdan farksız, üşüten yeşil gözleriyle tam anlamıyla yolda görüldüğünde karşı kaldırıma geçilmesi gereken bir tiple, nasıl olurdu da randevuya çıkardım? Bunu bir duyan olsa, maazallah bismillah ki cümle aleme rezil olurdum.

"Yetişin dostlar!" diyerek bir anda yükselen sesle dudaklarımın arasında ezdiğim kalemi yaklaşık on dakikadır bakıştığım boş sayfanın üzerine bıraktım. Hangi akılla Kimya okumuş, atanabileceğimi düşünmüştüm ki? Şimdi ikinci kez sınava hazırlanıyordum. Herkesin beklentiyle baktığı yüzümdeki, akrabaların atanamamış olmamdan oldukça memnun görünen o mendebur suratlarından kurtulabilmek adına taktığım bir mutluluk maskesinden başka bir şey değildi.

Stresliydim. Bunca yıl okumuş olmak, aileme haddinden fazla yük olmak ağırdı ve ben o ağırlığın altında eziliyordum.

"Yetişen yok mu?!"

Odamın açık camından içeriye giren tanıdık sesle gözlerimi kapattım. Başımı kısa bir an soru bankasının üzerine gömüp bekledim. Lale'nin yüksek sesini tekrar duyduğumda bıkkın bir tavırla oturduğum sandalyeden kalkıp cama yürüdüm. Kollarımı camın mermerine yaslarken balkonunda oradan oraya koşturan Lale'yi izlemeye koyuldum. Lale bir an sonra beni fark ettiğinde duraksadı. Yüzünde iri bir gülümseme peydahlanırken elini sallamış, beni yanına çağırmıştı.

"Kız Tutku! Gel bir el at, çocuklarla baş edemiyorum." dedi Lale. Tek seferde dört çocuk doğurup, boy boy büyüyen eniklerini mahalleye yamamıştı. Ona yardım etmek mesele değildi, zaten herkes haddinden fazla yardım ediyordu. Fakat Lale, işi artık ileri boyutlara taşımış, ne zaman bir çocuğunun altı değişecek olsa tıpkı şimdi olduğu gibi balkona çıkıp ortalığı ayağa kaldırmıştı.

"Ders çalışıyorum Lale abla." dedim sesimi yükseltip. "Yine hangisi pisletti altını? Ne yiyor bu çocuklar? Günde yirmi kez balkona çıkıp evin yanmış gibi bağırıyorsun."

Lale dağınık topuzundan yüzüne akan bir tutamı bıkkın bir tavırla üfledi. Elinde tuttuğu bebek zıbınını omzunun üzerine atıp omuzlarını düşürdü.

"Hangisi olacak? Babası kılıklı boklu Asrın." dediğinde gülümsedim. "Allah da vermedi vermedi verince de pir verdi ya rabbim!" dedi bıkkın bir tavırla.

"Öyle deme kız! Günah."

Göğsünü şişiren bir nefes alıp verdi. "Gelmeyecek misin?" dediğini duyduğumda içimde yeşeren o vicdanı susturamazken kollarımı mermerden ayırıp doğruldum.

"Geliyorum beş dakikaya." dedim camın önünden çekilmeden hemen önce. Ona dair gördüğüm son şey, neşeyle canlanmış yüzüydü.

Masamın üstündeki kitap yığınına memnuniyetsiz bir bakış atıp dolabıma yürüdüm. İçinden seçmeden aldığım temiz kıyafetleri üzerine geçirip, dağınık saçlarımı sıkı bir at kuyruğuyla arkamda topladıktan sonra odamdan çıkarak evin oldukça geniş holünde ilerlemeye başladım derken benim ergenlerin atası gariban çomarım salondan çıktı. Koşar adım yanımdan geçerken ardına sıkı sıkıya kapattığı elinde bir şey olduğunu fark ettim.

"Sıçtım!" diye bağırdı Baran. Gözlerim şokla açılırken kendini banyoya kapatan erkek kardeşimin ağlamaklı sesini tekrar işittim.

"Resmen altıma sıçtım!"

"Maymun." dedim boğazıma kadar gelen kusmuğu zorlukla tuttuğum sırada. Gözlerim, onun bu denli iğrenç oluşunu kaldıramaz gibi kısa bir an karardığında duvardan tutunup, mutfağa ağır adımlarla taşıdım bedenimi.

"Ne bağırıyor kız o?" diye söylendi annem. Elinde hırsla kırdığı taze fasulyeleri korkuyla izledim. O fasulyeler yerine olmak isteyeceğimi, hiç sanmıyordum.

"Altına etmiş." dedim zihnimde canlanan görüntüsünü silmeye çalışırken. "Pisliğini tuta tuta banyoya koştu su aygırı."

"Sıçana kadar oturursa olacağı bu." gözlerini kırdığı fasulyelerden kaldırıp omzu üstünden bana baktı. Tek kaşı alnına yükselirken, "Nereye gidiyorsun?" diye sordu merakla. "Yoksa çocuğa yaptıklarından pişman oldun da özür mü dilemeye gidiyorsun?" hevesli sesiyle sırıttım.

"Köpek sahiplenmek için henüz erken."

"O nasıl laf kız öyle? Ayıp olmuyor mu?" kızgın sesiyle mutfağa girip kalçamı yemek masasına yasladım. Kollarımı göğsümde birleştirirken düşen yüzümü gizlemeye çalışıyordum.

"Beni o buluşma için zorladığından oldu hepsi." dedim kendimi aklamak ister gibi. "Ben zaten bir erkek istemiyordum."

"Tutku," derken derince soluyup yan çevirdiği bedeniyle gözlerime bakındı. Hâlâ kırmakta olduğu fasulyelerin ince sesleri aramızdaki sessizliği bozan tek şeydi.

"Kızım, olmuyorsa bırak." Kaşlarımı çatıp baktım yüzüne. Gergin görünüyordu, bana bunu milyon kez söylemişti ve ben milyon kez bırakmayacağımı haykırmıştım.

"Yine kavga edelim de sen odanda ben odamda ağlayayım mı anne? Bunu mu istiyorsun?" dedim bekletmeden. "O okulu olmuyorsa bırakmak için bitirmedim ben. Olacak, olmak zorunda."

"Yirmi beş yaşındasın." dedi kısık sesi. Gürültüyle soluklanıp boş boş baktım yüzüne. "Bu sene de olmazsa artık girme madem, senin neden bu kadar inatla asıldığını biliyoruz. Ne baban ne de ben söylenenleri umursamıyoruz tamam mı? Kendi kızları on beşinde kocaya giderken benim kızım okul birincisi seçilip kürsüye çağırılıyordu."

Dolan gözlerimi gizledim. Yerde serili dar, uzun halının desenlerini milyonuncu kez ezberlerken küskün sesini tekrar duydum.

"Genceciksin. Tam evlenecek yaştasın. En azından kafanı kaldırıp dünyayla iletişime geçebilmek adına bir erkekle tanışabilirdin."

"Defalarca kez sırf sen istiyorsun diye tonla kör randevuya gittim zaten anne." dedikten sonra kaldırdım başımı. "Yük mü oluyorum size?Masaya koyduğunuz bir tabak fazla mı geliyor ben anlamıyorum." kurumuş dudaklarımı ıslatıp buğulu gözlerle izledim onu. Gerçekten ya evlenecek ya da atanacaktım fakat asla baba evinde kalmayacaktım. Bu muydu?

"Kızım o nasıl laf? Ben diyorum Çanakkale Boğazı sen diyorsun yandı ardımın ağzı." söylediklerini algılama zahmetine giren beynimi en yakın karakola teslim edeceğimi kafama not ettikten sonra kırışmış yüzümü düzelterek kalçamı yasladığım yerden ayırdım.

"Gidiyorum ben ya."

"Nereye gittiğini söylesene kız." mutfaktan çıkmak üzereyken duyduğum meraklı sesiyle bedenimi kapı kirişine yaslayıp ona baktım. Garip bir ilişkimiz vardı, birlikteyken saatlerce konuşabilir, o konuşma bitti derken başka bir konuyla saatlerimizi harcayabilirdik. Her an dedikoduya müsait olan zihni, fıldır fıldır dönen meraklı gözleriyle tam anlamıyla bir mahalle istihbarat şefiydi.

"Lale çağırdı, Asrın yine bezini doldurmuş."

"Sıçan sıçana." dedi sert sesi. Bu kadar açık sözlü olmasına yıllardır alışamamışken, bu mahallede güzel bir dili olmasını daha çok yadırgayacağımı fark ettim.

Kurtalan, tam anlamıyla bir medeniyetler eşiğiydi. Ya da hayır, medeniyetsizlikler eşiği demek daha doğruydu sanki.

"Gidip gelirim yarım saate." derken doğruldum.

"Kendin doğur da onun altını bezle Tutku! Bu son olsun, o Lale'ye 'annem izin vermiyor artık gelemem' demeyi unutma."

Kapıya yürürken son bir kulakla duyduğum sözlerinin bana yaşatacağı sinir krizini geceye erteledim. Bu gece de ağlayacak, çok şükür ki yastığımızı ıslatacak bir nedenimiz vardı.

Merdiven basamaklarını içimdeki yangına rağmen neşeyle, ikişer ikişer inip nihayetinde kapıya vardım. Bekletmeden açtığım ağır, metal kapı ben dışarıya çıkar çıkmaz arkamdan sertçe kapanmış, kalabalık sokakta dağılmıştı.

Bahçeden çıkıp yürümeye başladım. On metre kadar yürüyecek, sağa dönüp hemen karşıdaki apartmanın ikinci katına çıkacaktım. Hedefime doğru attığım emin adımlarım, kafama yediğim sert bir cisimle yarıda kesilirken sol elim başıma kapandı. Sağ elim titrek bir tavırla tutunacak bir yer arıyorken sokakta yayılan kahkaha sesleriyle dişimi sıktım.

Hırsla açılan gözlerim korkar adım bana doğru yürüyen çocuğa döndü. Bakışlarımız çarpıştığı an onun koyu bir ormanı andıran gözlerinde gördüğüm endişeyle gülümsedim. Bu tatlı ya da ne bileyim, sevecen bir gülümseme değildi elbette. Arkadaşları halen kafama yediğim o darbe yüzünden bana kikir kikir gülüyordu ve ben önüme attıkları bu masum avı yemek üzereydim.

"Kusura bakma abla." dedi kısık bir sesle. Önünde birleştirdiği parmakları korkuyla birbirine dolanıyordu. Göğsümü şişirecek derin bir nefes aldım.

"Bu seferlik bakmıyorum ablacığım." dedim zorlukla zapt edebildiğim sinirimi yok sayarken. Arkamda kalan siyah beyaz topu almak için eğildiğim esnada gözlerimin önüne çekilen perdeyle kesikçe soludum. Buna rağmen topu alıp doğruldum. Odağı kayan bakışlarım, benden hâlâ korktuğu belli olan çocukta zorlukla durdu. Topu önüne uzattım ve bekletmeden aldı.

"Kim attı bu topu? Sen mi?" dedim boğuk bir sesle. Son bir gözle katilimi görmek istedim, ne yazık ki ne atanabilmiş ne de anama bir damat verebilmiştim. Bu dünyadan da sıfır başarıyla, uçmağa eriyorduk.

"Yok." dedi korkulu bir tonda. Eli toptan ayrılıp yan çevirdiği vücuduyla arkasında kalan kalabalığın içinden birini gösterdi. Onun kimi gösterdiğini görebilmek umuduyla -ki bu yalnızca bir umuttu- parmağını takip ettim. Görme kaybımın gittikçe arttığını hissettiğim anlarda o parmağın ucunda beliren silik silüetin belirginleşmesini bekledim.

Azar azar kazandığım görüşümle baktığı noktada netleşen suratla dondum. Onun bronz teni, üç numara bir tıraşla kesilmiş saçlarından arda kalan kel kafası ve kemikli yüzü ayaklarımın bağını çözecek gibi olurken bahçe duvarına sıkı sıkıya yapıştım.

Düz bir ifadeyle beni izliyordu. Onun yeşil gözlerinin ağırlığını aramızdaki o mesafeye kadar hissedebiliyordum.

"Abim attı. Ama bilerek olmadı." dedi hızla. Aceleci sesiyle bana döndüğünü hissettiğim çocuğa baktım. "O topu bana ver bakayım sen bir."

Başını sağa sola sallayıp topu benden kaçırmaya çalışan çocuğa hızla yapıştım. Elim kolundan tuttuğu esnada, sokağı yaran iri kıyım bir ses duydu kulaklarım.

"Ne yapıyorsun sen?"

Hırıltıyla soludum. Elimden kurtulmaya çalışan çocuğun ağlamaya başladığını fark ederken onu korkutmamak adına elimi çektim ki, olanlar oldu. Tutuşumdan kurtulmak için kendini zorlayan ve çekiştiren çocuk bir anda kalçasının üzerine düştü. Şokla açılan gözlerim yerde bir seksen uzanmış, dolmuş yeşil bakışlarıyla beni izleyen çocuğu izliyordu ki koluma dolanan iri birkaç parmakla bir yöne, sertçe çevrildim.

"Manyak mısın lan sen?" dedi buzdan farksız bir sesle. Boğazıma doluşan endişeyle yutkundum. Anın verdiği şok etkisi bir türlü geçmek bilmezken, karşımda kırmızı görmüş bir boğayı andıran adamın sinirden rengi dönen gözlerine bakakalmıştım.

"Kardeşimi mi dövecektin? Küçücük çocuğa mı yetiyor gücün?"

Gücümü zorlukla toparlarken hâlâ yerde uzanan çocuğun kahrolmuş suratına baktım. "Ne dövmesi be? Topu istedim vermedi, topu alacaktım."

"Onu ittin." dedi dişlerinin arasından. Dudaklarımdan çıkan şaşkınlık nidalarının ardı arkası kesilmek bilmedi. "Ney?" dedim son olarak. "Ben onu itmedim. Bırakınca düştü işte. Değil mi lan velet, konuş."

Kolumdaki parmaklarının gücü artarken sinirle döndüm yüzüne. "Bana bak, o eli çek yoksa kırarım." dedim dişlerimin arasından. Başını eğip, yüzüme yaklaştı. Aramızda tek nefeslik bir boşluk kaldığı esnada alayla gülümsedi.

"Kaan," dedi boğuk sesi. "Bu kız seni itti mi?"

"Evet abi, şak diye itti." dedi çocuk. Dudaklarım açıldı lakin tek kelime edemedim. Tibet'in katı yüzünden çektiğim bakışlarım ayağa kalkmakta olan çocuğa döndü. "Abisi kılıklı, ciğeriniz beş para etmez. Yalancı götelek."

"Hop." dediğini duyduğum an bir anlık cinnetle döndüm yüzüne. Mahallenin bu haftaki dedikodusu çıkmıştı, çok şükür ya rabbim ki. Yoksa dedikodu kaybından ölenler, iftira atamamaktan fenalaşanlar olabilirdi maazallah.

"Kardeşini itmedim tamam mı?" deyip sustum. Kolumu kendime çekmeye çalışırken daha fazla irdelememiş, parmaklarını kolumdan çekmişti. Elim kolumda bıraktığı sızıya yerleştiği esnada dolmuş gözlerimi kıstım.

"Ayı mısın sen? Şehir magandası mısın? Mafya mı sanıyorsun kendini? Topu bile bile bana attığın yetmez gibi bir de kolumdan tutuyorsun. Aşağılık herif!"

"Topu sana bile bile atmadım. Neden bunu yapayım?" dedikten hemen sonra kurumuş dudaklarını ıslattı. Bakışlarım bir anlık cahillikle koyu bir vişneyi andıran et parçasına indi ve ateşe değmiş gibi kaçırdım gözlerimi.

"Neden yapmayasın ki?" omuz silktim. "Neticede kardeşin bir yalancı ve sen de bir magandasın. Antilop seni."

Alayla gülümsedi. Elleri bol eşofmanının cebine girerken kalın, kaslı kolları gerilmişti. Üzerinde beyaz, sıfır kol bir tişört vardı. Kaslı kollarında anlamsız birçok dövme kararmaya yüz tutmuş havaya rağmen dikkat çekiyordu. Ağaca vuran akşam güneşinin, yapraklarda bıraktığı o tatlı gölge, yüzünün bir noktasına yansıyorken zorlukla gülümsedim.

"Çocuk gibisin." dedi bekletmeden. "Evde kalmana şaşmamalı."

"Tam bir piçi andırıyorsun." dedim ardı sıra. "Evde kalmana şaşmamalı."

Dişlerini gıcırdattığını duydum. Benden ağır ağır çektiği gözleri, yanı başımızda duran ve hâlâ topu bırakmamakta ısrarcı görünen çocuğa değdi.

"Kaan, sen git. Geliyorum birazdan." İtiraz istemez, otoriter sesini duyan cüce başını hızla sallayıp son bir kez bana bakmış ve dil çıkarıp koşmaya başlamıştı.

"Bana hakaret edebileceğini sana kim söyledi?" diyen sesiyle kardeşi olduğunu yeni öğrendiğim küçük çocuğu izlemeye bir son verdim. Bakışlarımız, keskin bir hamleyle birbirine çarptı. Ağırca yutkunduğunu gördüm. Boynuna sardığı ince, gümüş bir zincire güneşin fersiz ışıkları değiyordu.

"Kolumdan tutup bana hesap sorabileceğini kim söylediyse o." dedim kinle. "Evimin önünde beni başımdan vurdun."

"Topla." Diyerek bastırdı üzerine. "Ölmedin yani."

"Ölebilirdim. Başım döndü aptal!" çenemi kaldırıp bütün nefretimi yansıttığım harelerimle izledim suratını. Kalın kaşlarının çatıldığına şahit oldum, sorgular bakışları yüzümde geziniyordu.

"Beyin kanaması geçirebilirdim." dedim konuşmadığında. Gülecek gibi olduysa da bunu engelledi. Dili dişlerinin üzerinde ağır bir tavırla gezintiye çıktı ve çok geçmeden duyurdu sesini.

"O zor biraz." Kaşlarımı çattım. "Onun için önce bir beyin taşıman gerekiyor."

"Kaç yaşındasın sen? Anasınıfına yeni mi başladın? Birinci sınıf mısın? Şuben kaç? 1-B mi?"

Yüzümü boş boş izledi. Gözlerinin ardında gördüğüm yabancı bir his üzerime is niyetine sinerken aramızdaki mesafeyi artırdım.

"Ölürsem eğer mezardan kalkıp sana musallat olacağım." diye fısıldadım. Gözleri parladığında kafalarını evlerinin camlarından çıkarıp bizi merakla izleyen kalabalığı fark ettim.

"Bana yapışmak için bahane arıyorsun sanırım." dolgun, tok bir sesti. Genzinden çıkan o sesin gücü ayaklarımın bağını çözecek gibi olduğunda yere uyguladığım basıncı sağlamlaştırdım.

"Neden bunu yapacakmışım?"

"Neden olacak? Evde kaldın da ondan." dediğini işittiğimde şokla güldüm. "Ne? Asıl sen kalmışsın be! Annen seni başından atmak için sokak sokak gelin arıyor. Çekilmez, aksi, nalet bir adamsın."

"Kalmadım kızım, daha yirmi dokuzumudayım. Genceciğim." dudaklarımdan alaylı bir, "Hah." nidası yükseldi. "Kabul et kartsın ve evde kalmışsın."

"Kalmadım diyorum ya." ısrarcı sesiyle gözlerimi devirdim. Kollarımı göğsümde bağladığım esnada derin bir nefes alıp baktım yüzüne.

"Kaldın."

"Kalmadım."

"Kaldın diyorum."

"Sana evde kalmadığımı söylüyorum." dedi dişlerinin arasından. "İstersem şu saniye evlenebilecek kadar yakışıklıyım." alayla kıkırdadım.

"Çirkinsin ve evde kalmışsın. İçler acısı."

"Kal-ma-dım." diyerek heceledi. Dudaklarını hırsla ıslattıktan sonra bizzat benim açtığım mesafeyi kapatıp eğdi başını. Çakmağı andıran koyu, kızgın gözleri boğazıma sarılırken güçlü görünmeye çalıştım.

"Kaldın." omuz silkip dudaklarımı büzdüm. "Kaldın da kaldın. Sen evde kaldın." Ddedim keyifli olmaya zorlayarak. İçimde bir şey vardı. Bu bir heyelanı ya da bir kuşun kanat çırpmasını andırıyordu.

"Kalmadım."

"Kaldın."

"Kalmadım dedim."

"Kaldın dedim."

"Kalmadım." hırsla soludu. Kendini çoktan kaptırdığını fark ederken iri bir gülümseme yayıldı yüzüme.

"Kalmadın." dedim hızla.

"Kaldım!" diye bağırdı.

Dudaklarımdan fırlayan kahkahaya mâni olamadım. Bedenimi öne arkaya sallayan bir gülmeydi ki karşımda yüzü kızıla çalmış, kulaklarından lokomotif gibi duman çıkaran o adamın bundan hiç mi hiç memnun olmadığı ortadaydı.

"Eh, kabul etmen iyi oldu." dedim gülmem bittiği sırada. Herkesin işlerini güçlerini bırakıp bizi seyrettiğini biliyordum. Normal şartlarda bu bakışlardan kaçacakken, beni onun karşısına bağlayan bir güç vardı. Eh, kaderin üstünde bir kader vardı demek ki.

"Hile yaptın." başımı sallayıp onayladım onu. "Hile yaptım." dedim çocuksu bir sesle. Tam bana cevap verecekken araya karışan ince bir sesle kaşlarım çatıldı. Sesin geldiği yöne döndüm. Hemen yanımızda durmuş, ışıl ışıl parlayan gözleriyle bizi izleyen ve adının Selma olduğunu iyi bildiğim teyze kadının yüzündeki gülümsemeye garip garip baktım.

"Oğlum?" dedi neşeyle. Gözleri kısa bir an beni baştan aşağı süzüp tekrar yanımdaki çamdan hallice yaratığa sabitlendi. Böylesi kısa -ki gerçekten kısaydı- bir kadından böyle bir çam ağacı nasıl olurdu da çıkardı aklım almıyordu. Şirin mi şirin, tontiş bir kadındı. Başörtüsünün altından çıkmış kınalı, kızıl saçları beyaz yüzüne dökülüyordu ve oğluna miras bıraktığı yeşil gözleri sevinçli görünüyordu. Bu kadının Kaan denen veletettini hangi yaşta doğurduğunu düşünürken buldum kendimi.

"Efendim anne?" dedi meraklı sesi. Tek kaşımı kaldırdım, yan bir bakışla karşımda kalan adamın tepkilerini inceliyordum.

"Sen 'olmadı, istemedik' dememiş miydin?"

"Dedim anne." dedi boş bir sesle. Başımı sallayıp onu onayladım. Konuşmak ve konuşmamak arasında gidip geliyordum. Sonunda en iyisinin müdahale etmemek olduğuna karar verdim ki onun yeşil bir bilyeyi andıran gözleri, gözlerime sabitlendi.

"Ama vazgeçtik bu karardan." kaşlarım hafifçe çatıldı. Hangi karardan vazgeçmiştik?

"Ay! Allah'ıma şükürler olsun." diyerek ellerini semaya kaldıran Selma teyzenin güçlü sesiyle yutkundum. Selma teyze bir anda kollarının arasına aldığı bedenime sıkıca sarıldı. Kolları arasında hareketsiz bir şekilde, bir putu andırarak beni bırakmasını bekledim. Boşluğu izleyen bakışlarım, sıratında bariz bir esrarla bizi izleyen ve gözlerimin içine zevkle bakan keltoşta durdu.

"Napıyorsun sen?" diye fısıldadım. Sinirden kızardığını iyi bildiğim suratımı izlemekte yetindi. Selma teyze kollarını bedenimden çeker çekmez yanaklarımı ellerinin arasına almış, "Ailemize hoş geldin hanım kızım." deyivermişti.

Gözlerimi kırptım. Açılık kapanan, konuşmak için diretse de konuşmaya tek kelimesi olmayan dudaklarımdan belirsiz sesler çıkardım. Yanaklarıma kondurduğu sulu, iri öpücüklerin ardından benden ayrılıp oğlunun yanında aldı soluğu.

"Eğil hele oğlum." dedi heyecanla. "Alnından öpeceğim."

Tibet kıkır kıkır gülüp eğildi. Onun kemikli suratı da Selma teyzenin elleri arasında yerini aldığında yeşil gözlerini gözlerime sabitledi.

"Durdum durdum turnayı gözünden vurdum ha Selma sultan." tek kaşı havada, gözlerinde bariz bir meydan okumayla beni izliyordu.

"Helal olsun sana, gel öpeceğim gözlerinden gel." dedi Selma teyze. Tibet, annesine odaklanmış, yüzünde hafif bir tebessümle annesinin onu gözlerinden sırasıyla öpmesini beklemişti. Dizlerine bastırdığı iri ellerinin uzun parmaklarını kırmak, onu yere yığıp üzerinde tepinmek istiyordum.

"Sanırım bir yanlış anlaşılma var." dedim hafifçe yükselttiğim sesimle. Gözlerim halihazırda bir dizi izler gibi bizi seyreden kalabalığın üzerinde üstünkörü gezindi. "Oğlunuz bir şizofren teyzeciğim. Bunu alıp acilen bir hastaneye yatırın siz."

"Naz yapıyor. Çok nazlı anne başım belada." dedi güleç bir tavırla. Yüzümde şekillenen o ifadeye bir isim bulamıyordum. Şaşkınlığımla karışık bir sinir ve tam olarak ne olduğunu çözememiş olmanın verdiği merakla bir orgu andırdığımı düşündüm.

"Ne nazı be? Senin ne söylediğini kulağın duyuyor mu?"

"Haklısın." derken annesinin kıskacından çıkıp yanıma vardı. İri, kaslı kolu bir anda omzuma dolandığında taşa döndüm. "Bir müddet, birbirimize alışana kadar kimse bilmesin istemiştik ama, işte gözünüzden de hiçbir şey kaçmıyor. Bu mahalle yok mu bu mahalle... "

"Ah, oğlum, oğlum." diye fısıldadı Selma teyze. "Sizi gördüm uzaktan. Birbirinize öyle güzel, öyle ateşli bakıyordunuz ki...hemen gerdağınız olsun istedim."

"Ne?" dedim boş bir sesle. "Gerdağımız mı?"

"Gerdağımız tabi ya." dedi Tibet. Omzuma ağırlık yapan kolunu ters bir yüz ifadesiyle itip ondan uzaklaştım. Yüzüne dönüp konuşacağım sırada arkasında gördüğüm adamla kesik bir soluk aldım.

"Tutku?" dedi meraklı sesi. "Ne oluyor burada?"

"Baba?" derken yan bir gözle Tibet'i izledim. "Bir şey olmuyor. Sohbet ediyoruz." dedim korka korka. Babamın olanlardan haberi olacak olursa bu gece evde sağlam bir smack down çekilirdi. Reymisteryo Hasan, Con Sina Tutku boks maçı...yakındaydı.

"Sohbet ederken neden o oğlanın kolu senin omuzunda?" dedi katı bir dille. Tibet'e 'ayıkla pirincin taşını' bakışları attıysam da oralı olmadı. Bunun yerine babama yürüyüp elini tuttuğunda şimdi de babama mı göz koydu diye korkmadım değildi. Bir anda babamın elini öpmüş, sonrasındaysa başına koymuştu ki bu hepimizi bir şok dalgasının içinde sağa sola vura vura s.....

"Selam amca." dedi keyifle. Şokla soluklanıp koşar adım yanlarına vardım. "Nasılsınız? Adın Hasan mıydı amcacığım?" diyerek devam ettiğinde babamın gözleri bir gitti geldi gibi olmuştu.

"Hasan abiciğim," diyerek ortama dahil olan cüce Selma, oğlu ve benim aramdaki boşluğa girip gülümsedi. "Nasılsın? İyisin inşallah."

"İyiyiz Selma Hanım, sağ olun. Sizler nasılsınız?" son sözlerini onun elini halen inatla tutan ve bırakmayan adamın yüzünde gezintiye çıktı. Bir yandan da iri parmaklar arasından çekmeye çalıştığı elini bir türlü kurtaramıyordu. Maalesef, Tibet'e elini veren kolunu da kıçını da kaptıracağa benziyordu.

"Bizler de çok iyiyiz, sağlığınıza duacıyız inşallah." dedi Selma teyze. Fenalık geçirecek gibi hissettiğim anlarda Lale'nin yüksek telden çıkan sesi sokakta duyuldu.

"Kız Tutku!"

Başımı çevirip balkonunun ucuna kadar gelmiş olan , bir kolunda boklu Asrın, diğer kolunda kızı Nazlı'yı sallayarak bizi izleyen kadına baktım. "Ne oldu Lale abla?" dedim ters bir tavırla.

"Kız hani gelecektin? Öldüm tek başıma. Evden bana diye çıkıp köşe başlarında erkeklerle mi buluşuyorsun sen?" çığırtkan sesiyle bıkkın bir soluk bıraktım dudaklarımdan.

"Geç içeri be!" dedim sinirle. "İşim başımdan aşkın zaten, kendi sıçtığımı temizledim de sıra senin boklu Asrın'ına geldi."

"Aaa, terbiyesiz." dedi Lale. Onun gönlünü bir boklu bez değiştirmeye alırdım. Şimdi daha önemli işlerim vardı. Gözlerimi ondan çekip babama odaklandım. "Baba," der demez susup bir sessizliğin içine soktum bizi.

"Kız ne ıkınıyorsun!" diye bağıran sesle başımı kaldırıp evimizin karşı apartmanında oturan Gülümser teyzeye baktım. Elinde bir kase çekirdekle cama çıkmış, bizi izliyordu. Kedisi abuzittin kıllı bacak dahi iki kolunu camdan dışarıya sarkıtmış, pür dikkat bize bakıyordu. Kadının kedisi de kadın gibiydi.

"Söylesene babana." Ağzındaki çekirdeğin çöpünü camdan aşağı tükürürken yüzümü buruşturdum. "Neyi söyleyeceğim ya?" dedim tavırlı bir sesle.

"Seviştiğinizi." diye bağırdı ansızın. Selma teyzenin elleri ağzına kapandıysa da dudaklarından fırlayan o sesi durduramadı.

"İftira atmaya utanmıyor musun koca kadın?" dedim alelacele. "Sevişmedik." korkuyla babama döndüm. Adama inme inmiş bir ifadeyle bana bakıyordu. Gırtlağıma baskı yapan bir taşla yutkundum. "Yalan söylüyor." dedim kısık bir sesle. "Bana inanıyor musun?"

Babam kısa bir an duraklasa da başını sallayarak onayladı beni.

"Yok Hasan amca," diyen kalın sesle gözlerimi devirdim. Başıma ne geldiyse bu kendini bilmez keltoş yüzünden gelmişti ya ben de Tutku Göktürk'sem ona bu yaptıklarının hesabını soracaktım.

"O anlamda değil, hani eski Türk filmlerinde birbirini sevmek anlamında sevişmek. Ondan bahsediyor." doğrulamak ister gibi kaldırdığı başıyla ikinci kattaki evinden bizi izleyen Gülümser teyzeye bakındı. "Doğru mu?"

"Hah, ağzın bal yesin oğlum. Evet, o anlamda sevişmekten bahsediyorum." sürekli ortada dönen 'sevişmek' kelimesi tansiyonumu düşürecekti. Babamın gözleri önünde düştüğüm durum utanç vericiydi. Dahası onun mahallenin gözü önünde bu duruma düşürülmüş olmasının elbette bir bedeli vardı. Onun kel kafasına bütün kuşları pislettirecektim. Benden çekeceği vardı.

"Anlıyorum." dedi zar zor. Eli boynundaki kravatını tutup çekiştirirken başını sallamış, bahçe kapısına yürümeye başlamıştı. Derken Selma teyze ileriye atılıp konuştu. "Hasan abi," dedi çekingen bir tavırla. "Az biraz konuşalım." Babamın vereceği yanıtı merak ederken, babam Selma teyzeyi onaylamış ve her ikisi de bizi orada bırakıp evimizin bahçe kapısından içeriye girmişti. Gözlerimiz onların ağır ağır yürüyüşünü izledi, çok geçmedi ki kamelyaya oturduklarında dişlerimin arasından soludum.

"Yaptığını beğendin mi? Adam kalpten gidecek."

"Bu boyutlara geleceğini kim tahmin edebilirdi ki," deyip soluklandı. "Yazık oldu." dedi ifadesiz bir sesle. Bahçede oturan babam ve Selma teyzeyi izlemeye bir son verip bedenimi yanımda duran yarmaya çevirdim.

"Bu pisliği temizleyeceksin." dedim kararlı bir sesle. Sinir bütün bedenimi sarıyorken o da onları izlemeye bir son verip bana odaklandı. Gözlerinde gördüğüm büyük bir boşluk vardı. O boşluk bin bir tilkiyle doluyordu.

"Bu pislik mi? Alındım."

"Öpüşün gençler, heyecanlandık." dedi Gülümser teyze. Sıkıntıyla soludum. "Değil mi abuzittin?" çok geçmeden abuzittinin miyavlamasıyla karşımda kalan adam kıkırdadı. Kediyi izleyen gözleri, bir an sonra bana döndü.

"Kedi bile heyecanla öpüşmemizi bekliyor. Öpüşmezsek ayıp olur."

"Bana bak," dudaklarımı ağır bir tavırla ıslattım. "Ben diyorum Çanakkale Boğazı, sen diyorsun yandı kıçımın ağzı." dedim annemi taklit ederken. Arada işe yarıyordu.

"Ne diyorsun ya? Nereden buluyorsun böyle şeyleri sen?" gülen yüzünü tokatlara boğmak, kafasını duvara vurup pekmezini akıtmayı ne kadar istersem isteyeyim, gülümsedim.

"Anandan."dedim tek düze. Gülüşü bozulduğunda, "İleriye gidiyorsun." dedi katı sesi. Başımı sağa sola salladım. Elimi kaldırıp işaret parmağımı göğsüne bastırdım. "Sen." dedim ıkınır gibi. "Sen ileriye gidiyorsun. Şimdi sıçtığın o boku temizleyeceksin."

"Çok ayıp, bok falan. Sana hiç yakışmıyor."

"Uzatma." dedim ters bir sesle. "Babamı rezil ettin, bunu düzelt."

"Nasıl düzelteceğim ki? Mahallede yarına kalmaz bizi konuşmayan bir Allah'ın kulunu bulamazsın. O iş çoktan geçti ve biliyor musun?" dediğinde tek kaşımı kaldırıp sinirle devamını bekledim.

"Bunu zaten bilerek yaptım."

"Bunu anlamak için Tesla olmaya gerek yok ahraz." dedim yarım ağız. "Bunu neden yaptın?"

Hava artık tamamen kararmış, başımızdaki sarı sokak lambası kuvvetli bir şekilde yanmıştı. Onun bedenine düşen sarı ışık süzmelerinin canıma bıraktığı kıymığı hissettim. Sırtımda amansız bir ürperti doğuyor, enseme kadar uzanıp saç diplerimde son buluyordu.

"Beni köpek yerine koyan bir kadına az bile yaptım." dedi bir çırpıda. Kaşlarım gözlerimin üzerine bir yorgan gibi serilirken anlamsız bir gözle izledim onu.

"Boğazında zincirli bir köpekle anılmak da senin ayıbın olsun. Ayıbını sen temizleyeceksin, ben değil." yutkundum. O gün kafeden çıktıktan sonra annemi aramış, ağzıma gelen her şeyi söylemiştim. Şimdi, söylediklerim bileklerime birer pranga niyetine dolanıyordu. Onun söylediklerimi nasıl duyduğunu bilmiyordum.

"Sen sıçtın Tutku." dedi kısık sesi. Gözlerinde dipdiri bir kin gördüm. "Sıçtığını da sen temizleyeceksin."

* * *

Bölüm sonu

1 yorum