Evden ayrılışının üzerinden tam bir ay geçmişti. Uçak biletini almış, artık tamamen hazır hale gelmişti. Yurt kapısından çıkarken en yakın arkadaşı Şevval endişeyle sordu:
— Edibe, böyle gitmekten emin misin? Bak, Kore çok uzakta. Eğer sana bir şey olursa veya annene bir şey olursa, hepiniz çok büyük bir vicdan azabı çekersiniz.
— Benim için asla bir vicdan azabı olmaz, dedi Edibe kararlı bir sesle. "Ama bu mektubu al sen. Eğer bana bir şey olursa anneme verirsin."
Geri dönüp Şevval’e, sanki bir daha hiç görüşemeyeceklermişçesine sıkı sıkıya sarıldı. Ardından arkasını döndü ve kapıdaki taksiye bindi. Taksi hareket ederken Edibe’nin içinde buruk bir acı ve tuhaf bir mutluluk harmanlanıyordu. Beş dakika geçmeden Çarşamba Pazarı’nın önünden geçtiler. O an, hafızasındaki o eski, yaralı gün canlandı:
"Ah canım kızım, Sıdıkam benim... Bak sana ejder meyvesi aldım!"
"Teşekkür ederim annem, canım annem benim!"
Edibe liseden çıkmış ve pazara girmişti. Bu manzarayla karşılaşacağını tahmin etmemişti. Aklına bir önceki hafta gelmişti. Canı sadece basit bir mürdüm eriği çekmişti. Hasta olmasına rağmen annesine yardım etmek için pazara gelmişti. Masumca sormuştu: "Anne, canım mürdüm eriği çekti, alır mısın?"
Cevriye hiç acımadan, adeta ondan nefret edercesine tek nefeste saydırmıştı: "Sen ne doymak bilmez bir şeysin be! Senin gibi kız mı olur? Göbeğin fırlamış aynı o tekeci baban gibi, gıdığın çıkmış, hâlâ yemek, yemek, yemek! Bir de Sıdıka’ya bak, kuğu gibi... Bir de sana bak, besili danaya benziyorsun! Yanımda beni rezil ettiğin yetmezmiş gibi bir de burada car car konuşuyorsun. Hadi yürü, bu akşam Sıdıka’nın canı mantar çekmişti, mantar alacağız daha, yürü hadi be!"
Edibe o sırada sadece 43 kilo olmasına rağmen bu ağır sözleri işitmişti. Cevriye, Edibe’yi sırf Edibe olduğu için sevmiyordu; onu bir besleme gibi görüyordu.
Tansinin penceresinden dışarı baktığında, caddede el ele yürüyen kardeşiyle annesini gördü Edibe. Bir anda gözyaşlarına boğuldu. Kendisi evden gideli daha bir ay bile olmamışken, onlar çoktan toparlanmış, anne-kız mutlu mutlu geziyorlardı. Edibe’nin hayatı boyunca hiç tatmadığı bir duyguydu bu.
Taksinin havalimanına ulaşmasıyla Edibe küçük bavulunu aldı, gözlerini sildi ve dik durmaya çalışarak içeri girdi. Babasını bulacak ve yeni hayatına başlayacaktı. Pasaport sırasına girdiğinde duruşunu daha da dikleştirdi. Kore artık bir adım uzağındaydı. Heyecandan titreyen elleriyle pasaportunu görevliye uzattı. O an, gözünden süzülen yaşlar ellerine damlarken kendini tutamadı ve hüngür hüngür ağlamaya başladı. Uçağa biniş onayını alır almaz kapıya doğru koştu. İçinden hep aynı isyanı geçiriyordu: “Neden benim babam yok? Babamın olması benim de hakkımdı, benim de...” Sırada bekleyen diğer aileleri ve çocukları gördükçe içi parçalanıyordu.
Uçağa binip koltuğunu bulduğunda ise şok geçirdi. Yerine bir başkası oturmuştu. Edibe kızgın bir sesle çıkıştı:
— Pardon hanımefendi, burası benim yerim yalnız!
Koltuğa kurulan kadın, 2009 yılından kalma rüküş tarzıyla dönüp alaycı bir sesle bağırdı:
— Pardon daaa, ilk kim geldiyse o oturur, şaka gibeeaaağ!
Edibe sinirden delirmek üzereyken kabin memuru duruma müdahale etti. "Edibe Hanım, öncelikle calm down," diyerek ona cam kenarında yepyeni bir koltuk gösterdi. Edibe zor bela bu yeni yeri kabul edip oturduğunda tuhaf bir şeyi fark etti: Bu koltuk sanki uçağa sonradan eğreti bir şekilde monte edilmiş gibiydi. Hatta köşelerdeki bazı kırıklardan içeriye hafif hafif dışarısının havası bile sızıyordu. Kore’ye bir an önce ulaşmak için sesini çıkarmadı ama içini büyük bir korku kaplamıştı. Kulaklığını takıp "Anyone I Want to Be" şarkısını açtı, kafasını cama dayadı ve kendi kendine söylenirken gözleri yavaşça uykuya daldı...