Hastanenin o uzun, klorlu koridorundan yürürken kalbim hâlâ düzensiz atıyordu. Her adımımda Ahmet’in nefessiz kaldığı an gözümün önünde canlanıyor, Adem’in kanayan bilekleri Akut bir görüntü gibi zihnime saplanıyordu. Ahmet’in odasının kapısını açtığımda içeride sessiz bir yumuşaklık vardı. Ahmet solgun, zayıf ama nefes alıyordu. Bu bile mucizeydi. Eftel yerden bir battaniye düzenliyordu. Adem ise yatağın kenarında, sargılı bilekleri dizlerinin üzerinde… Ben Ahmet’in yanına gittim.
Elini tuttum. Ahmet gözlerini hafifçe açtı, nefesi titrek ama gülümseyerek:
“Cemre… geldin.”
“Tabii ki geldim,” dedim.
Saçlarını usulca okşadım.
“Beni bir daha böyle korkutma.”
Ahmet gözlerini kapayıp derin bir nefes aldı.
“Söz… çabalayacağım.”
Ahmet'i çok yormamak için odadan çıktım ve Eftel'e baktım. Eftel’in gözyaşları anında aktı. Ellerini Adem’in bileklerine sararak onu kendine çekti. Önce yanağına bir öpücük kondurdu. Sonra dudak kenarına hızlı, ama yumuşak bir öpücük… Adem’in yüzü kıpkırmızı oldu. Ben ise içimde kabaran bir duyguyu bastıramıyordum. Korku geçmişti, ama öfke kalmıştı. Ve cevaplanması gereken şeyler vardı. Derin bir nefes aldım.
“Ben karakola gidiyorum,” dedim.
“Ege’lerle ilgili son gelişmeleri öğrenmem gerek.”
Ahmet hemen doğrulmaya çalıştı, yüzünde panik belirdi.
“Cemre… dikkat et. O adam—”
“Bir şey yapamaz,” dedim yumuşak ama kararlı bir sesle.
“Siz buradasınız. Ben tek başıma değilim artık.”
(Karakol)
Karakolun metalik kapısından içeri girdiğimde bana eşlik eden tek şey nefesimdi. Görevli memur görüşme odasının kapısını açtı. Odaya girdim.
Önümde kalın bir cam, yanımda bir telefon… Sanki dünya ile arama bir duvar örülmüştü. Sandalyeye oturdum. Telefonu elime aldığım anda kapı açıldı. Ege içeri girdi. Hâlâ aynı… Karanlık bakışlı. Öfkesi, kıskançlığı, gururu yüzüne görev gibi yapışmış. Oturdu. Telefonu kaldırdı.
Benim bileğimdeki Ahmet’in aldığı bileklik ışığı yakalayınca Ege gözlerini kısmak zorunda kaldı. Sesim buz gibi çıktı:
“Dürüstçe söyleyeyim Ege, buraya senin için gelmedim.
Ahmet’in durumu ağırdı. Onun için geldim. Ve… şu bilekliğin seni ne kadar rahatsız ettiğini görmek için.”
Ege’nin ifadesi karanlık bir gölge gibi bozuldu.
“O herif hâlâ yanından ayrılmıyor yani.”
“Çünkü ben ona ihanet etmedim. O da bana etmedi. Ama sen…
Benimle sevgiliyken iki kişiyle aynı anda öpüştün, üstüne daha fazlasını yaptın. Senden ayrılmam beklenmedik değil, normal.”
Ege nefesini tuttu. Boğazı hareket etti.
“O anlık bir şeydi, Cemre. Sen—”
“Ben hiçbir bahaneyi kabul etmiyorum. Sen beni sahip sandın. Ben sana ait olmadım hiçbir zaman.”
Ege’nin yüzü gerildi. Kibir, kıskançlık, öfke… hepsi bir anda patladı. Ege:
“Sen anlamıyorsun! O ekip… Ahmet, Adem, Emirhan… Biz onlardan nefret ediyoruz! Her zaman önlerindeydi herkesin! Hep alkış, hep destek, hep sevgi onların oldu. Biz ise gölgede kaldık!”
Ben inadına sakin kaldım. Ben:
“Bu sana onları boğma hakkı mı veriyor? Adem’i kan içinde bırakma hakkı mı veriyor?”
Ege ayağa kalkar gibi oldu, ama zincir sesleri onu geri çekti.
“Seni de onlardan almak istedim. O bileklik bile sinirimi bozuyor.”
Ben yavaşça bileğimi kaldırdım.
“Bu bileklik seni rahatsız ettiği için sadece daha çok sevmeye başladım.”
Ege’nin nefesi daraldı.
“Cemre… hâlâ beni seviyor musun?”
Bu soru o kadar çaresiz, o kadar acınasıydı ki… Gülümseyerek cevap verdim.
“Adını duymak bile midemi kaldırıyor.”
Ege’nin yüzü bembeyaz oldu. Öfke ve yıkılmışlık karıştı. Ben telefonu kapattım. Sandalyeden kalktım. Ege hâlâ bilekliğe bakıyordu. O bilekliğe…
Ahmet’in bana aldığı, Ege’nin nefret ettiği o bilekliğe… O an anladım. Ben o karakol odasından sadece çıkmadım. Güçlenerek çıktım. Artık korkmuyordum. Artık yalnız değildim. Ve ilk kez… Gerçekten bitmişti.