(Cemre’nin Anlatımıyla)
Hafta sonu, yaşanmamış gibi geçti. Cumartesi sabahı uyandığımda dünya yerli yerindeydi; sokaklar sessiz, evler normaldi. Kimse gölden, kimse kazadan bahsetmedi. Biz de etmedik. Konuşurken kelimeleri dikkatle seçtik, susarken bilinçli sustuk. Gülüyorduk ama gülüşlerimizin altında ince bir çatlak vardı. O iki gün, unutmak için verdiğimiz ortak bir karardı. Ayaz gibiydik ama hâlâ renklendik; sanki her şey yolundaymış gibi davranarak hayatta kalmaya çalışıyorduk.
Pazartesi sabahı okula erkenden geldik. Koridorlar henüz dolmamıştı. Eftel’le sınıfa girdik. Çantalarımızı sıralara bıraktık. Damla ve Elif çoktan oradaydı. Göz göze geldiğimiz an konuşmamız gerektiğini anladık. Fısıltıyla, yarım cümlelerle konuştuk. “Yanlışlıkla,” dedik. “Kaza,” dedik. Ama hiçbir kelime gerçeği hafifletmiyordu.
Kapı açıldı.
Emir ve Göktuğ içeri girdi.
“İyi misiniz kızlar?” dedi Emir.
“Çok durgunsunuz,” diye ekledi Göktuğ.
Eftel hemen karşılık verdi.
“Ne alaka?” dedi. “Saçmalama.”
Emir’in bakışı sertleşti.
“Bizim kardeşimizi göle attınız ya,” dedi. “Ondandır belki.”
Kalbim hızlandı ama sesim sakindi.
“Hayır,” dedim. “Öyle bir şey yok.”
Göktuğ bir adım attı.
“O zaman,” dedi, “Ege neden komada? Neden kalbi sürekli duruyor ve doktorlar tekrar çalıştırmaya uğraşıyor?”
Sessizlik oldu.
“Bir ders sonra,” dedi Emir.
“Tenefüste bodrum katına inin.”
Zil çaldı. Ders geçti. Sonra kırk dakika… sonra bir kırk dakika daha. Zaman uzadıkça içimdeki baskı ağırlaştı. Elif fısıldadı:
“Acaba ne yapacaklar?”
Bodrum kata indiğimizde hava daha soğuktu. Oradaydılar. Emir, Göktuğ… ve Ege. Ayakta duruyordu ama sanki hâlâ gölün içindeydi. Yanında Buse vardı. Onu yanımıza çağırdık.
Buse derin bir nefes aldı.
“Size bir şey söyleyeceğim,” dedi.
“Bu bir komploydu. Ege benim sevgilim değil… kardeşim.”
Durdu.
“Emir, Göktuğ ve Ege… benim ağabeylerim. En küçük kız kardeşleriyim ben.”
Sesi titredi ama bakışı netti.
“Plan böyle işlemeyecekti. Ama yine de… sizi suçluyorum.”
Kızlara baktım. Gözlerim doldu. Elif dayanamayıp sordu:
“Ne istiyorsun?”
Ege, Buse’ye döndü.
“Ne yapayım?” dedi. “Nasıl bir şey olsun?”
Buse özellikle bana bakarak konuştu.
“Sevdiklerini kaybedecekler,” dedi.
“Boğuldukları, sıkıştıkları bir şey olsun.”
Ege başını salladı.
“Tamam,” dedi.
“Özellikle Cemre… benim dediğim her şeyi yapacaksınız. Bizim kölemiz olacaksınız.”
Kanım kaynadı.
“Önce ağzını topla,” dedim.
“Ne kölesi? O gün ölmeden çıktın, şimdi seni gerçekten öldürürüm. Kabul etmiyorum.”
Ege’nin yüzü ifadesizdi.
“Peki,” dedi.
“O zaman hakkınızda şikâyette bulunurum.”
Arkasını döndü.
İşte o an…
Göğsümde bir şey çöktü.
“Dur,” dedim.
Sesim kısıktı ama yeterince netti.
Bir adım attım. Eftel kolumu tuttu ama bıraktım.
“Tamam,” dedim.
“Kabul ediyoruz.”
O kelime ağzımdan çıkarken içimde bir şey öldü.
Gurur değil… umut.
Ege yavaşça döndü.
“Bak,” dedi, “bunu sen istedin.”
Buse gözlerimin içine baktı.
Kazanmış gibi değil… karar vermiş gibi.
“İlk kim?” diye sordu Ege.
Cevap vermediler.
Sonra Emir konuştu.
“Şimdi değil,” dedi.
“Ama başlayacağız. Bu sadece fragmandı.”
Buse yanıma yaklaştı.
“Ahmet senden vazgeçecek,” dedi fısıltıyla.
“Gerçek yüzünü görüp bana dönecek.”
Arkasını dönüp gittiler.
Olduğum yere çöktüm.
İlk defa bu kadar çaresiz ağladım. Damla ve Eftel yanıma çöktü. Elif ağlamadı ama gözleri doluydu.
Ve o an şunu anladım:
Bazı kabuller insanı kurtarmaz. Sadece hayatta bırakır.