Ağır ama seri adımlarla ilerliyordum iskeleye doğru. Adımlarımın ağırlığı mecaz anlamını yitirmiş, gerçek anlamda bedenime acı veriyordu. Oysa ki koşmak istiyordum. Koşmak değil uçmak, onun omzunda nefeslenmek istiyordum. Çok olmuştu güvendiğim omzunda nefeslenmeyeli. Çok olmuştu kokusunu ciğerlerime doldurup yaşamak denen şeyi iliklerimde hissetmeyeli. Yaşamayı bırakalı çok olmuştu. Şimdi ise tüm dünyaya haykırarak koşup boynuna sarılmak, kaburgasından içeri girmek orada sonsuzluğa ulaşmak istiyordum. Yarım kalmak zorunda olduğunu düşündüğüm masalımızı kaldığı yerden değil en başından, en güzel haliyle yazmak istiyordum. Adımlarım daha da sıklaştı. Nefesim kesikleşti. Birazdan duyacağım kokunun hayaliyle zihnim bulanıklaştı. Tüm bedenim onun arzusuyla dolup taştı. Her zerrem alev alırken bir kez daha nefeslendim. Tam karşı da iskelenin üzerindeydi. Sırtı bana dönük, bacaklarını aşağı sarkıtmış vaziyette oturuyordu -her zaman ki gibi-. Bir an durdum. Aramızda sadece yirmi metre vardı belki. Henüz fark etmemişti beni. Yüzümde ki tebessümü saklayamıyordum bir türlü. Sanki asırlar geçmişti en son gülüşümüzün üzerinden. Şimdi ise yerine yeni gülüşlerin, yeni tebessümlerin zamanıydı. Birbirimize içimiz gidercesine bakmanın, bakarken sevgiden ölmenin, sonra tekrar dirilip yine birbirimizin dudaklarında yaşam bulmanın vaktiydi. Daha da yaklaştım. Tam dibine geldiğimde hiç sesimi çıkarmadan usulca oturdum yanına. Aynı şekilde bacaklarımı aşağı sarkıtıp karşıda ki deniz fenerini izlemeye başladım. Kedime en yakın bulduğum, ayna misali kendi yansımamı gördüğüm deniz fenerini. Ben de onun gibiydim ne de olsa. Yalnız ama dik. Dalgaların her çarpışında sarsılan ama bir milim yerinden oynamayan, her yanına ışık saçıp kendi içi zifiri karanlık olan. Tıpkı Bade gibi. Tıpkı ben gibi.Hala sessizdi. Yüzü solgun, gözleri ise uzaklarda. Ben de sessizdim. Cesaret edemiyordum konuşmaya. Sanki her şey benim suçummuş gibi mahçuptum. Oysa ki en masum olan ben değil miydim bu hikayede. Buraya gelene kadar onca şey düşündüm. Ne söyleyeceğimi hatta ne tepki vereceğimi bile. Şimdi ise tek kelime edecek cesareti bulamıyordum kendim de oysa ben cüretkarlığın ve cesaretin ete kemiğe bürünmüş hali değil miydim?Aşk bazen insanın kimliğini de değiştiriyormuş. Bunun en büyük örneğini kendimde görüyordum. Eski ben değildim. Artık o kadar cüretkar değildim mesela. Yapacağım, söyleyeceğim şeyleri kırk elekten geçirir, yine de ikna olmayıp çoğu yerde susmayı ve olduğum yerde kalmayı tercih ediyordum. Cesurda değildim artık. Zira çok şeyim vardı. Deli gibi korktuğum, aklıma gelişiyle bile kaburgamın ciğerlerime battığını hissettiren korkularım vardı. Kaybetmek korkusu. Bu korkuyu tam üç yıl önce kaybetmiş, altı ay önce ise en yoğun haliyle yeniden bulmuştum. Peki yaşamamış mıydım korktuğum şeyi? En alasını yaşamıştım hemde. Yanımda ki adamı kaybetmekten ödüm patlama noktasında yaşamıştım aylarca. Onsuzluğu düşünmek bile diken gibi batmıştı boğazıma. Sonra kaybettim sandım. Kaburgamı ciğerlerime batıranın o oluşu hoş olmamıştı. Kanatmıştı, ağlatmıştı, öldürmemişti ama yaşatmamıştı da. Şimdi ise yine onun dibindeydim. Her şeyi geri de bırakmış, öğrendiğim, inandığım tüm gerçeklerle, her şeyle, her şeyimle koşmuştum ona. Yeniden bulmuştum onu. Her şeyin başladığı ve her şeyin bittiği yer aynıydı. Ve yine aynı yerdeydik. Sıra yine başlamaya geçmişti ve bu oyun burda bitmişti. Bitmeliydi. Biz birbirimizde yaşamaya, soluklanmaya, devam etmeliydik. Herkesi, her şeyi gerimizde bırakıp önümüzde ki ışığı takip etmeliydik. Işığımız önümüzde gerimizde kalan ise gölgemiz olmalıydı.Gözlerimi dev beton yığınından ayırıp hayran olduğum kirpiklerine baktım önce. Sonra gözlerim hasret kaldığım dudaklarına kaydı. İfadesizliğini koruyordu. Bakmaktan bir saniye bile usanmadığı çehreme bakmıyordu kömür karası gözleri. Dalgaların sesin de boğuluyordu sanki. Göğsü derin derin inip kalkıyordu. Yanına geldiğimi, ona koştuğumu bile fark etmemişti belki de.'' Ne söylüyorlar'' dedim seyrettiği dalgaları kastederek. Sustu. Sustu. Sustu. Konuşması, bana her şeyi en başından anlatması gereken dakikalarda susmayı tercih etmişti. Mahçuptu belkide o da benim gibi. Suçluyordu kendini. Konuşacak, kendini ifade edecek bir kelime bulamıyordu muhakkak. Yoksa konuşurdu hiç durmadan. Anlatacak bir şeyler bulurdu. Hep bulmuştu. Tekrar baktım yandan gözüken yüzüne. Her santimini inceledim. Acı vardı. Çok acı vardı. Hiç bu kadar acıyla dolduğunu görmemiştim. Omuzları çökmüş, her zaman dik olan başı bu kez eğikti. Alışık değildim. Ben onu küstah olarak tanımış, dünyanın en harika insanı olarak tekrar tanımış, beni ummadığım anda bırakan bir yalancı olduğunu gördüğümde yeniden tanımıştım. Bir insanı iki kez tanırmışsınız hayatınız boyunca. Ben çok kez tanımıştım evvelden aşina olduğum bu adamı. Şu an karşımda duranı ise hiç tanımıyordum. Tanıyamıyordum. İlk kez bu halde, bitik, yorgun, ve bana karşı ilk kez bu kadar tepkisiz görüyordum. İlk karşılaşmamızda bile kayıtsız kalmamıştı bana karşı. İyi veya kötü.''Sır mı söyledikleri?'' Dedim bir kez daha sessizliği bozmak için. Tekrar döndüm dalgalı maviliklere. Derin bir nefes verdi. '' Dalgaların da sırları olur elzem.'' Dedi. Sesi de kendisi gibi yorgundu. Uzun zaman olmuştu ağzından bunu duymayalı. ELZEM. Ben elzemdim onun için. Yaşaması için en gereklisi. Olmayışı en imkansız olanı. Yalnızca onun elzemi. Ona ait olan. Onun için yaratılan. ''Uzun zaman olmuştu.'' Dedim tebessümle. Tekrar baktım yüzüne. Hatta bu kez popomu kaydırıp iyice yanaştım. Vücudumu oturuşumu bozmadan çevirebildiğim kadar çevirdim ona doğru. Yine tebessümler yeşermeye başlamıştı suratımda. Engel olamıyor ona gülümseyemediğim her saniyenin acısını çıkarmak istiyordum adeta. O ise hala ifadesiz ve sessizdi. '' Dalgaların sırlarını daha sonra konuşuruz. Şimdi kendi sırlarımızı ve olan biteni konuşma zamanı.'' Dedim tek nefeste. Yüzüne açıklama bekler biri fadeyle bakıyordum tebessümüm ise sürüyordu. Yavaşça başını bana çevirdi. Her hareketi oldukça ağırdı. Gözlerimden başlayıp her bir zerremde gezindi bakışları. Dudaklarımda takılı kaldı en son. Dudağının kenarı kıvrıldı. Tebessümdü bir nebze. Belli belirsiz ama tıpkı onun gibiydi. Gizli ama aşikar. ''Konuşacak ne kaldı ki? Ne söyleyebilir, ne dinleyebilirim?'' İfadem donuklaştı. Beklediğim gibi ilerlemiyordu dakikalar. Sözcükler beklediğimden farklı dökülüyordu dudaklarından. O yüzünü tekrar boşluğa çevirirken ben olduğum yerde kıpırdanıp tamamen kendimi ona döndürmüştüm. Yeminli gibi yüzüme bakmıyor. Oyuncu olmayan karakter gibi sadece sorulana cevap veriyordu. ''Bunca şeyden sonra konuşacak, belki anlatacak bir iki kelimen vardır diye düşünmüştüm.'' Diye sitem etmeden duramamıştım. Olduğu yerde dikleşti. Omuzları enkazın altından çıkmış gibi eski halini alırken başını da dikleştirdi yine aynı saniyelerde. Tanıdığım haline benzemişti biraz da olsa. Kendine anca geliyor olmalıydı. ''Ne konuşacak ne de dinleyecek haldeyim Bade.'' Dedi bu kez. Şaşkınlığım giderek artıyordu. Sesimi duymak istemiyordu. Daha dün konuşmam için dizlerime kapanıp hüngür hüngür ağalayan adam yoktu karşımda. Dağ gibi oluşundan utanmayıp kum gibi ayaklarımın dibine serilen adamla aynı kişi olmazdı karşımdaki. '' Bak ben sana deli gibi aşığım. Nefes aldığımı seninle hissettim. Senden önce ne yaşamıştım ne de nefes almıştım. Hayatım öylece kendi halinde benden bağımsız sürüp gidiyordu. Sonra sen çıktın, tüm güzelliğinle, kendinden güzel kalbinle bana yaşamayı nefes almayı öğrettin. Ben ilk defa bir kadının kokusunda boğulmak , bağrında hapsolmak istedim. Elzem sendin. Benim tek ihtiyaç duyduğum şey senin yanın da olmaktı. Sadece o zaman kendimi hatırlıyordum. Başka hiçbir şey düşünmeden seninle öylece, amaçsızca yaşayıp gitmek istedim. Beceremedim. Siyahtım ben Bade. Kapkaraydım. Renklendim. Gökkuşağı oldum. Her renkten biraz kattım benliğime. Sen ise beyazdın. Kar gibi. Sonra ben o kar tanesini sonsuza kadar avucumda saklarım, korurum sandım.'' Yutkundu. ''Onu da beceremedim.'' Bu nokta da oturduğu yerden hızla doğrulurken gözünden süzülen bir damla yaşı siliyordu. Sesi titremekten duyulamayacak hale gelmişti. Görmediğimi sandığı bir kaç damlayı daha elinin tersiyle silerken sözlerine devam etti. Beni ise uçurumun en dibine sürüklemeye. '' Şimdi ise karşıma geçmiş bir açıklama bekliyorsun. Yüzünde ki ifadeyi tanıyorum. Hala umutlusun. Bunca şeye rağmen koşup yanıma geldin. Geldiğinden beri aklından onlarca şey geçirdin.'' Yutkundum. Çakılıp kalmıştım olduğum yere. O ise giderek sesini yükseltiyor bir ileri iki geri adımlar atıyordu. Cümlenin sonunu duymak istemiyor, tam da şu an sağır olmak istiyordum. Hatta ölmek. ''Ama bunu bir kez daha yapmayacağım. Duymak istediğin cümleleri sana söyleyemeyeceğim. Seni nasıl sevdiğimi, sensiz bir hiç olduğumu, sensiz olmaktansa ölmeyi yeğlediğimi sana söylemeyeceğim. Olmayacak bir hayalin peşinden sürüklemeyeceğim seni'' Dizlerimin dibine çöktü. Dizlerini yere vururken çıkan sesle kulaklarım patladı. Dakikalardır mutluluktan akacağına emin olduğum yaşlar hesapta olmayan sebeplerden ötürü bıraktı kendini. Acıyla.'' Ben o kar tanesini çamura buladım. Kendim gibi kararttım. Ben ona benzedim ama onu kendi karanlığıma çektiğimi fark etmedim.'' Avuçları arasına aldı yüzümü. Akan yaşlarıma aldırmadı. Gözü yaşlıydı benim gibi ama kalbi taş kesilmişti sanki. Sevdiğini söylerken bu kadar soğuk hissettirmemişti hiç. Yabancıydı. Benim değil elin gibiydi. ''Yine aynı şeyi yapmayacağım. Ben kendi karanlığımda boğulmaya razıyım. Sen beyaz kal. Renklerin en temizi, şarkıların en güzeli, şiirlerin en can alıcı mısrası olarak hatırlayacağım seni. Sen ise beni unut. Unut ki yaşamaya devam et. Unut ki iyileş.'' Her kelimesi boğazıma bir düğüm daha attı. Her bir düğüm bir nefes çaldı. Hıçkırıklarıma engel olmaya çalıştım. Çenem iyice kasılmıştı. Ellerinden kurtardım suratımı. Bana pişmanlıkla bakan gözlerinden ayırdım bakışlarımı. Sendeleyerek ayaklandım. Göz yaşlarımı hızla sildim. Yüzüne öfkeyle baktım. '' Benim hayatım hakkında nasıl karar verirsin sen? Bu kadar korkak mısın? '' sesim oldukça yüksek ve hayal kırıklığıyla doluydu. Beni sevdiğini söylerken beni terk ediyordu. Hemde bu kez kendi isteğiyle. Beni öldürdüğünü bile bile bunu yapmaktan geri durmuyordu. Bakışları bana ait değildi. Bana bakan gözler ise ona. Bu kadar hasretten özlemden sonra tam kavuşacağız derken buraya binbir hayalle gelmişken bu kaçıncı düşümün kaçıncı kemiğiydi kırılan. Ben daha kaç kez sevdiklerimle sınanacaktım. Kaç kez daha hayat bana verdiklerinin diyetini özlemle ayrılıkla ödetecekti. Ben hep beklemediğim yerden mi terk edilecektim. Bu kadar acı yetmezmiş gibi bir kez daha mı yanacaktı ciğerlerim, göğsüm bir kez daha mı parçalanıp kalbimi ayaklarımın önüne fırlatacaktı. En önemlisi bir kez daha mı yutkunmayı bile beceremeyecektim. En ağrıma giden bu oluyordu. Yutkunmak zor gelir miydi insana? Boğazına dikenli tel dolanmış gibi içine çektiği her nefes ciğerlerini yakar mıydı?. Öldürüyordu. Boğuyordu. Ve ben saydığım bunca eziyeti belli ki bir kez daha yaşayacaktım. Ve bunu yapacak olan yine benden bir parçaydı. Parçamdı, canımın içindeydi. Göğüs kafesimde hapisti. Kalbimin en kırık köşesiydi.'' Hani bir tebessümümüzle içimizde ki boşluklar tamamlanırdı? Hani her aşk kendi masalını yazardı? Benden mi vazgeçtin yoksa masalını yazmak bu kadar mı korkuttu seni?'' Sesimin titresi bedeni mi de titretmişti. Soğuk bir ter damlası omurgamdan aşağı süzüldü. Kabusta olmayı, uyanıp bana bu kabusu yaşatanın göğsüne sinmeyi diledim. Bunca sızıya rağmen yine sızlatanın merhemiyle iyileşmek istedim. '' Bu kadar kolay mı vazgeçtin benden? Elzemdim hani? Senin elzemin bendim hani? Gözümde bu kadar mı alçalmak istiyorsun? '' karşıma dikilip az önce ki ifadesiz tavrını kuşandı yine. Ben karşısında ağlamaya devam ederken o donuklaşan ifadesiyle bu aciz halimi seyrediyordu. '' içimizde ki boşluklara uymuştuk. Ama oraya ait olamamıştık. Uygun olmamız oraya ait olduğumuz anlamına gelmiyor. '' kanım çekildi söyledikleri karşısında. Öne doğru uzandım. Bir iki adım sonra tam dibindeydim. Yaşadıklarımız onda beni üzme korkusu bırakmıştı belli ki. Yoksa böyle konuşmazdı. Konuşamazdı. Bu kez de ben onun yüzünü avuçlarım arasına aldım şefkatle. Kokusunu çektim içime. Gözlerim kapalı devam ettim sözlerime. ''Biz birbirimize aitiz. Bizim aramızda ki bu kadar basit değil. Yapma bunu. Konuşma böyle ne olursun.'' İyiden iyiye kısılmıştı sesim. Hiç bu kadar çaresiz hissetmemiştim kendimi. Gözlerine bakıyordum o ise yere. Sonra usulca kaldırdı kollarını. İşte o an gelmişti. Sarılıp özür dileyecek. Bu kabus sona erecekti. Öyle olmadı...Ellerini ellerimin üzerine koydu. Usulca ayırdı kendi bedeninden tenimi. Bir adım geri çıktı. Eğdiği başını kaldırıp yine yabancı gibi baktı yüzüme. '' biz masal yazmayı beceremedik. Sen hep o masalın güzel tarafıydın ben ise karanlık ve kötü tarafı.'' Bir adım daha geriledi. '' güzel masalına yakışmayan bu kötülükten uzaklaşman gerek. Ve ben senin için bunu yapacağım.'' Gözlerim yerinden fırladı. Kulaklarıma dolan uğultular algılarımı kapatmıştı. Anlamıyordum söylediklerini. Anlamak istemiyordum. '' Öyle bir haldeyim ki sanki koca bir savaştan çıkmışım gibi. Her iki tarafta kaybetmiş ama tek eksilen ben olmuşum gibi. Ve ben bu boşluğu ömür boyu taşımak zorundaymışım gibi.'' Ellerine uzanmak istedim. Yüzüne vuran kederi, acıyı en derinimde hissetmiştim. Kendini yine çekti. Aramızda ki duvarı bir türlü geçemedim. Soğuk duvarın dibinde titredim. Umudum yüzsüzdü. Bir kez daha çırpındım. ''Sana sevdiklerimin acısı nefesimi kesti demiştim. Sen de bana -Ben sana nefeste olurum, yuva da. Yeter ki izin ver. İzin ver ki her dokunuşum da bana ait olduğunu sonuna kadar hissedebileyim. İzin ver ki her zerremin sana ait olduğunu hissettirebileyim. Hep içimden söylerdim. İzin ver ki yüzüne karşı Elzem diyebileyim.'- demiştin.'' Yanağıma düşen son damlayı da sildim. Başımı gökyüzüne kaldırıp derin bir nefes verdim. ''Şimdi beni yuvamdan kapı dışarı mı ediyorsun? Nefesimi kesmek mi istiyorsun? Ait olduğun yeri terk edip ardında ki enkazdan mutlu olmasını mı bekliyorsun?'' O susmaya devam ederken öfkeyle dolup taşan bedenimi dizginleyemedim daha fazla göğsüne bir darb indirip var gücümle ittim. Sesim karanlığı inletiyordu. '' Sen geldin. Ben senden vazgeçtim. Seni uzaklaştırdım. Sonra sen geldin.'' Bir darbe daha. ''kendi isteğinle. Kendi ayaklarınla koştun bana.'' Bir darbe daha. Sendeleyerek gerilemeye devam ediyor yüzüme bakmaktan kaçınıyordu. ''Seni seviyorum dedin. Sayısız şiir okudun şimdi bakamadığın gözlerimi seyrederken.'' Ellerime yapışıp kendine doğru çekti. Ellerim göğsüne değiyor, gözlerimiz birbirine kenetlenmişti. Ağzımı açmama fırsat vermeden ''Yeter '' diye fısıldadı. Nefesi yüzümde gezindi. Soluğum kesildi. ''Yeter yapma artık.'' Tüm cümlelerimi unuttum. Kokusuyla doldum. Nefeslendim. Mola verdim. Bir kez daha nefeslendim. ''Bırakma beni. Hiçbir zaman bırakmadın. Şimdi de bırakma. Bu kadar muhtaçken sana yapma bunu bana.'' Sesim de ki tını ciğerimi delmişti. Kendim bile acımıştı kendime. Yalvarmadığım kalmıştı onu da yapmıştım utanmadan. Tuttuğu ellerimi bıraktı. Yine uzaklaştı. Üşüdüm.''Ben zarardan başka bir şey vermem sana. Bunu geç anladım ama anladım. Seni üzmek son istediğim şey bile olmaz. Şimdi üzüleceksin belki ama inan bana iyileşeceksin.'' Yanımdan geçip gitmekti niyeti. Adımlarını sağıma gelince durdurdu. ''Nefes almayı unutma. Sen herşeyin en iyisini hak ediyorsun. Ben ise kendi pisliğimde boğulmayı. Yollarımız ayrı. Sen gül bahçesinde ben dikenli tellerde yürümeye gidiyorum. Kendine iyi bak. Işıldayan gözlerin ve uzun saçların zihnimden bir olsun silinmeyecek. Ve sen benim dünyada ki tek iyikim olarak kalacaksın.'' Ben olduğum yerde can verirken o bir iki adım daha attı. Sırtını dönmüştü bana. Benim sırtımda ona. Gözlerim kurumuş, yüzüm donmuştu. Son kez döküldü kelimeler titreyen dudaklarımdan. ''Eğer bir kez daha bunu yaşatırsan bana, eğer bir kez daha bırakıp gidersen beni bu karanlıkta, kırk mevsim geçsede affetmem seni.'' Adımları duraksadı bir müddet. Ben olduğum yerden milim oynamadan bekledim gelmesini. Bir adım sesi duyuldu. Bir kez daha. Bir kez daha. Gittikçe uzaklaştı ses. Beklediğim dağların bir kez daha üzerime yıkılışını seyrettim. Geriye dönüp bakmakta vardı ama, bir daha onu görmek gelmedi içimden...
Bölüm 1
Giriş
Bölüm sonu
0 yorum
Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.