(Ahmet’in anlatımıyla)
Kapıya uzandığım an kolum sertçe çekildi. Döndüm. Cemre. Nefesi hızlıydı ama gözlerindeki şey korku değildi. Öfkeydi.
“Sen bana neden söylemedin?” dedi, sesi titriyordu ama geri durmadı.
“Cemre şimdi sırası değil—”
“Ne zaman sırası olacak?” dedi üstüme gelerek. “Yine tek başına halletmeye çalışıyorsun! Hep aynı şey!”
Çenemi sıktım. “Buraya gelmeni istemedim.”
“İstemek mi?” dedi acı bir gülüşle. “Ben bir seçenek miyim senin için?”
“Cemre—”
ŞAK!
Tokat yüzümde patladı. Başım yana döndü. Bir an dengemi kaybettim. Ağzımın içinde keskin bir tat. Yavaşça tekrar ona baktım. Eli hâlâ havadaydı, titriyordu.
“Beni dışarıda bırakmayı bir daha dene…” dedi kısık ama keskin bir sesle, “seni ben bırakırım.”
Tam o anda— Kapı yavaşça açıldı.
Gıcırdayarak. İkimiz de sustuk. Bakışlarımız karanlığa kilitlendi. İçeriden bir sürüklenme sesi geldi. Sonra boğuk bir inleme.
“…mmh…!”
Kalbim sıkıştı. O sesi tanıyordum.
“Adem…” dedim fısıldayarak.
Karanlığın içinden bir gölge hareket etti. Ve sonra ortaya çıktı. Göktuğ. Yüzünde hiçbir şey yoktu. Ne öfke, ne acele. Sanki her şey planlandığı gibi ilerliyordu. Önünde… Adem. Eller arkadan bağlıydı. Ağzı bezle sıkıca kapatılmıştı. Ayakta duruyordu ama zorla. Dizleri titriyordu. Göktuğ kolunu onun boynuna dolamıştı. Silahı yavaşça şakağına dayadı. Adem inledi.
“Mmhh—! Mhh—!”
Başını geri çekmeye çalıştı ama Göktuğ daha sert bastırdı.
“Dur.” dedi sakin bir sesle.
Adem’in sesi boğuldu. Nefesi hızlandı. Gözleri bana kilitlendi. O bakış… Yardım istemiyordu sadece. Korkuyordu. Gerçekten korkuyordu. Bir adım attım.
“Bırak onu.”
Göktuğ başını hafifçe eğdi.
“Biraz daha yaklaş.” dedi.
Sesi sakindi ama içi boş değildi. Adım attım. Silah biraz daha bastırıldı. Adem’in boğazından kesik bir ses çıktı.
“Ğhh—!”
Durdum. Cemre yanımda nefesini tuttu. Göktuğ konuşmaya devam etti.
“Acele etmeyin.” dedi.
“Zaten buradasınız.”
Adem kıpırdanmaya çalıştı. Ayakları kaydı. Göktuğ onu sertçe kendine çekti. Adem’in ağzından bastırılmış bir çığlık çıktı.
“MMHHH—!”
Gözlerimi kapatıp açtım. Kontrolümü kaybetmemeye çalışıyordum.
“Onu bırak.” dedim tekrar, bu sefer daha sert.
Göktuğ gülümsedi.
“Bırakırım.” dedi.
Bir anlık umut geçti içimden. Sonra devam etti:
“Hanginizi seçeceğime karar verirsem.”
Dünya sustu. Cemre’nin parmakları koluma sıkıca yapıştı. Göktuğ silahı biraz daha bastırdı. Adem’in nefesi kesildi.
“Mm—! Mmhh—!”
Başını sağa sola sallıyordu. Gözleri dolmuştu.
“Bakın…” dedi Göktuğ.
“Ne kadar güzel bir an.”
Yavaşça dışarı adım attı. Adem’i de sürükleyerek. Ayakları yere sürtündü. Toprakta iz bıraktı.
“İkiniz de buradasınız.”
Bir adım daha.
“Ve o…” dedi Adem’i biraz silkeleyerek, “ikinizin arasında.”
Adem acıyla kıvrıldı. Boğuk bir çığlık çıktı ağzından.
“MMHHH—!”
İçim parçalandı. Ama kıpırdayamadım. Göktuğ durdu. Bize baktı. Uzun uzun.
“Biriniz hareket ederse…” dedi.
Nefesimi tuttum.
“…onu öldürmem.”
Kaşlarım çatıldı. Bu ne demekti? Göktuğ’un gözleri parladı.
“Diğerini öldürürüm.”
Kalbim tekledi. Cemre hafifçe “Hayır…” diye fısıldadı. Adem çırpınmaya başladı.
“MMH! MMHHH—!”
Gözleri büyüdü. Anlamıştı. Hepimiz anlamıştık. Bu bir oyun değildi. Bu… Seçimdi. Tam o anda— Omzuma sert bir darbe indi. Yere çakıldım. Nefesim kesildi. Arkamdan bir ses:
“Geç kaldın…”
Ege. Elinde sopa. Başımı çevirdim.
“Ne yapıyorsun lan…” dedim zorla.
Cevap vermedim. Gözlerini kaçırdı. Aynı anda— Cemre’nin çığlığı yükseldi.
“Ahh—!”
Emir. Onun arkasındaydı. Sopayı indirmişti. Cemre sendeledi ama düşmedi. Hâlâ Göktuğ’a bakıyordu. Göktuğ başını yavaşça salladı.
“Güzel…” dedi.
Adem son bir kez inledi.
“Mm…hh…”
Sesi zayıflıyordu. Ben dişlerimi sıktım. Bu bir tuzaktı. Ve biz… İçine yürüyerek girmiştik.