Ağabeyinin kına gecesi vardı, ablamla birlikte hazırlanıyorduk. Üzerimde kısa siyah elbisem vardı. Salona girdiğim anda ilk dikkatimi çeken şey, kapının önünde duran sarı Ferrarisi oldu. Dışarıdan bakınca heyecan yok gibiydi, ama içeri adımımı attığım anda her şey değişti. Bana baktı. Uzun, tuhaf, ne olduğunu tam çözemediğim bir bakıştı; kötü müydü, yoksa başka bir şey mi, emin olamadım. Ama o bakışın içinde açıklayamadığım bir şey vardı.
O akşam sosyal medya hesabına baktım. Neden, bilmiyorum. Neden, gerçekten bilmiyorum. Hayatımda iki kelime bile etmediğim o kuzenimi merak etmiştim.
Ve ikinci gün… O gün düğün günüydü. Saçlarımı toplamış, parlak mavi elbisemi giymiştim; bağcıklı topuklularımla her adımım biraz daha ağırlaşıyordu. Salona girdiğim anda yine onu gördüm. Ama bu seferki bakışı, ilk gördüğüm andan çok daha derindi. Düğün salonunun en sessiz köşesindeki masaya ben oturmuştum. Kalabalık etrafımda akıp gidiyor. O ise sürekli göz ucuyla beni takip ediyordu. Bakışları sakin, ölçülü ama içinde bir şey arayan bir ifadeyle üzerimde dolaşıyordu.
Zaman zaman bulunduğum masanın yanından geçiyor, hiçbir şey belli etmemeye çalışarak bana bakıyordu. Ama ben her defasında o bakışı fark ediyordum.
Yine eve döndüğümde aklım hâlâ oradaydı. Ne kadar yorgun olursam olayım, o kalabalığın sesi kulaklarımda dönüp duruyordu. Üstümü bile tam değiştirmeden telefonumu elime aldım ve onun sosyal medya hesabına baktım.Bir an durdum. Kendime kızdım. “Ne saçmalıyorsun Elif…” diye içimden geçirdim. Sanki bunu yapmasam her şey daha kolay olacakmış gibi. Ama öyle olmuyordu. Tam aksine, merakım daha da büyüyordu. Fotoğraflarına bakarken içimde açıklayamadığım bir sıkışma hissettim. Ne olduğunu bile adlandıramıyordum. Sanki onu tanıyormuşum gibi değil… daha önce hiç tanımamış olmama rağmen, onunla ilgili bir şeyleri zaten biliyormuşum gibi.
Üç gün sonra… her şey sanki hiçbir şey olmamış gibi devam ediyordu. Telefonu elime aldığımda amacım tamamen sıradandı, düşünmeden kaydırıyordum. Ta ki yanlışlıkla onun videosu karşıma çıkana kadar. Bir an durdum. Ne yapacağımı bilemeden izledim, sonra hızla çıktım. Sanki orada biraz daha kalsam kontrolü kaybedecekmişim gibi… Kendi hesabıma geçtiğimde ekran bir anlığına dondu. Profilime bakılmıştı.Bir süre hiçbir şey yapamadım. Sadece ekrana baktım. Sonra kendi kendime güldüm ama o gülüş bile sinirliydi. “Olamaz…” dedim içimden. “Profil görüntülemem açık.”Ama bu kez asıl dikkatimi çeken şey bu değildi.
Asıl mesele, neden hiç konuşmadığımız birinin bunu yapmış olmasıydı.Emir… Kuzenime çevresi geniş, herkesin bildiği gibi “seçenekleri bol” biri varken… neden hiç temas etmediği bir profile bakardı ki?Bu sorunun cevabı yoktu ama daha garibi, cevap aramak bile istememdi artık. Çünkü bazı şeyler cevaplandıkça netleşmez, daha da karmaşıklaşırdı.Sanki biri uzaktan bir taş atmıştı ve o taşın nereye düşeceğini ben izlemek zorundaydım.Ve ben ilk kez şunu fark ettim:Bu hikâyede beni asıl rahatsız eden onun bakması değil… benim o bakışı bu kadar ciddiye almamdı.
Bir hafta sonra… takıntı gibi yaşamıyordum. Bazen durup hiçbir şey yokken onu düşünüyordum. Ama bu bir aşk hissi gibi değildi. Daha çok, kendi zihnimde kurduğum sahnelerin bana bıraktığı bir yankıydı. Sanki bir film izlemişim de bazı sahneler istemeden aklımda kalmış gibi… Kalbimde garip bir hafiflik oluyordu, kelebeklere benzer bir şey ama adı konulamaz bir şey. Ne onu tanıyordum ne de gerçekten bir bağım vardı. Sadece düşüncelerim, kendi kendine bir yol bulmuştu.
Okul çıkışıydı. Denemeden yeni çıkmıştım. Zihnim hâlâ sorularla doluydu; yanlış yaptığım sorular, yetiştiremediğim süre, o stresli anlar… Hepsi başımın içinde dönüp duruyordu. Okulun kapısından çıkar çıkmaz o ağırlık biraz da olsa üzerimden kalkmıştı ama tamamen değil.Okula çok yakın olan marketin önüne geldiğimde adımlarım bir anda yavaşladı.Sarı Ferrarisi oradaydı. O an içimde tuhaf bir boşluk oluştu. Ne panik ne heyecan… daha çok garip bir farkındalık.Bir an durdum. Kimseye belli etmemeye çalıştım. Kalabalığın içinde sıradan biri gibi yürüyormuş gibi yaptım ama içimdeki farkındalık beni ele veriyordu. Sanki herkes benim ne gördüğümü biliyormuş gibi hissettim.Yüzümde hafif bir sıcaklık oluştu. Utandım ama bu utanç artık eskisi gibi değildi; daha sessiz, daha içe dönüktü. Ne yaptığımı bile tam anlamıyordum. Sadece o an “iyi ki beni görmedi” diye düşündüm. Ya da belki gördü ama benim fark ettiğim gibi fark etmedi… bu düşünce bile kafamı karıştırıyordu.
Üstüm başım gerçekten dağınıktı. Denemenin stresi hâlâ üzerimdeydi. Saçlarım, yürüyüşüm, hatta nefes alışım bile aceleye gelmiş gibiydi. Sanki o an ben sadece bir öğrenciydim; yorulmuş, zihni dolu, sadece eve gitmek isteyen biri.
Ama yine de oradan geçerken gözüm istemsizce bir an daha araca kaydı. Sanki bakmıyordum da “kontrol ediyordum” gibi… Bu bile saçmaydı.
Ve o an fark ettim ki onu görmek artık içimde hiçbir şeyi başlatmıyordu sadece içimde kendi kendime büyüttüğüm düşünceleri susturuyordu.
Sınavıma yalnızca yedi gün kalmıştı. Günler, insanın avuçlarından kayıp giden ince kum taneleri gibi sessizce eksiliyordu. Bu yüzden sosyal medyayı silmiş, kendimi uzun zamandır sürüklendiğim o görünmez kalabalıktan çekip çıkarmıştım. Fakat gitmeden iki gün önce, farkında olmadan yaptığım bir şey zihnimin kuytu köşelerinde dönüp duruyordu.
Profilimi değiştirmiştim.
O sırada bunu sıradan bir değişiklik gibi görmüştüm. Bir fotoğraf, birkaç kelime, küçük bir düzenleme… İnsan bazen kendini yenilemek isterdi. Fakat günler geçtikçe bu davranışın altında yatan sebebi düşünmeye başladım. Neden değiştirmiştim? Gerçekten kendim için miydi? Yoksa onun bir gün karşısına çıkarsa, beni biraz daha güzel, biraz daha dikkat çekici bulmasını istediğim için mi?
İnsan, bazı soruların cevabını kendisinden bile saklayabiliyordu.
Belki de profilimi değiştirirken içimde küçücük bir umut vardı. Adını koyamadığım, varlığını kabul etmeye çekindiğim bir umut. Belki hesabına denk gelir, belki yeni fotoğrafımı görür, belki biyografimdeki değişikliği fark ederdi. Belki hiçbir şey olmazdı. Ama yine de insanın kalbi, gerçekleşmeyeceğini bildiği ihtimallere tutunmayı seviyordu.
Sosyal medyayı silmeden önce son kez hesabına baktım.
Bu son bakışın ardından uzun bir süre onu görmeyeceğimi biliyordum. Ekranın ışığı yüzüme vururken, profilindeki bazı şeylerin değiştiğini fark ettim. Fakat o an aklıma ansızın bir düşünce düştü.
Ya o da bir şeyleri değiştirmişse?
İnsan sevdiği birinin davranışlarında kendine dair izler aramaya ne kadar da yatkındı. Belki o da birilerine daha güzel görünmek istemişti. Belki sadece canı sıkılmış, profilini yenilemişti. Belki hiçbir anlam taşımıyordu. Fakat kalbim mantığın sustuğu yerde kendi hikâyelerini yazmaya başlamıştı bile.
O gece uzun süre bunu düşündüm.
Bir insanın değiştirdiği birkaç kelime, eklediği bir fotoğraf ya da sildiği bir cümle neden bu kadar anlam kazanıyordu? Çünkü mesele değişiklik değildi. Mesele, insanın görmek istediği anlamlardı.
Belki ben profilimi değiştirirken onu düşünmüştüm.
Belki o değiştirirken beni düşünmemişti.
Belki de tam tersi olmuştu.
Ve belki de ikimiz de birbirimizden habersiz, kendi hayatlarımızın içinde, yalnızca büyüyorduk.
Bazı insanlar hayatımıza gürültüyle girmez. Bir mevsim gibi gelirler. Varlıkları her yere sessizce siner. Sonra giderler. Ama gittiklerinde bile ardlarında açıklayamadığımız duygular bırakırlar. Aradan günler, haftalar geçse bile insan bazen bir profil fotoğrafına, bir biyografiye ya da unutulmuş bir mesaja bakıp aynı soruyu sorar:
“Acaba o da bir an olsun beni düşündü mü?”
Fakat hayatın en büyük sırlarından biri de budur. Bazı soruların cevabını asla öğrenemeyiz. Ve belki onları güzel yapan şey de tam olarak budur. Çünkü bilinmeyenler, hatıraların içinde gerçeğin kendisinden daha uzun yaşar.

