Merhabalar yeni kitabıma hoşgeldiniz.🤍 Umarım severek okursunuz. Kelime yanlışlarım varsa şimdiden özür dilerim . İyi okumalar dilerim .🤍
Unutmadan yorum yapmayı ve oy vermeyi unutmayın lütfen!!🌼
Rüzgâr mezarlığın içinden ağır ağır geçiyordu.
Dağlardan gelen serinlik akşamın yaklaştığını haber veriyordu sanki. Gökyüzü yavaş yavaş kararıyor, köyün ışıkları birer birer yanıyordu.Yaşlı adam,mezar taşının önünde sessizce oturuyordu.
Bazen insan yıllarca kaçtığı,kabullenemediği şeylerle istemesede yüzleşmek zorunda kalıyordu.
Öylede olmuştu yıllardır kaçtığı gerçekle şimdi yüzleşiyordu.
Parmaklarını yavaşça beyaz mermerin üzerinde gezdirdi.
Zehra...
Kendi gitmiş ismi kalmıştı.
Yıllar değiştirememişti.
Ölüm değiştirememişti güzelliğini. O yoktu belki ama hala oradaydı. Yüreğinin en derininde kazılı kalmıştı güzelliğinin her parçası.
Uzun süre konuşmadı.
Sanki söylemek istediği her şeyi yıllar önce söylemesi gerekiyormuş da şimdi geriye sadece susmak kalmıştı.
Başını kaldırıp karşıdaki dağlara baktı.Köy görünüyordu buradan.
Çatılar...
Bacalar...
Dar yollar...
Bir zamanlar çocuk sesleriyle dolan sokaklar...
Her şey olduğu yerde duruyordu.
Eksik olan zamanın acımasızca kopardığı kayıplardı.
Elini göğsüne götürdü.Ağrı yine başlamıştı.
Doktorun söyledikleri aklına geldi.Ama üzerinde durmadı.
Biliyordu ... Çok fazla vakti kalmamıştı bu alemde. Sadece bekliyordu az kalan zamanının sona ereceği günü.
Ne garipti öleceğini bilen tek varlığın insan olmasına rağmen yinede hiç ölmeyecek gibi yaşaması.
Biliyordu gidecekti o da kendinden öncekiler gibi.
Ve bunu bilmek, ölümün kendisinden daha ağır olabiliyordu.
Başını tekrar mezar taşına çevirdi.
Hasret gideriyormuş gibi uzun süre baktı.
Sonra hafifçe gülümsedi.
"Geldim."
Sesi rüzgârın içinde kaybolmuştu sanki.
"Bu sefer gitmeyeceğim."Sessizlik vardı. Bir cevap bekler gibi baktı mezar taşına.
Ama ne bir ses vardı,nede bir cevap.Sadece rüzgârın esintisiyle ortaya çıkan kuru otların çıkardığı o zarif ses dolduruyordu kulaklarını.
Başını hafifçe eğdi.İçinde yıllarca birikmiş olan hasretin acısıyla döküldü kelimeler dudaklarından.
"Ben seni hiç bırakmadım Zehra."
Bir süre sustu.
"Seni ilk nerede bulduğumu hiç unutmadım."
Gözlerini kapattı. İnce bir yaş yaşlı yüzünden süzülerek indi yanaklarına.
Zihnini dolduran anılarla gülümsedi.
Davul sesi geldi önce çok uzaklardan.Sonra biraz daha yakından...
Sonra bütün meydanı doldurur gibi...
---
Köyün üzerinde yaz akşamının sıcaklığı vardı.
Davul çalıyordu.
Zurnanın çıkardığı ses dağlara vuruyor, sonra geri dönüyordu.
Köy halkı düğün alanına toplanmıştı.Çocuklar koşuyor, kadınlar kendi aralarında konuşuyor, yaşlılar gölgede oturup düğünü izliyordu.
Havada yoğun bir toz vardı.
Güneş, dağların arkasına doğru eğilmişti turuncu güzelliği ortalığa saçılmıştı.
Işık, her şeyi biraz eski, biraz hatıra gibi gösteriyordu.
O meydanın biraz dışında durmuştu.Henüz yeni gelmişti köye.Köyün yabancısıydı hâlâ ama köylüler ona yabancı gibi davranmıyordu.Sanki kırk yıldır burada yaşıyor gibi hissettiriyorlardı.
Birisi koluna dokundu. "Öğretmen bey .."
Döndü.
"Böyle uzaktan izlemek olmaz."
"Ben izlesem yeter. Hem haly çekmeyi de bilmem."
Genç adam güldü."Olmaz.Bizim düğünlerde misafir kenarda durmaz." Samimi bir gülümseme ile baktı genç adam.
"Hem sen misafir de sayılmazsın köyümüzün öğretmenisin."
Bir başkası gülerek yaklaştı."Bugün oturmak yok öğretmen bey."
Nasıl olduğunu anlamadan bir anda kalabalık onu içine çekti ve kendini halayın içinde buldu.İtiraz edecek zamanı bile olmamıştı.
Davul hızlandı.
Ayaklar toprağa vurdukça ince bir toz yükseliyordu.
Akşam güneşi o tozun içinden süzülüyor, köy meydanının üzerine altın sarısı bir ışık bırakıyordu.
Bir an kendisine bakıldığı hissine kapıldı ve başını kaldırdı.
O an dünya bir anlığına sessizleşti.
Davul çalmaya devam ediyordu,insanlar eğlenmeye devam ediyordu.
Oysa bütün sesler uzaklaşmış gibiydi.
Karşı tarafta biri ona bakıyordu.
Bir an sürdü, belki daha az.Belki bir nefes kadar.
Ama bazı anların ömrü, yaşandıkları süreden daha uzun oluyordu.
Genç kız gözlerini kaçırdı utangaç bir şekilde.
Sonra yeniden baktı.
İlk kez bir çift gözün insanın kalp atışlarını değiştirebileceğini o gün öğrendi.
Garipti.
İnsanın hayatında ilk kez gördüğü birinin böyle bir etki bırakması garipti.
Neydi bu şimdi? Kalbi neden bu kadar hızlı atıyordu? Ne oluyordu ona ? İçindeki bu garip hissin adı neydi?
O bakış yeni değildi.
Sanki birbirlerini ilk kez görmüyorlardı.
Sanki çok eski bir yarım kalmış hikayenin iki karakteriydiler.
Kalu beladan beri birbirlerini tanıyorlarmış da dünyaya geç kalmış iki yolcu gibi yeniden karşılaşmışlardı.
Hiç konuşmamış hatta hiç tanışmamışlardı ama kalbi hatırlarcasına bir hızla çarpıyordu.
Yanındaki biri dirseğiyle ona dokundu.
"Ne oldu sana öğretmen bey oğlum?"
Duymadı.
Ya da duydu da anlamadı.
Çünkü gözleri hâlâ aynı yerdeydi.
Rüzgâr genç kızın saçlarını hafifçe savurdu.
Akşam güneşi yüzüne vuruyordu. Güneş güzelliğini daha da ortaya çıkarmıştı. İstemsice bir kıskançlık belirdi yüreğinde. Kimse görmesin istemişti bu güzelliği. Kalbine alıp kimseye göstermemek....
Ve ilk kez korktu.
Çünkü insan bazen başına gelecekleri hissediyordu.
Adını bilmiyordu,sesini duymamıştı.Gülüşünü bile bilmiyordu.
Ama içinde bir şey değişmişti.
Davul sustu,halay dağıldı.Kalabalık sofralara yöneldi.Ama o olduğu yerde kaldı.
Gözleri kalabalığın arasında onu arıyordu.
Bir süre sonra yeniden gördü ama bu kez daha yakındı.
Yanında birkaç kadın vardı.Birisi ona bir şey söyledi.
Genç kız güldü. Yanaklarının iki yanındaki gamzeler ortaya çıktı.
Tam o sırada genç kız dönüp ona baktı.
Bu kez ikisi de gözlerini kaçırmadı.
Ne kadar sürdüğünü bilmiyordu.
Bir saniye mi?
İki saniye mi?
Daha mı fazla?
Bazı anlar bir ömre dahi sığmıyordu.
Yanından geçen yaşlı bir kadın gülümsedi.
"Karaca Bey'in kızıdır o."
Farkında olmadan sordu.
"Adı ne?"
Kadın yürümeye devam ederken cevap verdi.
"Zehra."
Bir isim düştü içine.
Zehra.
Dudaklarından istemsizce dökülmüştü isim.
Tıpkı bir dua gibi...
Tam o anda bir ses yükseldi.
"Yusuf öğretmen!"
Başını çevirdi.
"Buraya gelsene!"
Bir başkası gülerek seslendi.
"Bizim öğretmeni de kaptırdık galiba!"
Gülüşmeler yükseldi.
Ve o gün, o yaz akşamında, ilk kez kendi adını onun duyduğunu düşündü.
Yusuf.
Birbirlerinin hakkında öğrendikleri ilk şey buydu.
İsimleri.
Akşamın ilerleyen saatlerinde türküler söylenip halaylar çekildi ve daha sonra insanlar yavaş yavaş evlerine dönmeye başladı.
Yusuf da düğün yerinden ayrıldı.
Tam meydanın çıkışına geldiğinde durdu.
İçinden bir ses dönmesini söyledi.
Ve döndü.
Kalabalığın arasında Zehra'yı gördü tekrar.
O da ona bakıyordu. Aralarında birkaç adımlık mesafe vardı.
Ama bazen insan birkaç adımlık mesafeyi kapatamayacak kadar cesaretsiz olabiliyordu.
---
Yusuf gözlerini açtı.
Karşısında yine mezar taşı vardı.Rüzgâr aynı rüzgârdı.
Dağlar aynı dağlardı.
Yıllar geçmişti o anı üzerinden.
Ama o ilk bakışın hissiyatı hala aynıydı. Zihninin her hücresini istila eden o tanıdık his dudaklarında acı bir gülümseme oluşturdu.
Parmaklarını tekrar mezar taşının üzerinde gezdirdi.
"İnsan sevdasını nasıl unutur Zehra?"
Sessiz kaldı.
Sonra hafifçe başını eğdi.
"Her şeyi unuttum da bir seni unutamadım. Bir sen çıkmadın yüreğimden.*
Rüzgâr yeniden esti.
Mezarlığın içindeki kuru otlar hafifçe sallandı tekrardan.
Yusuf uzaklara baktı.
Sonra gözlerini kapattı.
Zihnini istila eden hatıralar tüm tazeliğiyle gözlerinin önündeydi sanki.
Ve o bakış...
Yıllar geçmişti üstünden. Hayat öyle güzel öğretmişti ki yokluğunun acısını. Yokluğuyla bile yaşamayı güzel saymıştı Yusuf.










