İçeriğe geç

AŞKIN BEDELİ

Bölüm 1 · 7 dk okuma

AŞKIN BEDELİ

Bölüm 1

Hikaye

okumaya başlayacağınız yazı, kısa bir hikayedir. keyifli okumalar dilerim.

“Peki nedir bu aşk?”

“aşk... aşk her şeyin başlangıcı ve aynı zamanda bitişidir. Açıklanamayan bir büyüdür aynı zamanda. Âşık olmadan önce yaşadığın hayat, âşık olduktan sonra gözüne anlamsız ve renksiz gelir. Sahi hayat zaten anlamsız ve renksiz değil midir? Renkleri görmeyen bir insan gökkuşağının güzelliğini fark edebilir mi? Bir kez âşık olduğunda güneşi hiç olmadığı kadar parlak görürsün. Kuşları hiç duymadığın kadar güzel öterken, çiçekleri hiç fark etmediğin kadar güzel kokarken... hayatının arka planına çok güzel bir şarkı yerleştirilmiş gibi hissedersin. Hayat kaliteni arttırır, şu zamana kadar hiç yaşamadığını fark ettirir insana. Dünyanın en mutlu, en güzel, en özel insanı hissedersin kendini. Önüne çıkan hiçbir engelin seni etkileyemeyeceğini düşünür, içindeki salt gücü bu sayede keşfedersin. O kişiye beslediğin sevgi diğer insanlara hatta diğer canlılara da yansır. Daha anlayışlı, daha yardım sever olursun. Çünkü mutluluk ve sevgi seni iyileştirir ve geliştirir. En ufak şeyden mutlu olur, gördüğün şeylerden büyülenirsin. Çünkü aşk, insana başka bir bakış açısı katar. Yaşadığın romantizm hayatına yansır ve Gökkuşağının renklerini işte o zamana fark edersin. Kendinin en iyi versiyonuna ulaşır, potansiyeline erişirsin. Âşık olduğun zamanki halini sever ve hep bu şekilde kalmak istersin. Beyinin salgıladığı hormonlarla kafa bulur, bulutların üstünde gibi hissedersin.”

“Yani aşk çok güzel bir şey.”

Kafamı hayır anlamında salladım.

“Eğer şanslıysan âşık olmazsın küçüğüm.”

“Neden peki?”

“Aşk ilahlaştırmaktır çünkü. Kusurlu bir varlığı kusursuz kabul etmektir. Yaptığı her şeye hayran kalmak, her hatasını aptal gibi kabul etmektir.”

“Bunu kontrol edemez miyiz?”

“Çoğu zaman hayır... Âşık olduğumuz kişiye öyle yoğun hisler hissederiz ki, bu bizim kimyamızı bozar. En mantıklı düşünen insanları aptala çevirir, çünkü o kişiler bizim hayatımızın büyüleridir. Öyle etkilenirsin ki, tüm varlığını ona adamak istersin. Gözlerine baktığında ruhunun her zerresini görmek, yüzüne dokunduğuna her bir hücresini hissetmek istersin. Hiçbir şey yapmadığında bile ona bakmak ve saatlerce izlemek istersin. Rüzgârın burnuna taşıdığı saçlarının kokusu bir bakmışsın senin oksijenin olmuş. Sesi dünya üzerindeki en iyi şarkıyı, çok içli okunan kutsal bir parçayı anımsatır. Burnu gözüne çok sevimli gelir, dudakları seni o kadar etkiler ki çoğu zaman bakmaya cesaret edemezsin. Her zerresi senin için kıymetli bir mücevher gibidir. Bakmaya, dokunmaya bazen sevmeye bile kıyamazsın. Gözünün, saçının, teninin rengi hiçbir zaman önemli değildir. Önemli olan onun gözü, onun saçı ve onun teni oluşudur. Sen böylesine severken sence neyi kontrol edebilirsin? İçindeki ateşi dindiremediği için intihar edenler, sevdiklerinin acısından her bestede, her kıtada ve her sayfada bahseden sanatçılar. Dikkatlerini toparlayamadıkları için işine uzun süre ara veren bilim insanları, Sevdiği kişi için yüzlerce kişiyi yok etmekte bir sakınca görmeyen gözü karalar, biricik aşkı için hiç düşünmenden hayatını feda eden, mermilerin önüne atlayan, yüzme bilmemesine rağmen denize düşen sevgilisini kurtarma ihtimalini düşünüp, metrelerce derinliğe sahip denize atlayanlar ve yürek burkan daha niceleri. Sence mümkün olsaydı onlar kendilerini kontrol etmez miydi?”

“Bu gerçekten de çok korkunç. İnsanlar bir başka insan için hayatlarını hiçe sayıyorlar. Peki ya aşk bittikten sonra ne oluyor?”

“Gerçek aşk hiçbir zaman bitmez. Çünkü aşk yerini zamanla sevgiye bırakır. Senin aşkınla karşındaki kişinin aşkı hiçbir zaman bir olmaz çocuğum. Bu yüzden de ayrılıklar yaşanır. Başka bir insan için kendi benliğinden vazgeçtiğin her savaşı kaybeder, en çok acıyı her zaman sen çekersin. Çünkü giden senin benliğini de alır götürür. Kendini bir hiç olarak bulursun. Yeşeren filizden, kurumuş yapraklarını güçlükle ayakta tutmaya çalışan bir çiçeğe dönüşürsün. O bahsettiğim parlayan güneş, cıvıldayan kuşlar, güzel kokan çiçekler… hepsi solmaya, grileşmeye ve yok olmaya başlar. Aslında eski hallerine dönerler fakat sen bir kere onların gerçek renklerini gördün, işte bu yüzden bir daha hiçbir şey eskisi gibi olmaz. Bu yüzden aşk hem bir başlangıç ve hem de bir bitiştir dedim. Doğum ve ölümle aynı şeydir neredeyse. O kişi hayatından gidince uykuların kaçar, hayatın düşüşe geçer. Yemek yiyemezsin, kafandakileri susturamaz, eskisi gibi derin bir nefes dahi alamazsın. Hava senin için hep yağmurludur. Güneşe baksan bile sadece bulut görürsün. Gözünün ferî, yüzünün rengi gider. Yaşayan ölülere dönersin. Zamanla vücudun buna dayanamaz. Dalamadığın uykuların hıncını çıkarırmışçasına derin bir uykuya sokar seni. İşte o zaman da onu rüyanda görür, tekrar darmaduman olursun. Tüm hasretini o rüyada gidermeye çalışırsın. Sarılırsın, ağlarsın, bağırırsın, yalvarırsın, sorular sorarsın. Onunla bir de bilinçaltında savaşırsın. Hiçbir kaçışı yoktur kısacası. Her yerde anılar vardır. Anılar olmazsa bile onu hatırlatacak şeyler çıkar sürekli karşına. Bu durum o kadar yorar ki seni, kendini herkesten ve her şeyden soyutlanmak istersin. Geçecek dersin ama geçmez. Alışırsın bu acıya. Yine, aklına gelir her fırsatta ama artık karalara bağlamak yerine burukça gülümsersin. Gözlerin matlaşır yine de hayatına devam edersin. Sonra biri çıkar karşına. Belki de gerçekten sana uygun biridir ama korkarsın. Tekrar aynı acıyı çekme ihtimalinden deli gibi korkar ve kaçarsın. Acıya alışmak seni güçlü değil korkak yapar aslında. Biri sana ne kadar yaklaşırsa sen o kadar geri çekersin kendini. Belki sadece korkudan, belki de hayatında olmayan ve bir daha da olmayacak birisine olan saçma sadıklığından ötürü kendi kabuğuna çekilirsin ve bir ömür bu şekilde yaşarsın.”

“Ne demek istediğini anlayabiliyorum sanırım”

Gülümsedim.

“Anlamamanı ve buna engel olmayı isterim. Beni nasıl görüyorsun küçüğüm? Bana beni tarif et.”

“Emin misin?”

“Oldukça.”

“Dürüst olacağım ama?”

“Lütfen.”

“Pekâlâ. Sen kötü görünüyorsun. Bahsettiğin gibi gözlerin mat. Sanki yaşamanın bir anlamı yok gibi. Oturduğun bu koltuktan hiçbir zaman kalkmıyor ve sadece duvarları izliyorsun. Her zaman düşünecek bir şeylerin var ve bunlar hiçbir zaman bitmiyor gibi. Seni görünce üzülmüştüm. Sakince Azrail’in sana verdiği tarihi bekliyor ve o süreye kadar düşüncelerinle kendine işkence çektiriyor gibisin. Aslında yaşlı olmana rağmen yüzün çok güzel sahi yaşın kaçtı?”

“Elli beş”

“Elli beş... Daha genç gözüküyorsun ama yüzündeki acı çehre bunu engelliyor. Bakışlarında değişik bir anlam var. Sanki yardım istiyor, ama hiçbir şeyin işe yaramayacağını da biliyorsun. Konuşurken her ne kadar küçük bir çocuğa yumuşak bir ses tonuyla masal anlatıyormuş gibi konuşsan da, gözlerinin içi acıdan kavruluyor.”

Kafa salladım.

“Haklısın. Her söylediğinde haklısın. Söylesene Dalya bana benzemek ister miydin?”

“Hayır. Böyle kötü olmak istemezdim. Sana bakmak bile beni üzüyor, elimde olsa sana yardımcı olurdum.”

Genç bir süre sessizliğe gömüldü ve bir şeyi fark etmiş gibi gözlerimin içine soruyla baktı.

“İsmimi nereden biliyorsun?”

Gülümsedim.

“Çünkü benim ismim de Dalya”

Yavaşça yerimden kalkıp sırtımdaki doğum lekesini gence gösterdim.

“Aynısı bende de var ne ilginç bir tesadüf”

Gencin yanına gidip saçlarını okşadım.

“Elinde olsa bana yardımcı olurdun değil mi küçük dalya? O zaman söylediğim şeyleri sakın aklından çıkartma. Bana benzemek istemediğini söyledin ama ben senim. Üzgünüm tecrübem yoktu ve geleceğimizi kararttım ve bir daha toparlayamadım ama şimdi sen buradasın. Kendine, yani bana söz ver dalya. Kimseye âşık olmayacağına dair söz ver. Ruhunun intiharına engel olacağına dair söz ver.”

“Ne diyorsun?”

“Bana inanmayabilirsin fakat zamanı geldiğinde inanacaksın.”

“Tabii ki inanmayacağım. Bu saçmalık ben asla senin gibi biri olmam. Üstelik burası gerçek dünya. Gelecekti halimin burada olmasının ihtimali yok. Kafayı yemişsin.”

“Ölüyorum küçüğüm. Dediğin gibi Azrail’i sabırla bekledim ve bu da benim ödülüm. Ben ölsem bile hala senim. Belki o hayatta hiçbir şeyi değiştiremedim fakat bu hayatta değiştirmek istiyorum. Benim gibi acınası olmamak için sadece önüne bak. Karşına çıkan insanları umursamadan yürümeye devam et. Evet, acı verici olacak fakat emin ol sen kazanacaksın.”

Duvardaki saate baktım ve kapıya doğru ilerledim.

“Zaman geldi. Elveda küçüğüm, kendine çok iyi bak.”

Kapının kolunu tuttum ve açılan kapıda beni karşılayan Azrail’i selamladım ve yavaşça yanında yürümeye başladım.

Küçük Dalya oturduğu yerde kalmış bunun saçmalık olduğunu düşünüyordu, fakat içinde bir yerde de fırtınalar kopuyor, her şeyin doğru olduğunu ona onaylıyordu. Biraz önce kapıdan çıkan kadını bulmak için hızlıca koştu ve kapıyı açtı fakat upuzun yolda kimseyi göremedi. Şaşkına dönmüş bir şekilde sokağa çıktı ve koşarak onu aradı. O sırada onunla ne zaman konuşmaya başladığını düşündü. Birden odasında onun oturduğunu gördüğünü ve sanki onu yıllardır tanıyormuş gibi yanına gidip hayat hakkında konuşmaya başladığını hatırlayınca yaşlı kadının haklı olduğunu fark etti. İçinde bir yerlerde o yaşlı kadının kendisi olduğunu en başından beri biliyordu. O sefil kişinin kedisi olduğunu bilmek başta onu sinirlendirse de daha sonra sinirini yatıştırdı. O donuk ve ölümü bekleyen gözler ona aitti. Kendi gözlerinde ölümü görmüştü. Yolun kenarındaki bir banka oturdu ve kafasını gökyüzüne kaldırdı.

“Söz veriyorum.”

İçindeki anlamlandıramadığı acı gözlerinden boşalıyordu.

“Söz veriyorum bu hayatta bu kadar acı çekmeyeceğiz”

Hissettiği sıcaklıkla kafasını düzeltti ve gözyaşlarını elinin tersiyle sildi. Sonra da etrafına bakındı. Birisinin varlığını hissediyordu fakat etrafta kimse yoktu. Bu durumdan korkmadı, aksine içi huzurla doldu. Birden çok kuvvetli bir rüzgâr çıktı ve gencin saçlarını savurdu. Genç bunu umursamadan oturmaya devam etti. İkinci kuvvetli rüzgârda bir ses duydu.

“Doğru kararı verdin, teşekkür ederim.”

Bu kendisinin sesiydi.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.