Kamp alanının derinliklerinde, ağaçların arasında kaybolmuş bir yaz günüydü. On genç, bir araya gelerek hayatlarının en unutulmaz macerasına atılmaya hazırlanıyordu. Güneş, gökyüzünde parlamakla kalmıyor, aynı zamanda gençlerin kalplerinde bir heyecan ateşi yakıyordu. Ancak, bu yaz kampı sıradan bir tatil yerinden çok uzaktı. Protagonistimiz Elif, 17 yaşında, neşeli ve meraklı bir kızdı. Kıvırcık kahverengi saçları rüzgârda dans ederken, gözlerinde keşfetme arzusu parlıyordu. Elif, arkadaşlarıyla birlikte bu yazı unutulmaz kılmak için gelmişti. En yakın arkadaşı Zeynep, onun tam zıttıydı. Zeynep, temkinli ve mantıklı bir kızdı; her zaman dikkatli kararlar almayı tercih ediyordu. Kamp alanına vardıklarında, gençler arasında eğlenceli anlar yaşanmaya başladı. Ancak, gece çökmeye başladığında, ekipteki herkesin içini bir korku kapladı. Özellikle Cem, 18 yaşında, yakışıklı ve cesur bir gençti. Cem, gece karanlığında esrarengiz sesler duyduklarını söylediğinde, Elif'in kalbi hızla atmaya başladı. "Ne kadar da korkak oldun Cem, sadece bir kuş sesi!" diye alay etti Zeynep. Ama içten içe, kimse bu kamp alanının geçmişte yaşanan tuhaf olaylarla dolu olduğunu bilmiyordu. Bir gece, Elif ve Cem, kamp ateşinin etrafında otururken, Cem Elif'e bir sırdan bahsetti. "Biliyor musun, burada bir efsane var. Bir zamanlar, bu ormanda kaybolan bir aşık, her yaz geri döner ve kaybolan ruhları arar." Cem’in sesi titriyordu, ama Elif ona gülerek cevap verdi. "Bunlar sadece masal Cem. Ama eğer bir hayaletle karşılaşırsak, ben seni korurum!" Tam o sırada, bir hışırtı duyuldu. Gençler, korkuyla etrafa bakındı. Gözleri karanlık ormanın derinliklerine daldı. Bir an, Elif ve Cem’in göz göze geldiği o an, aralarındaki çekim daha da güçlendi. Ama birden, Zeynep bağırdı: "Birisi arkamızda!" Grup, hemen kaçmaya başladı. Ama Elif, Cem’in elini sıkıca tuttu. "Birlikteyiz! Korkma!" dedi. Onların kaçışları, hem korku dolu hem de komik bir hal aldı. Koşarken, Cem’in düştüğünü gören Elif, durup arkasına döndü. "Senin yüzünden yakalanacağız!" diye gülerek bağırdı. Ama Cem’in gülümsemesi, korkunun yerini almıştı. Ertesi gün, gençler ormanın derinliklerine doğru ilerlemeye karar verdiler. Elif, Cem’in yanında yürürken, kalbinde bir sıcaklık hissetti. Ama ormanın derinliklerine indikçe, gizemli sesler yeniden yankılanmaya başladı. Hızla döndüklerinde, karanlık bir gölge belirdi. Herkes çığlık attı ve koşmaya başladı. Ama Elif, Cem’in elini bırakmadı. Sonunda, bir yere ulaştılar; bir tür terkedilmiş bir kulübe. Kapıyı açtıklarında, içeri girmeye cesaret edemediler. Ama Elif, “Belki burada bir şeyler bulabiliriz!” diyerek cesaretini topladı. İçeri girdiklerinde, ne bulacaklarını bilmiyorlardı; ama bir şey kesin: Bu yaz, hiç beklemedikleri bir aşk ve korku dolu anılarla doluydu. O gece, Elif ve Cem, birbirlerine olan hislerini daha da derinleştirdi. Korkunun ve komedinin birleştiği bu yaz kampında, aşkın ve gizemin peşinden giderek, hayatlarının en büyük macerasını yaşamak üzereydiler. Kim bilir, belki de kaybolan ruhlar gerçekten onları bulmak için geri dönmüştü.
Gece sessizdi. Terk edilmiş kulübenin kapısı, rüzgârın etkisiyle yavaşça gıcırdadı. Gençler birbirlerine bakıyor, içeri girip girmemek konusunda kararsız kalıyordu.
"Belki de geri dönmeliyiz," dedi Zeynep, fenerini sıkıca kavrayarak. "Burada iyi bir his yok."
Cem gülümsedi.
"Buraya kadar geldik. Kapının önünden dönmek yakışmaz."
Elif derin bir nefes aldı.
"Beş dakika bakarız. Sonra döneriz."
İçeri girdiklerinde kulübenin yıllardır terk edilmiş olduğu belliydi. Toz kaplı masalar, devrilmiş sandalyeler ve duvarda asılı, rengi solmuş eski fotoğraflar vardı. Bir köşede paslanmış bir soba, diğer tarafta ise tahta bir dolap duruyordu.
Tam o sırada Murat seslendi.
"Buraya bakın!"
Dolabın çekmecesinde eski bir günlük bulmuştu. Kapağında sadece şu yazıyordu:
"Yaz Kampı - 1986"
Elif dikkatlice ilk sayfayı açtı.
> "Eğer bu defteri okuyorsan, sakın gölün kuzeyindeki patikaya gece gitme..."
Herkes sessizleşti.
"Şaka gibi..." diye fısıldadı Cem.
Sayfalar ilerledikçe ilginç bir hikâye ortaya çıktı. Yıllar önce bu kampta kalan bir grup genç, gece ormanda gizemli ışıklar gördüklerini, bunların peşinden giden arkadaşlarından birinin kaybolduğunu yazmıştı. Günlüğün son sayfası ise yarım kalmıştı.
> "...Işık yine geldi. Bu kez hepimizi çağırıyor. Eğer geri dönemezsek..."
Cümle burada bitiyordu.
Tam o anda kulübenin dışında bir ışık belirdi.
Kimse konuşmuyordu.
Pencereden süzülen soluk beyaz ışık, yavaşça ağaçların arasına doğru ilerliyordu.
"Onu görüyor musunuz?" diye sordu Elif.
Herkes başını salladı.
Meraklarına yenik düşen grup, ışığın peşinden gitmeye karar verdi. Fenerlerini açıp sessizce yürümeye başladılar. Işık onları eski bir taş köprüye götürdü. Köprünün altında ince bir dere akıyordu.
Bir anda ışık kayboldu.
Yerini derin bir sessizlik aldı.
Sonra arkalarından yaşlı bir adamın sesi duyuldu.
"Onu aramayın."
Gençler korkuyla döndü.
Yaşlı adam, kampın bekçisiydi. Elindeki gaz lambasını kaldırarak onlara baktı.
"Bu ormanda anlatılan efsane gerçek değildir," dedi. "Ama insanlar, korktuklarında en sıradan şeyleri bile doğaüstü sanırlar."
Gençler şaşkındı.
Bekçi onları kulübesine götürdü ve yıllar önce yaşanan olayı anlattı. 1986 yazında çıkan büyük bir fırtınada birkaç kampçı yollarını kaybetmiş, günler sonra sağ salim bulunmuştu. Zamanla bu olay kulaktan kulağa değişmiş ve "kaybolan ruhlar" efsanesine dönüşmüştü.
Tam herkes rahatlamaya başlamışken bekçi duraksadı.
"Yalnız..." dedi.
"Bir şey hâlâ açıklanamadı."
Masanın üzerine eski bir pusula bıraktı.
"Bu pusula, o geceden beri her yaz aynı tarihte kendi kendine kuzeyi değil, ormanın içindeki aynı noktayı gösteriyor."
Cem pusulayı eline aldı.
Gerçekten de ibre kuzeyi göstermiyordu.
Tam o anda dışarıdan tanıdık bir ıslık sesi geldi.
Elif irkildi.
"Bu sesi dün gece de duymuştuk."
Grup tekrar dışarı çıktı. Pusulanın gösterdiği yönü takip ederek yürümeye başladılar. Yaklaşık on dakika sonra sık ağaçların arasında taşlardan yapılmış küçük bir anıt buldular.
Anıtın üzerinde şu sözler yazıyordu:
"Korku, gerçeği saklayan en kalın sistir."
Anıtın arkasında ise eski bir metal kutu vardı. Kutunun içinde, 1986'da kaybolduğu sanılan gençlerin çektiği fotoğraflar, mektuplar ve kamp anıları bulunuyordu. Meğer onlar, kayboldukları gün bu kutuyu gelecekte bulunması için saklamışlardı.
Elif gülümsedi.
"Demek bütün gizem bunun içindeymiş."
Cem de gülerek cevap verdi.
"Yani bizi korkutan hayaletler değil, insanların anlattığı hikâyelermiş."
Dönüş yolunda orman artık eskisi kadar ürkütücü görünmüyordu. Güneş ağaçların arasından doğarken herkes rahatlamıştı.
Kampın son gecesinde ateşin etrafında oturan gençler, yaşadıkları macerayı kahkahalarla anlattılar. Elif ile Cem ise sessizce biraz uzaklaştılar.
"Sanırım bu yazı hiç unutmayacağız," dedi Cem.
Elif gülümseyerek başını salladı.
"Çünkü bazen en büyük maceralar, korkularımızın üzerine yürüdüğümüzde başlıyor."
İkisi el ele kamp ateşine doğru geri dönerken, uzakta hafif bir rüzgâr esti. Eski kulübenin penceresi usulca açıldı.
İçerideki masanın üzerinde bırakılan günlük, kimsenin dokunmadığı hâlde son sayfasını kendi kendine çevirdi.
Ve boş olan son satırda yavaş yavaş tek bir cümle belirdi:
"Hikâye henüz bitmedi..."
Ertesi sabah kamp alanında her şey normale dönmüş gibiydi. Kuşlar ötüyor, gençler kahvaltı hazırlıyor, dün gece yaşananlar ise sanki kötü bir rüyaya dönüşüyordu. Ama Elif'in aklından o kendiliğinden yazılan cümle çıkmıyordu.
"Hikâye henüz bitmedi..."
Kimseye söylememeye karar verdi.
Kahvaltı sırasında kamp görevlisi telaşla yanlarına geldi.
"Çocuklar, sizden bir şey isteyeceğim."
"Nedir?" diye sordu Zeynep.
"Dün gece kampın güvenlik kameraları bozulmuş. Ama ilginç olan şu ki sadece ormanın eski kulübesinin bulunduğu bölgede görüntü alınamamış."
Cem ile Elif şaşkın bakışlarla birbirlerine baktılar.
"Belki elektrik kesilmiştir." dedi Murat.
Görevli başını iki yana salladı.
"Hayır. Sadece tek bir kamera çalışmaya devam etmiş."
Bilgisayardan görüntüyü açtı.
Saat gece 02.17...
Kulübenin önü görünüyordu.
İlk birkaç dakika hiçbir şey olmadı.
Sonra kameranın görüş alanına beyaz elbiseli uzun saçlı biri girdi.
Herkes nefesini tuttu.
Fakat birkaç saniye sonra görüntü netleşince gerçeğin bambaşka olduğu ortaya çıktı.
"Bu... bu kamp görevlisi Ayşe değil mi?" dedi Zeynep.
Gerçekten de beyaz yağmurluğunu giyen görevli Ayşe, gece kulübeye kadar yürümüş, ardından içeriden eski bir kutu alıp geri dönmüştü.
Herkes rahat bir nefes aldı.
Tam o sırada görüntüde tuhaf bir şey oldu.
Ayşe kulübeden ayrıldıktan tam on saniye sonra...
Kapı tekrar açıldı.
Ama bu kez içeriden kimse çıkmamıştı.
Kapı kendi kendine kapanmıştı.
Görevli videoyu durdurdu.
"İşte bunu açıklayamıyoruz."
---
O gece Elif uyuyamadı.
Çadırın dışında hafif bir ıslık sesi duydu.
Sessizce dışarı çıktı.
Ay ışığının altında yaşlı bekçi onu bekliyordu.
"Seninle konuşmam gerekiyor."
Elif tedirgin oldu.
"Neler oluyor?"
Bekçi cebinden sararmış bir fotoğraf çıkardı.
Fotoğrafta on genç kamp ateşinin etrafında gülümsüyordu.
Elif dikkatlice baktı.
Birden nefesi kesildi.
Fotoğraftaki kızlardan biri...
Kendisine inanılmaz derecede benziyordu.
"Ama... bu imkânsız."
Bekçi ağır ağır konuştu.
"Fotoğraf 1986 yılında çekildi."
Elif'in elleri titremeye başladı.
"Bu kızın adı da Elif'ti."
"Ne?"
"Soyadı da seninkiyle aynıydı."
Cem de yanlarına gelmişti.
"Tesadüf olabilir."
Bekçi başını salladı.
"Olabilir."
"Fakat onun kaybolduğu gün yazdığı son mektup hiç bulunamamıştı."
Bekçi cebinden küçük, paslı bir anahtar çıkardı.
"Bugün bulundu."
"Nerede?"
"Eski kulübenin döşemesinin altında."
Anahtarın üzerinde küçük bir numara yazıyordu.
17
Elif şaşkınlıkla konuştu.
"Ben de 17 yaşındayım..."
---
Ertesi gün grup tekrar kulübeye gitti.
Tahtaların altında gerçekten de kilitli küçük bir sandık vardı.
Anahtar tam uyuyordu.
Kapak yavaşça açıldı.
İçinde eski mektuplar, birkaç siyah-beyaz fotoğraf ve kırmızı kurdeleyle bağlanmış ince bir defter vardı.
Defterin ilk sayfasında şu yazıyordu:
"Bu satırlar torunuma ulaşırsa bilsin ki korkulacak şey hayaletler değil, insanların unuttuğu gerçeklerdir."
Elif donup kaldı.
"Torunuma mı?"
Sayfayı çevirdi.
Son satırda sadece bir isim yazıyordu.
Elif.
Tam o anda kulübenin dışından güçlü bir rüzgâr esti.
Kapı sertçe kapandı.
Işıklar söndü.
Ve karanlığın içinden sakin bir kadın sesi duyuldu:
"Sonunda geldin..."
Gençler donup kalmıştı.
Fakat ses korkutucu değildi.
Aksine, yıllardır beklediği birine kavuşmuş gibi huzurluydu.
Elif yavaşça karanlığa doğru döndü.
"Sen... kimsin?"
Karanlığın içinden gelen cevap, herkesin tüylerini diken diken etti:
"Ben, ailenden sana anlatılmayan son hikâyeyim..."
Elif'in kalbi hızla çarpmaya başladı. Kulübenin içindeki sessizlik öylesine ağırdı ki herkes nefesini tutmuştu. Dışarıdaki rüzgâr eski tahtaları sarsıyor, çatının arasından giren ay ışığı zemine uzun gölgeler düşürüyordu.
"Sen... kimsin?" diye tekrarladı Elif.
Bir süre cevap gelmedi. Ardından karanlığın içinden yavaşça yaşlı bir kadın çıktı. Beyaz saçları omuzlarına dökülüyor, yüzündeki derin çizgiler yılların izlerini taşıyordu. Elinde eski bir gaz lambası vardı. Lambanın ışığı yüzünü aydınlatınca gençlerin korkusu yerini şaşkınlığa bıraktı.
"Benim adım Meryem," dedi kadın sakin bir sesle. "Bu kulübenin son sahibiyim."
Cem şaşkınlıkla kaşlarını çattı.
"Ama kamp bekçisi buranın yıllardır boş olduğunu söylemişti."
"Çünkü öyle bilinmesini istedim."
Kadın, sandığın içindeki kırmızı kurdeleyle bağlanmış defteri eline aldı. Parmaklarını kapağın üzerinde gezdirdi.
"Bu defteri yazan kişi benim en yakın arkadaşımdı."
Elif'in gözleri büyüdü.
"Fotoğraftaki Elif mi?"
Meryem başını yavaşça salladı.
"Evet."
Kulübenin içinde derin bir sessizlik oluştu.
"Yıllar önce burada birlikte kamp yapıyorduk. Tıpkı sizin gibi on kişiydik. Hepimiz geleceğe dair hayaller kuruyorduk. Sonra büyük bir fırtına çıktı. Ormanda yollarımızı kaybettik. Günlerce birbirimizi aradık. En sonunda hepimiz bulunduk... ama Elif bulunamadı."
"Yani gerçekten kayboldu mu?" diye sordu Zeynep.
"Hayır."
Bu cevap herkesi şaşırttı.
"Elif kendi isteğiyle gitmişti."
Gençler birbirlerine baktılar.
"Neden?"
Meryem gözlerini yere indirdi.
"Çünkü ailesi onu başka bir şehre göndermek istiyordu. Sevdiği çocuktan ayrılacaktı. O gece herkesten kaçtı. Ertesi sabah geri döndüğünde ise herkes onun kaybolduğunu sanıyordu. O da gerçeği anlatmaya cesaret edemedi. Sessizce ailesiyle birlikte buradan ayrıldı."
"Sonra ne oldu?" diye sordu Cem.
"Yıllar sonra evlendi. Çocukları oldu. Ama bu kampa bir daha hiç gelemedi. Ölmeden önce bana bir mektup gönderdi."
Meryem defterin arasından sararmış bir zarf çıkardı.
"Bu mektubun yalnızca ailesinden birine verilmesini istedi."
Elif'in elleri titremeye başladı.
"Benim ailem mi?"
"Evet."
Meryem zarfı uzattı.
Elif yavaşça açtı.
İçindeki yazılar oldukça eskimişti ama hâlâ okunabiliyordu.
"Sevgili torunum... Eğer bir gün bu mektubu okuyorsan bil ki insan bazen korkularından kaçarken en değerli anılarını geride bırakır. Ben bu ormandan hiç korkmadım. Asıl korktuğum şey pişman olmaktı. Eğer buraya geldiysen senden tek isteğim var. Benim yarım bıraktığım hikâyeyi tamamla."
Mektubun sonunda tek bir cümle daha vardı.
"Cesur ol."
Elif'in gözleri doldu. Hayatı boyunca büyükannesinin gençliğine dair neredeyse hiçbir şey öğrenememişti. Ailesi onun bu kamptan neden hiç bahsetmediğini de söylememişti. Şimdi ise bütün parçalar yavaş yavaş yerine oturuyordu.
Tam o sırada dışarıdan yüksek bir ses geldi.
Tak!
Sanki biri kulübenin kapısına taş atmıştı.
Cem hızla dışarı çıktı.
"Kim var orada?"
Cevap gelmedi.
Fenerini ağaçların arasına tuttuğunda siyah kapüşonlu birini gördü.
"Hey!"
Gölge koşmaya başladı.
"Cem, bekle!" diye bağırdı Elif.
Ama Cem çoktan peşinden gitmişti.
Gençlerin tamamı onun arkasından koşmaya başladı. Orman karanlıktı. Dallar yüzlerine çarpıyor, kuru yapraklar ayaklarının altında eziliyordu.
Kapüşonlu kişi eski gölün kıyısına kadar geldi.
Bir anda durdu.
Arkasını döndü.
Yüzünü görünce herkes şaşkınlıktan dona kaldı.
Bu kişi kamp bekçisiydi.
"Ne yapıyorsunuz?" diye bağırdı Zeynep.
Bekçi derin bir nefes aldı.
"Size gerçeği söylemek zorundayım."
Elif sert bir sesle konuştu.
"Hangi gerçeği?"
Bekçi cebinden eski bir kimlik çıkardı.
"Ben bu kampın bekçisi değilim."
Herkes şaşkınlık içinde birbirine baktı.
"Ben, 1986 yılında burada kamp yapan gençlerden biriyim."
Sessizlik çöktü.
"Adım Yusuf."
Cem'in yüzündeki şaşkınlık giderek büyüyordu.
"Ama bu imkânsız. O zaman şimdi en az elli yaşında olmanız gerekir."
Yusuf hafifçe gülümsedi.
"Elli sekiz yaşındayım."
Elif dikkatle baktığında gerçekten de adamın yüzündeki çizgiler bunu doğruluyordu.
"Peki neden bize yalan söylediniz?"
"Çünkü insanlar efsaneleri gerçeklerden daha çok dinliyor."
Yusuf gölün kıyısını işaret etti.
"Arkadaşım Elif'in hatırasını korumak için yıllardır buradayım. İnsanlar burayı sadece korku hikâyeleriyle hatırlamasın diye elimden geleni yaptım. Ama son yıllarda biri bu ormanda eski eşyaları çalmaya başladı."
"Yani bizi takip eden kişi siz değildiniz?" dedi Cem.
"Hayır."
"O zaman kimdi?"
Yusuf'un yüzündeki ifade bir anda ciddileşti.
"İşte bunu ben de bilmiyorum."
Tam o anda gölün karşı kıyısında güçlü bir el feneri yandı.
Ardından ikinci...
Sonra üçüncü...
Karanlığın içinde üç kişi sessizce onları izliyordu.
Hiçbiri konuşmuyordu.
Ve birkaç saniye sonra ormanın derinliklerine doğru yürüyüp gözden kayboldular.
Elif, Cem ve diğerleri nefeslerini tutarak birbirlerine baktılar.
Bu kez karşılarında bir efsane değil, gerçek insanlar vardı. Ancak kim oldukları ve neden yıllardır bu ormana gizlice geldikleri hâlâ büyük bir sırdı. Macera yeni başlıyordu.
Sabah olduğunda kamp alanında alışılmadık bir sessizlik vardı. Kimse önceki gece göl kenarında gördükleri üç kişiyi aklından çıkaramıyordu. Kahvaltı masasında herkes aynı soruyu düşünüyordu ama kimse yüksek sesle söylemeye cesaret edemiyordu.
Sonunda sessizliği Elif bozdu.
"Onlar kimdi?"
Yusuf elindeki kahve kupasını masaya bıraktı.
"Bilmiyorum. Ama son üç yıldır her yaz aynı tarihlerde ortaya çıkıyorlar. Kimseye görünmeden ormana giriyor, birkaç saat sonra da kayboluyorlar."
"Polise haber vermediniz mi?" diye sordu Zeynep.
"Verdim. Araştırdılar ama hiçbir iz bulamadılar. Kameralara da yakalanmadılar."
Cem düşünceli bir ifadeyle ayağa kalktı.
"Demek ki gündüz değil, gece geliyorlar."
Yusuf başını salladı.
"Evet. Ve hep aynı yere gidiyorlar."
"Nereye?"
"Eski gözetleme kulesine."
Bu ismi ilk kez duyuyorlardı.
"Ormanda bir kule mi var?" dedi Murat.
"Eskiden orman yangınlarını izlemek için kullanılan ahşap bir kule vardı. Yaklaşık yirmi yıl önce kullanılmaz hâle geldi. Şimdi neredeyse tamamen yıkılmış durumda."
Elif hemen kararını verdi.
"Oraya gideceğiz."
Zeynep derin bir iç çekti.
"Bu cümleyi senden duymayalı sadece on dakika olmuştu."
Grubun geri kalanı gülmeye başladı. Gerginlik kısa süreliğine de olsa dağılmıştı.
Öğleden sonra Yusuf önden yürüyerek onları eski patikaya götürdü. Yol giderek daralıyor, ağaçlar gökyüzünü tamamen kapatıyordu. Yaklaşık kırk dakikalık yürüyüşten sonra paslanmış demir bir tabela gördüler.
"Yangın Gözetleme Kulesi. Girmek Tehlikelidir."
Tabela neredeyse yosunlarla kaplanmıştı.
Biraz ilerlediklerinde kuleyi gördüler. Gerçekten de çok eskiydi. Ahşap merdivenlerin bazı basamakları kırılmış, korkulukların çoğu çürümüştü.
"Buraya çıkılmaz." dedi Yusuf.
Ama Cem çoktan ilk basamağa ayağını koymuştu.
"Ben dikkat ederim."
"Cem!" diye bağırdı Elif.
Cem gülerek yukarı tırmanmaya başladı.
"Merak etme."
Tam kulenin yarısına geldiğinde eski bir tahta büyük bir gürültüyle kırıldı.
Herkesin yüreği ağzına geldi.
Cem son anda korkuluğa tutunmayı başardı.
"Neredeyse düşüyordum."
"Aşağı in!" diye bağırdı Zeynep.
Cem dikkatlice aşağı indi.
Tam geri dönecekleri sırada Elif yerde yarısı toprağa gömülü metal bir kutu fark etti.
"Buraya bakın."
Kutunun kapağında paslı bir kilit vardı ama çoktan çürümüştü. Cem küçük bir taşla kapağı kaldırdı.
Kutunun içinde eski haritalar, birkaç pusula ve katlanmış büyük bir plan vardı.
Elif haritayı açtı.
Harita kamp alanını gösteriyordu.
Ancak normal bir harita değildi.
Ormanın altında kırmızı kalemle çizilmiş uzun tüneller vardı.
"Bu da ne?"
Yusuf haritayı görünce şaşkınlıkla geri çekildi.
"İnanamıyorum."
"Bunu tanıyor musunuz?"
"Evet."
"Nedir bunlar?"
Yusuf derin bir nefes aldı.
"İkinci Dünya Savaşı sırasında bu bölgenin altında acil durum sığınakları yapılmış. Daha sonra girişleri kapatılmıştı."
"Girişleri nerede?"
Yusuf haritayı dikkatlice inceledi.
"Bir tanesi..."
Parmağı haritanın üzerinde durdu.
"...tam bizim kamp alanının altında."
Kimse konuşamadı.
Elif haritayı yeniden inceledi.
Kırmızı çizgiler kulübenin altından geçiyor, gölün kıyısına kadar uzanıyordu.
Cem heyecanla konuştu.
"O üç kişi bu tünelleri biliyor olabilir."
Tam o anda Murat bağırdı.
"Şuraya bakın!"
Herkes döndü.
Toprağın üzerinde yepyeni ayakkabı izleri vardı.
İzler çok tazeydi.
Sanki birkaç dakika önce biri oradan geçmişti.
Yusuf diz çöktü.
"En fazla yarım saatlik."
İzler kulenin arkasındaki yoğun çalılıkların içine giriyordu.
Grup sessizce onları takip etmeye başladı.
Yaklaşık yüz metre ilerlediklerinde büyük kayaların arasında gizlenmiş paslı demir bir kapı buldular.
Kapının üzerinde solmuş beyaz harflerle tek bir kelime yazıyordu.
"Sığınak-3"
Kapı hafifçe aralıktı.
İçeriden soğuk bir hava geliyordu.
Elif kapıya yaklaştı.
Tam elini uzatmıştı ki içeriden metal bir ses duyuldu.
Sanki biri demir bir şeyi yere düşürmüştü.
Ardından fısıltılar yükseldi.
Bir kişi değil...
En az dört ya da beş kişi konuşuyordu.
Elif ile Cem birbirlerine baktılar.
Bu kez karşılarında yalnızca eski bir sır değil, hâlâ kullanılan gizli bir yer vardı.
Ve içeride onları bekleyen insanların dost mu, düşman mı olduğunu henüz hiç kimse bilmiyordu.
Elif yavaşça kapıya yaklaştı. İçeriden gelen fısıltılar artık daha net duyuluyordu. Kim oldukları anlaşılmıyordu ama konuşanlar en az beş kişiydi. Yusuf eliyle herkese sessiz olmalarını işaret etti.
Cem eğilip kapının aralığından içeri baktı.
"Karanlık... Ama içeride ışık var."
"Nerede?" diye fısıldadı Elif.
"Koridorun sonunda."
Yusuf cebinden küçük bir el feneri çıkardı.
"Burayı yıllar önce kapatmışlardı. İçeride gerçekten insanlar varsa, bu çok ciddi bir durum."
Tam o sırada içeriden ayak sesleri gelmeye başladı.
Yaklaşıyorlardı.
"Çabuk!" dedi Yusuf.
Herkes büyük kayanın arkasına saklandı.
Kapı yavaşça açıldı.
İçeriden siyah montlu iki kişi çıktı. Ellerinde büyük sırt çantaları vardı. Etrafı dikkatlice kontrol ettiler.
"Buralarda kimse yok." dedi içlerinden biri.
"Yine de dikkatli olalım." diye cevap verdi diğeri.
Adamlar uzaklaştıktan sonra Yusuf derin bir nefes aldı.
"Onlar kampçı değil."
"Nereden anladınız?" diye sordu Zeynep.
"Çünkü kullandıkları çantalar jeoloji ekiplerinin kullandığı özel ekipmanlardan."
Elif şaşırdı.
"Jeolog olabilirler mi?"
"Belki."
"Ya da başka bir şey."
Meraklarına yenik düşen grup, adamların çıktığı kapıdan içeri girdi.
Sığınak beklediklerinden çok daha büyüktü. Beton duvarlar nem içindeydi. Tavandan damlayan sular koridorda yankılanıyordu. Paslanmış elektrik panoları ve eski demir kapılar, buranın onlarca yıldır kullanılmadığını düşündürüyordu.
Ancak yerdeki ayak izleri tam tersini söylüyordu.
Koridorun sonunda ışık görünüyordu.
Herkes sessizce ilerledi.
Bir süre sonra geniş bir salona ulaştılar.
Salonun ortasında büyük bir masa vardı.
Masanın üzerinde eski haritalar, dizüstü bilgisayarlar ve çeşitli ölçüm cihazları duruyordu.
"Burada biri çalışıyor." dedi Murat.
Tam o anda arkalarından bir ses duyuldu.
"Olduğunuz yerde kalın."
Gençler irkilerek arkalarını döndüler.
Karşılarında kırklı yaşlarında, sakallı bir adam duruyordu. Elinde bir el feneri vardı ama herhangi bir silah taşımıyordu.
"Buraya nasıl girdiniz?"
Yusuf öne çıktı.
"Önce siz söyleyin. Burası kapalı bir bölge."
Adam birkaç saniye sessiz kaldı.
Sonra derin bir nefes aldı.
"Sanırım artık bunu gizlemenin anlamı yok."
Cebinden bir kart çıkardı.
Kartın üzerinde bir devlet kurumunun logosu vardı.
"Ben Arkeolog Doktor Kerem Arslan."
Herkes şaşkınlıkla birbirine baktı.
"Arkeolog mu?"
"Evet."
"Peki burada ne arıyorsunuz?"
Kerem masanın üzerindeki büyük haritayı açtı.
"Yaklaşık iki yıldır bu ormanda gizli bir yerleşim alanını araştırıyoruz."
"Yerleşim alanı mı?"
"Evet."
"Ne kadar eski?"
"Yaklaşık sekiz yüz yıllık."
Elif heyecanla haritaya yaklaştı.
"Yani burada tarihi bir şehir mi var?"
"Küçük bir yerleşim."
"Niye gizli çalışıyorsunuz?"
Kerem'in yüzü ciddileşti.
"Çünkü haber duyulursa define avcıları burayı yağmalar."
Tam bu sırada içeriden başka biri koşarak geldi.
"Kerem Bey!"
"Neler oldu?"
"Doğu tünelinde yine hareket var."
Kerem'in yüzü bir anda değişti.
"Hayır... Bu kadar erken olmamalı."
Elif merakla sordu.
"Ne oldu?"
Kerem birkaç saniye sustu.
"Biz buraya geldiğimizden beri geceleri biri kazı alanına giriyor."
"Kim?"
"Bilmiyoruz."
"Onları hiç görmediniz mi?"
"Hayır."
"Her geldiklerinde bir şey çalıyorlar."
Cem hemen atıldı.
"Dün gece göl kenarında gördüğümüz kişiler olabilir."
Kerem başını salladı.
"Büyük ihtimalle."
Tam konuşurlarken sığınağın derinliklerinden güçlü bir patlama sesi geldi.
Yer hafifçe sarsıldı.
Tavandan küçük taş parçaları düşmeye başladı.
"Ne oluyor?" diye bağırdı Zeynep.
Kerem hızla telsizini eline aldı.
"Doğu ekibi cevap verin!"
Telsizden yalnızca cızırtı geliyordu.
Ardından boğuk bir yardım çığlığı duyuldu.
"...Yardım edin... Bizi..."
Ses aniden kesildi.
Koridor tekrar sessizliğe gömüldü.
Kerem kararlı bir ifadeyle çantasını sırtına aldı.
"Birileri kazı alanına girdi."
Cem de öne çıktı.
"Biz de geliyoruz."
"Hayır."
"Orası tehlikeli."
Elif kararlı bir sesle konuştu.
"Bu işin içine zaten girdik. Hem ormanı sizden daha iyi tanıyoruz."
Kerem birkaç saniye düşündü.
Sonunda istemeyerek başını salladı.
"Peki. Ama benden habersiz tek bir adım bile atmayacaksınız."
Grup fenerlerini hazırladı.
Dar koridordan ilerlemeye başladılar.
Yaklaşık on dakika yürüdükten sonra beton tüneller yerini taş duvarlara bıraktı.
Artık modern sığınakta değil, yüzyıllar önce insanlar tarafından oyulmuş antik bir geçitteydiler.
Duvarlarda anlamını bilmedikleri semboller vardı.
Tam Elif bunlardan birine dokunacakken, sembolün bulunduğu taş hafifçe içeri çöktü.
Derinlerden ağır bir mekanizma sesi yükseldi.
Ardından önlerindeki taş duvar yavaşça iki yana açıldı.
Kapının ardında, yüzyıllardır hiç kimsenin görmediği devasa bir yer altı salonu uzanıyordu.
Salonun tam ortasında, altın işlemelerle süslü büyük bir sandık duruyordu.
Fakat sandığın kapağı açıktı.
Ve içi tamamen boştu.
Elif, boş sandığa uzun süre sessizce baktı. Salondaki herkes aynı şaşkınlığı yaşıyordu. Yüzyıllardır gizli kaldığı düşünülen bir odanın tam ortasındaki sandık açılmıştı ve içinde hiçbir şey yoktu.
Kerem yavaşça sandığın yanına çömeldi.
"Hayır..."
Sesindeki hayal kırıklığı gizlenemiyordu.
"Çok geç kalmışız."
Cem çevreyi dikkatlice inceledi.
"Belki de zaten boştu."
Kerem başını iki yana salladı.
"Hayır. Birkaç gün önce yaptığımız radar taramalarında sandığın içinde metal yoğunluğu tespit etmiştik."
Yusuf hemen yere eğildi.
"Buraya bakın."
Sandığın önünde çamurlu ayakkabı izleri vardı.
İzler henüz kurumamıştı.
"En fazla bir saat önce buradalarmış."
Elif duvarlara bakarken küçük bir ayrıntı fark etti.
"Burada bir şey var."
Taş zeminde küçük, yuvarlak, parlak bir cisim duruyordu.
Eline aldı.
Eski bir bronz düğmeydi.
Üzerinde kabartma hâlinde bir kartal sembolü vardı.
Kerem'in gözleri büyüdü.
"Bu..."
"Nedir?"
"Bu arma, yüzlerce yıl önce bölgede yaşayan Arven Tarikatı'na ait."
"Tarikat mı?" diye sordu Zeynep.
"Evet. Ama korkulacak bir şey değil. Onlar savaşçı değil, bilgiyi koruyan insanlardı. Rivayete göre en değerli eserlerini bu yer altı şehrine saklamışlardı."
Tam o sırada Murat salonun diğer ucundan seslendi.
"Buraya gelin!"
Herkes koşarak onun yanına gitti.
Duvarın dibinde büyük bir taş kapı vardı.
Kapının biri açıktı.
Demek ki hırsızlar sandığı aldıktan sonra buradan geçmişti.
Kerem fenerini içeri tuttu.
Koridorun zemininde yeni lastik izleri vardı.
"Bunlar el arabası izleri."
"Yani sandığı taşıdılar."
Kerem başını salladı.
"Ve çok ağırmış."
Elif derin bir nefes aldı.
"Peşlerinden gitmeliyiz."
Yusuf itiraz etti.
"Ya tuzak varsa?"
Tam bu sırada uzaktan metal sürtünme sesi geldi.
Sanki biri ağır bir şeyi çekiyordu.
Ses giderek uzaklaşıyordu.
Kerem kararını verdi.
"Koşun!"
Grup dar koridorda hızla ilerlemeye başladı.
Koridor zaman zaman ikiye ayrılıyor, eski taş merdivenlerle aşağı iniyordu.
Nihayet büyük bir mağaraya ulaştılar.
Fenerlerin ışığı mağaranın içinde dolaşırken herkes aynı anda durdu.
Mağaranın ortasında raylar vardı.
Eski maden ocaklarında kullanılan küçük vagon rayları...
Ve rayların üzerinde ilerleyen bir vagon...
Vagonu üç kişi itiyordu.
Üzerindeki büyük sandık ise az önce gördükleri sandığın ta kendisiydi.
"Oradalar!" diye bağırdı Cem.
Üç kişi arkalarına döndü.
İçlerinden biri bağırdı.
"Çabuk!"
Vagonu hızlandırdılar.
Elif ve Cem peşlerinden koşmaya başladı.
Raylar mağaranın derinliklerine uzanıyordu.
Bir süre sonra mağara ikiye ayrıldı.
Vagon sağ tarafa döndü.
Grup da aynı yöne yöneldi.
Ancak tam o anda büyük bir gürültü koptu.
Eski tavan çatlamaya başlamıştı.
"Taşlar düşüyor!" diye bağırdı Yusuf.
İlk kaya parçası rayların üzerine düştü.
Ardından ikincisi...
Sonra üçüncüsü...
Toz bulutu bütün mağarayı kapladı.
Elif öksürerek gözlerini kapattı.
Gürültü birkaç saniye sonra sona erdiğinde önlerindeki geçit tamamen kapanmıştı.
Vagon gitmişti.
Hırsızlar kaçmayı başarmıştı.
Cem yumruğunu taşa vurdu.
"Tam yakalayacaktık."
Kerem sessizce çöken kayalara baktı.
"Hayır..."
"Neden?"
"Onlar burayı bizden daha iyi biliyor."
Elif çevresini incelerken mağaranın duvarında eski bir yazı fark etti.
Kalın taşların üzerine büyük harflerle tek bir cümle kazınmıştı.
"Gerçek hazine altın değildir."
Cem kaşlarını çattı.
"Ne demek bu?"
Kerem birkaç saniye yazıya baktı.
Sonra gözlerinde şaşkınlık belirdi.
"Yanılmışız."
"Nasıl yani?"
"Biz yıllardır bu sandığın içinde altın ya da mücevher olduğunu düşündük."
"Değil miydi?"
"Hayır."
Kerem duvardaki sembolleri dikkatlice incelemeye başladı.
"Bunlar eski Arven alfabesi."
"Ne yazıyor?"
Kerem yavaşça çevirdi.
"Bilgiyi çalan, geleceği çalar."
Herkes sessizleşti.
"Demek sandığın içinde değerli eşyalar değil..."
"...çok önemli belgeler vardı." diye tamamladı Elif.
Kerem başını salladı.
"Evet. Belki de yüzlerce yıldır kayıp olan el yazmaları."
Tam o sırada Yusuf'un telsizi çaldı.
Karşı taraftaki ses telaş içindeydi.
"Yusuf! Acil kampa dönün!"
"Neler oldu?"
"Kamp alanına polis geldi."
"Neden?"
"Ormanda bir ceset bulundu..."
Bu söz mağaranın içinde yankılandı.
Herkes donup kaldı.
Elif'in kalbi hızla atmaya başladı.
Az önce gizemli bir hırsızlığın peşindeyken, olay artık çok daha karanlık bir hâl almıştı.
Artık bu sadece eski bir hazine meselesi değildi.
Ortada bir cinayet vardı.
Kamp alanına döndüklerinde giriş tamamen güvenlik şeritleriyle çevrilmişti. Polis araçlarının mavi ve kırmızı ışıkları ağaçların gövdelerine yansıyor, kampçılar korku içinde olanları uzaktan izliyordu.
Elif'in boğazı düğümlendi.
"Gerçekten... bir ceset mi bulunmuş?"
Yusuf ağır adımlarla polislerin yanına gitti. Bir komiser onu görünce hemen yanına geldi.
"Yusuf Bey, sizi arıyorduk."
"Neler oldu?"
Komiser derin bir nefes aldı.
"Sabah erken saatlerde kampın kuzey patikasında yürüyüş yapan iki kampçı ihbarda bulundu. Ormanda bir erkek cesedi bulmuşlar."
Kerem öne çıktı.
"Kimliği belli mi?"
"Evet."
Komiser cebinden küçük bir not defteri çıkardı.
"Adı Selim Kara."
Kerem'in yüzü bir anda bembeyaz oldu.
Elif bunu fark etti.
"Tanıyor musunuz?"
Kerem birkaç saniye konuşamadı.
"Selim... benim ekip arkadaşım."
Herkes sessizliğe gömüldü.
"Üç gündür kendisinden haber alamıyorduk. Bize rahatsızlandığını söyleyip kazı alanından ayrılmıştı."
Komiser başını salladı.
"Maalesef doğru söylememiş."
"Ona ne olmuş?"
"Kesin ölüm nedeni otopsiden sonra belli olacak. Ancak ilk incelemeye göre yüksekten düşmüş gibi görünüyor."
Kerem gözlerini kapattı.
"Selim böyle dikkatsiz biri değildi."
Komiser dikkatle Kerem'e baktı.
"Biz de aynı şeyi düşünüyoruz."
Tam o sırada genç bir polis memuru koşarak yanlarına geldi.
"Komiserim."
"Nedir?"
"Cebinde bir not bulduk."
Komiser notu eline aldı.
Kâğıt katlanmıştı.
Yavaşça açtı.
Üzerinde yalnızca dört kelime yazıyordu.
'Sandığı onlara vermeyin.'
Elif'in kalbi hızlandı.
"Onlara derken?"
Komiser omuz silkti.
"Henüz bilmiyoruz."
Kerem düşünceli bir ifadeyle konuştu.
"Demek Selim bir şey öğrenmişti."
"Ama bunu kime söyleyemeden öldü?" diye sordu Cem.
Komiser çevredeki herkese baktı.
"Şimdilik hiç kimse kamp alanından ayrılamayacak."
"Ne?"
"Soruşturma tamamlanana kadar herkes burada kalacak."
Kampın neşeli atmosferi tamamen kaybolmuştu. Birkaç saat önce macera gibi görünen olaylar artık gerçek bir suç soruşturmasına dönüşmüştü.
Akşam olduğunda polis ekipleri kampın her yerini aramaya başladı. Elif çadırına döndüğünde düşünmekten başı ağrıyordu.
Kapıyı açınca yatağının üzerinde beyaz bir zarf gördü.
Şaşkınlıkla etrafına baktı.
Kimse yoktu.
Zarfın üzerinde sadece kendi adı yazıyordu.
ELİF
Titreyen ellerle zarfı açtı.
İçinden küçük bir harita çıktı.
Haritanın arkasında tek cümle vardı.
"Gece yarısı yalnız gel."
Ne imza vardı ne de başka bir açıklama.
Tam o sırada Cem çadıra geldi.
"Elif."
Elif hızla haritayı sakladı.
"Ne oldu?"
"Sana bir şey göstereceğim."
Cebinden küçük bir anahtar çıkardı.
"Bu ne?"
"Bugün mağarada buldum."
Anahtar bronzdan yapılmıştı.
Üzerinde yine kartal sembolü vardı.
Elif şaşkınlıkla baktı.
"Benim bulduğum düğmeyle aynı sembol."
Cem başını salladı.
"Evet."
Sonra cebinden ikinci bir şey çıkardı.
Küçük bir kâğıt parçası.
Üzerinde koordinatlar yazıyordu.
"Bu koordinatlar mağaradaki taşların arasındaydı."
Elif haritaya baktı.
Koordinatlar, kendisine gönderilen haritadaki noktayla tamamen aynı yeri gösteriyordu.
İkisi de aynı anda birbirlerine baktılar.
"Bu tesadüf olamaz."
Gece yarısı yaklaşırken kamp sessizleşti. Polislerin büyük kısmı kuzey patikasında inceleme yapıyordu.
Elif, kimseye haber vermeden çadırından çıktı.
Tam ormana girecekken arkasından bir ses duydu.
"Tek başına gideceğini gerçekten düşündün mü?"
Arkasını döndüğünde Cem'i gördü.
Elinde el feneri vardı.
Elif hafifçe gülümsedi.
"Biliyordum geleceğini."
İkisi birlikte haritadaki noktaya doğru yürümeye başladı.
Yaklaşık yirmi dakika sonra küçük bir açıklığa ulaştılar.
Açıklığın ortasında yaşlı bir meşe ağacı duruyordu.
Haritada işaretlenen yer tam burasıydı.
Ama ortada kimse yoktu.
Tam geri dönecekleri sırada ağacın arkasından biri çıktı.
Siyah kapüşonunu yavaşça çıkardı.
Bu kişi ne Yusuf'tu ne Kerem'di.
Karşılarında, polislerin sabah kamp alanında gördüğü komiser duruyordu.
Komiser sakin bir sesle konuştu.
"İyi ki geldiniz."
Elif şaşkınlıkla bir adım geri çekildi.
"Bu notu... siz mi gönderdiniz?"
Komiser başını salladı.
"Evet."
"Neden gizlice?"
Komiser çevresini kontrol ettikten sonra alçak sesle konuştu.
"Çünkü bu soruşturmada güvenebileceğim çok az kişi var."
Cem kaşlarını çattı.
"Ne demek istiyorsunuz?"
Komiser cebinden küçük bir fotoğraf çıkardı.
Fotoğrafı Elif'e uzattı.
"Cesedin bulunduğu yerde bunu bulduk."
Elif fotoğrafa baktığında nefesi kesildi.
Fotoğrafta mağaradan çalınan sandık açık hâlde duruyordu.
Ancak sandığın içinde altın ya da belgeler değil...
Üzerinde eski semboller bulunan siyah deri kaplı kalın bir kitap vardı.
Ve kitabın kapağında altın harflerle tek bir kelime yazıyordu:
"MİRAS."
Komiser, Elif ile Cem'in fotoğrafa bakışını dikkatle izledi.
"Bu fotoğrafı cesedin cebinde bulduk," dedi. "Ama olay yerine gittiğimizde sandık boştu. Kitap ortada yoktu."
Elif gözlerini fotoğraftan ayıramıyordu.
"Demek sandığın içinde gerçekten bir kitap vardı."
Kerem de yanlarına gelmişti. Fotoğrafı görünce yüzündeki ifade değişti.
"İmkânsız..."
"Neden?" diye sordu Cem.
Kerem derin bir nefes aldı.
"Yıllardır bu kitabın sadece bir efsane olduğunu sanıyordum."
"Nasıl bir efsane?"
"Arven Tarikatı'nın bütün bilgilerini tek bir kitapta topladığı söylenirdi. Tarih, astronomi, tıp, mimari... Nesiller boyunca biriken her bilgi bu kitaba yazılmıştı. Ama kimse kitabın gerçekten var olduğuna inanmıyordu."
Komiser söze girdi.
"Artık var olduğunu biliyoruz."
Yusuf sessizce düşünüyordu.
"Peki kitabı kim aldı?"
Komiser başını salladı.
"Henüz bilmiyoruz."
Tam o sırada Elif'in telefonu titredi.
Ekranda bilinmeyen bir numara görünüyordu.
"Kim arıyor?" diye sordu Cem.
"Bilmiyorum."
Elif telefonu açtı.
"Alo?"
Karşı taraftan boğuk bir erkek sesi geldi.
"Kitabı aramayı bırak."
Elif'in yüzü gerildi.
"Kimsin sen?"
"Eğer arkadaşlarının yaşamasını istiyorsan, sabah olmadan kampı terk et."
Hat bir anda kapandı.
Cem hemen telefonu aldı.
"Numaraya bakalım."
Ama ekranda yalnızca 'Numara Gizli' yazıyordu.
Komiser telefonu inceledi.
"Bu iş düşündüğümüzden daha büyük."
Sabahın ilk ışıklarıyla birlikte polis ekipleri ormanın girişlerini kapattı. Hiç kimsenin girip çıkmasına izin verilmiyordu. Kerem, Yusuf, Elif ve diğer gençler ise kampın toplantı salonunda bir araya geldi.
Masanın üzerine büyük bir harita serildi.
Komiser kırmızı bir kalemle üç noktayı işaretledi.
"Ceset burada bulundu."
İlk noktayı gösterdi.
"Sandık burada çalındı."
İkinci noktayı işaretledi.
"Ve sizi tehdit eden telefon bu baz istasyonundan geldi."
Üçüncü noktayı gösterdi.
Üç nokta birleştiğinde ortaya kusursuz bir üçgen çıkıyordu.
Üçgenin tam ortasında ise haritada hiçbir işaret bulunmayan küçük bir alan vardı.
Kerem dikkatle baktı.
"Burada hiçbir yapı görünmüyor."
Yusuf düşünceli bir ifadeyle konuştu.
"Eskiden görünmüyordu."
Herkes ona döndü.
"Ne demek istiyorsun?"
"Ben çocukken büyüklerimiz bu bölgede eski bir taş manastırdan bahsederdi. Yıllar önce heyelan olmuş, tamamen toprağın altında kaldığı söylenirdi."
Komiser haritaya tekrar baktı.
"Eğer doğruysa..."
"...kitap orada olabilir." diye tamamladı Kerem.
Elif kararlı bir sesle konuştu.
"Gitmeliyiz."
Komiser başını salladı.
"Bu kez yalnız gitmeyeceksiniz."
Yaklaşık bir saat sonra küçük bir ekip hazırlandı. Komiser, iki polis memuru, Kerem, Yusuf, Elif, Cem ve Zeynep birlikte yola çıktı.
Haritadaki noktaya ulaşmaları yaklaşık iki saat sürdü.
Bölge tamamen kayalıklarla çevriliydi.
İlk bakışta burada dikkat çeken hiçbir şey yoktu.
Tam geri dönecekleri sırada Cem ayağını büyük bir taşa çarptı.
Taş yerinden oynadı.
Altından oyulmuş dar bir merdiven ortaya çıktı.
Herkes şaşkınlıkla birbirine baktı.
Komiser fenerini yaktı.
"Sanırım aradığımız yeri bulduk."
Merdivenler aşağı doğru iniyordu.
Yaklaşık elli basamak sonra geniş bir taş salona ulaştılar.
Salonun duvarları renkli fresklerle kaplıydı.
Ortada ise yuvarlak taş bir masa vardı.
Masanın üzerinde tek bir nesne duruyordu.
Siyah deri kaplı kitap.
MİRAS.
"Bulduk." diye fısıldadı Kerem.
Tam o anda salonun diğer ucundan alkış sesi duyuldu.
Herkes irkilerek arkasını döndü.
Karanlığın içinden takım elbiseli yaşlı bir adam çıktı.
Yanında az önce mağarada gördükleri üç kişi vardı.
Adam gülümseyerek konuştu.
"Yıllardır aradığım kitabı sonunda sizin sayenizde buldum."
Komiser silahını doğrulttu.
"Olduğun yerde kal!"
Yaşlı adam hiç korkmadı.
"Silahını indir, Komiser Demir."
Komiser'in yüzü değişti.
"Benim adımı nereden biliyorsun?"
Adam hafifçe gülümsedi.
"Çünkü seni buraya ben yönlendirdim."
Elif şaşkınlıkla komisere baktı.
"Ne demek istiyor?"
Adam cebinden eski bir zarf çıkardı.
"İlk ihbarı yapan, ilk haritayı gönderen ve sizi adım adım buraya getiren bendim."
Cem öfkeyle bağırdı.
"Neden?"
Adam gözlerini kitabın üzerine çevirdi.
"Çünkü bu kapıyı açacak kişiyi bulmam gerekiyordu."
"Kapıyı mı?"
Adam salonun arkasındaki dev taş duvarı işaret etti.
Duvarın tam ortasında, Elif'in daha önce bulduğu kartal sembolünün aynısı vardı.
Adam yavaşça konuştu.
"Bu kitap tek başına hiçbir işe yaramaz."
"Gerçek sır..."
"...o kapının arkasında saklı."
Elif, yaşlı adamın gösterdiği taş kapıya baktı. Kapının yüksekliği neredeyse dört metreydi. Ortasında kabartma hâlinde işlenmiş büyük bir kartal sembolü vardı. Kartalın iki gözünde ise madeni iki yuva bulunuyordu.
Kerem fısıldadı.
"Bu... daha önce hiçbir kayıtta yoktu."
Yaşlı adam gülümsedi.
"Elbette yoktu. Çünkü burayı bulan hiç kimse dışarı çıkamadı."
Komiser Demir silahını doğrultmayı sürdürüyordu.
"Adını söyle."
Adam ceketinin düğmesini ilikledi.
"Adım Vedat Aksu."
"Sen arkeolog değilsin."
"Hayır."
"Peki nesin?"
Vedat birkaç saniye sustu.
"Ben koleksiyoncuyum."
Kerem alaycı bir ifadeyle güldü.
"Yani tarihi eser kaçakçısı."
Vedat omuz silkti.
"İnsanlar bana öyle diyor."
Elif öne çıktı.
"Selim'i sen mi öldürdün?"
Vedat'ın yüzündeki gülümseme kayboldu.
"Hayır."
"O zaman kim öldürdü?"
"Selim açgözlü davrandı. Kitabı tek başına satmaya kalktı."
"Kim öldürdü dedim!"
Vedat başını iki yana salladı.
"Bilmiyorum."
Komiser dikkatle onu izliyordu. Vedat yalan söylüyor gibi görünmüyordu.
Tam o sırada Vedat'ın yanındaki adamlardan biri telaşla bağırdı.
"Patron!"
Herkes ona döndü.
Adam, taş kapının önünde diz çökmüştü.
"Burada bir kilit sistemi var."
Vedat hemen yanına gitti.
Kapının ortasında, kartalın göğsünde kitap büyüklüğünde dikdörtgen bir boşluk bulunuyordu.
Kerem şaşkınlıkla konuştu.
"Kitap..."
Vedat başını salladı.
"Evet."
Kitabı dikkatlice aldı ve boşluğa yerleştirdi.
Hiçbir şey olmadı.
Vedat kaşlarını çattı.
"Olması gerekiyordu."
Kerem yaklaştı.
"Bir dakika."
Kitabın kapağını açtı.
İlk sayfanın ortasında yuvarlak bir oyuk vardı.
Elif'in aklına bir şey geldi.
Cebinden mağarada bulduğu bronz düğmeyi çıkardı.
"Acaba bu..."
Düğmeyi oyuğa yerleştirdi.
Tam oturdu.
Bir anda kitabın sayfaları kendi kendine çevrilmeye başladı.
Salonun içini derin bir uğultu kapladı.
Taş kapının arkasından ağır dişlilerin dönme sesi duyuldu.
Yıllardır hareket etmeyen mekanizma yeniden çalışmaya başlamıştı.
Kapı yavaşça iki yana açıldı.
İçeriden soğuk bir hava geldi.
Herkes nefesini tuttu.
Kapının arkasında altınlarla dolu bir oda bekliyorlardı.
Ama karşılarında bambaşka bir manzara vardı.
Yuvarlak, geniş bir salon...
Duvar boyunca dizilmiş yüzlerce raf...
Her rafta deri kaplı eski kitaplar...
Binlerce el yazması...
Kerem'in gözleri doldu.
"İnanamıyorum..."
Elif fısıldadı.
"Burası bir kütüphane."
Vedat'ın yüzündeki gülümseme bir anda kayboldu.
"Altınlar nerede?"
Kerem ona döndü.
"Hiç olmadılar."
Vedat öfkeyle bağırdı.
"Bu imkânsız!"
Kerem raflardan bir kitabı dikkatlice aldı.
"Arven Tarikatı servetini altına değil, bilgiye yatırmış."
Komiser Demir etrafına hayranlıkla bakıyordu.
"Burada binlerce yıllık bilgiler olabilir."
Tam o sırada Elif'in gözü salonun ortasındaki taşa ilişti.
Yuvarlak bir kürsü vardı.
Üzerinde küçük bir sandık duruyordu.
Diğerlerinden farklıydı.
Üzerinde tek bir cümle yazıyordu.
"Son emanet."
Elif yavaşça kapağını açtı.
İçinde yalnızca bir mektup vardı.
Mektubun üzerinde şu yazıyordu:
"Bu satırları okuyan kişiye..."
Elif okumaya başladı.
"Bilgiyi saklamak kolaydır. Onu doğru insanlara ulaştırmak ise zordur. Eğer bu kütüphaneyi bulduysan, artık onun koruyucusu sensin. Buradaki hiçbir eser satılamaz, parçalanamaz veya gizlenemez. Bilgi, paylaşıldıkça yaşar."
Mektubun altında eski bir mühür bulunuyordu.
Kerem sessizce konuştu.
"Demek bütün sır bunun için korunmuş."
Vedat öfkeyle masaya vurdu.
"Ben yıllarımı bunun için mi harcadım?"
Tam arkasını döndüğü anda kaçmaya çalıştı.
Ancak polisler çoktan etrafını sarmıştı.
Komiser Demir kelepçeleri çıkardı.
"Vedat Aksu, kültür varlığı kaçakçılığı, tarihi eser kaçırma girişimi ve yürütülen soruşturmayı engelleme suçlarından tutuklusun."
Vedat direnmeden ellerini uzattı.
Tam polisler onu götürecekken mağaranın derinliklerinden bir ses yükseldi.
Tak...
Tak...
Tak...
Sanki baston kullanan biri yavaşça yürüyordu.
Herkes sesin geldiği koridora döndü.
Karanlığın içinden yaşlı bir kadın çıktı.
Elif onu görünce şaşkınlıkla yerinde kaldı.
"Meryem..."
Kadın gülümsedi.
"Demek sonunda başardınız."
Kerem şaşkınlıkla sordu.
"Siz... burayı biliyor muydunuz?"
Meryem başını salladı.
"Evet."
"Neden kimseye söylemediniz?"
Çantasından küçük, eski bir fotoğraf çıkardı.
Fotoğrafta genç hâliyle kendisi, büyükannesi Elif ve Yusuf yan yana gülümsüyordu.
"Çünkü bunu koruyacağına söz verdiğimiz son kişi bugün geldi."
Meryem gözlerini Elif'e çevirdi.
"Büyükannen, bu sırrın bir gün ailenden birine emanet edileceğini biliyordu."
Elif'in gözleri doldu.
"Yani beni buraya o mu yönlendirdi?"
Meryem gülümsedi.
"Bazen insanlar öldükten sonra bile hikâyelerini tamamlarlar."
Salonun sessizliği içinde Elif raflara baktı.
Artık karşısında çözülmesi gereken bir gizem değil, korunması gereken büyük bir miras vardı.
Ve o an anladı ki bu macera bir hazine avıyla başlamış olsa da, aslında nesiller boyunca taşınan bir emaneti doğru kişiye ulaştırma hikâyesiydi.
(Bölüm Sonu)
