Yağmurlu bir kış sabahında güneş daha doğmadan uyanmıştım. Fırtına dışarıda kıyameti koparırken neredeyse herkes evine çekilmişti. Dün akşam, bilginler bu fırtınanın birkaç gün daha süreceğini ve mahsüllere zarar vereceğini söylemişlerdi. Halka evlerinden gereksiz yere çıkılmaması söylenmiş ve babam mahsüllerin zarar görmemesi için önlem almamı istemişti. Muhafızlar çiftliklerin önlerine derin kuyular kazmış ve su yolunu genişletmişlerdi. Krallığın doğusunda yetenekli bir büyücünün olduğu söylentisini duymuştum. Saraydaki ne büyücüler ne de şifacılar babam için bir çare bulamamışlardı, hastalanmasının üzerinden bir ay geçmişti. Her gün diğer günden daha beter olmuş en sonunda ise yataktan kalkamayacak hale gelmişti. Halk endişeliydi, kralın belirsiz durumu ve yaşam mücadelesi krallığı da tehlikeye atıyordu. Kuzeyde işler kızışmaya başlamıştı, daha iki gün önce büyük bir ordu sınırı korumak için kuzey kulelerine doğru yola çıkmıştı. Kuzey krallığı sınırı geçmeye çalışmış köylülerin yüze yakın hayvanını katletmişlerdi. Savaş kaçınılmazdı, ordular her an sefere çıkmak için hazırda beklerken günlerim komutandan gelecek haberi beklemekle geçiyordu. Sonucun ne olacağını anlamak zor değildi, Kuzey krallığının neye güvendiğini ve bize neden saldırdığını çok iyi biliyordum. Fakat gençliğim kazandığım tecrübelere engel değildi. Doğudaki Fraklor krallığını yanına aldıklarını zannediyorlardı, bir ordu çoktan yola çıkmış hatta Fraklor’un sınırına ulaşmıştı bile. Komutan Roger karşı çıkmadan vergilerini verdiklerini ve tazminat borçlarının bir kısmını ödediklerini söylemişti. Ayrıca krallığımıza bağlı ordu askerlerinin yarısı alınmış ve eyaletlerin dört bir yanına dağıtılmıştı. Kısacası saldırıya geçebilecekleri güçlü bir orduları kalmamıştı. Her şey tam istediğim gibi gidiyordu, Fraklor kralı hala bize itaat ediyordu. Savaş stratejisi belirlenmişti, Komutan Roger döndüğünde her şey belli olacaktı. Eğer kuzeyden kötü bir haber gelirse Roger destek için yola çıkmak zorunda kalacaktı. Orduları ve erzakları çoktan hazırlamıştım, beni tedirgin eden tek şey babamın belirsizliğiydi. Krallığın doğusundaki büyücüyü bulmak için yetenekli bir grup oluşturmuştum, zekasına güvendiğim bir dostumu ise teklifimi geri çevirmemişti. Bu sabah yola çıkmaları gerekiyordu, her şeyin hazır olduğuna emin olmak istiyordum. Üzerimi giyindikten sonra kılıcımı ve hançerlerimi yerleştirmiş ve odadan çıkmıştım. Meşalelerin ve gaz lambasının aydınlattığı karanlık koridor, çakan şimşeklerle birlikte arada sırada aydınlanıyordu. Dahaca kimse hareketlenmemiş gibiydi, saray oldukça sessizdi. Gürleyen gök yüzü kötü bir şeylerin habercisiymiş gibiydi. Alt kata indiğimde askerler hareketlenmişti, büyücüyü bulmak için hazırlanan grup yola çıkmak üzereydi. Atlar ve erzaklar hazırlanmıştı, silahlarını yenilemişler ve yanlarına gerekli her şeyi almışlardı. Yola çıkmak için her şey hazır gibiydi, açılmaya hazırlanan arka surların önünde bekleyen Greg’e doğru yönelmiştim. Beni gördüğünde elini göğsüne götürmüş ve hafifçe eğilerek selam vermişti.
“Prensim!”
“Her şey hazır mı? Diğerleri ne durumda?”
“Grup toplandı, her şey hazır yola çıkmak için emrinizi bekliyoruz.”
“O büyücüyü bulmadan sakın gelme” Atlar kapıda hazırlanmış bekliyordu. Yağmurun onları yavaşlatmamasını umut ederken kapı açılmıştı. Greg birkaç saniye fırtınayı izlemişken atlara doğru ilerlemişti. Diğerleri onu takip ederken hızla atlarına binmişlerdi, yağmurdan çamura dönmüş toprakta atlar zorla hareket ederken çakan şimşeklerin arasında bir yıldırım ağaca düştüğünde sanki yer yarılırmış gibi gök gürlemişti. Fırtınanın şiddeti daha da artmıştı, bu hava beni huzursuz ediyordu. O sırada içeriden bir ses duyulmuştu.
“Kral! Kral gözlerini açmıyor.” Duyduklarıma inanmak istemiyordum, bunun bir yalan olduğunu görmek için hızla Kralın odasına doğru koşmuştum. Kraliçe ve kardeşlerim odaya toplanmışken kraliçenin ağlama seslerini duyabiliyordum. Acılı çığlıklar yükseliyordu, sanki koridordaki tüm meşaleler sönmüş gibiydi. Koridorun hiç bitmemesi için dua ediyordum, attığım her adım için bir şimşek çakıyordu. Sonunda kapının kenarında durduğumda endişeyle içeriye bakmıştım. Koca yatakta bedeni küçücük kalmışdı, bu hastalık onu perişan etmişti. Gözleri kapalıydı, sanki yüzünde bir gülümseme vardı. Bedeni huzurlu gibiydi, artık daha fazla acı çekmesine gerek yoktu.
***
Halk çoktan cenaze törenine toplanmıştı, gecenin karanlığını aydınlatan ellerindeki meşaleler, yağmur yüzünden sönmek üzereydi. Karanlık gök yüzü çakan şimşeklerle birlikte parlıyordu, gecenin sessizliğini ise gök gürültüsü bozuyordu. Fırtınanın getirdiği kara haber sonunda duyulmuştu, fakat babam adına ben mutluydum. Bedeni çektiği acıdan kurtulmuştu, halk dört gözle iyi haberler beklerken bu ölüm haberi herkesi sarsmış gibi gözüküyordu. Babam yatağa düştüğünde her şeyi anlamıştı, Büyük Bilgin’e iki tane mektup bıraktığını görmüştüm. Kral tahtı artık boştu, kardeşimin ne kadar aç gözlü ve kurnaz olduğunu iyi biliyordum. Eğer mektuplardan haberi varsa onu almak isteyecekti, fakat Büyük Bilge ile çoktan konuşmuştum ve bana her şeyin kralın istediği gibi olduğunu söylemişti. Annemin yanına gitmiş ve baş sağlığı dilemiştim.
“Kendini bu kadar üzme.”
“Tanrının onun için en iyi olanı yaptığına eminim.”
“Kesinlikle, her şey birkaç hafta önceden belliydi. Geçmişe takılma, hayat senin için devam ediyor.” Göz yaşını yavaşça sildiğinde bana bakmıştı.
“Teşekkür ederim.”
“Nicholas’ı gördün mü?”
“En son giriş kapısında gördüm.”
“Teşekkür ederim” halk uzun bir kuyruk oluşturmuştu, sırayla ellerindeki çicekleri ve kader taşlarını vererek anneme baş sağlığı diliyorlardı. Nicholasın babamızın cenaze töreninde bile ne işler çevirdiğini öğrenmek için hızla saraya girmiştim. Bir planının olduğuna emindim, o tahta oturmak için her şeyi yapardı. Törene katılıp halka teşekkür etmemesi büyük bir saygısızlıktı.
“Fredrinn!” koridordan yükselen ses ile arkamı döndüğümde gözleri yaşlı Natalia’yı görmüştüm.
“Natalia, iyi misin?”
“Değilim abi!” hızla ona doğru yaklaşmış ve sıkıca sarılmıştım.
“Her şey daha iyi olacak, sana söz veriyorum.”
“Annem babamın ruhunun mutlu olduğunu söylüyor ama babamızı bir daha göremeyeceğiz.”
“Natalia bu yaşamanın amacı, dünyada çektiğin zorluklar için tanrı seni ölümle ödüllendirir. Bu bizim elimizde olan bir şey değil.”
“Ayrılıklar neden bu kadar zor oluyor?”
“Babamıza duyduğun sevgi ve saygıyı çok iyi biliyorum. Hepimizden çok seni etkilediğinin farkındayım ama güçlü kalmak zorundayız. Halkımız için.”
“Annemi gördün mü? Perişan olmuştu."
"Biz herkes için güçlü durmak zorundayız. Ağlama Natalia!"
"Biz de insanız abi, babamızın yasını tutmak hakkımız."
"Haklısın Natalia, fakat babamızdan bize kalan bu ülkeyi, insanları da korumalıyız."
"Annemin yanına gitsem iyi olur, desteğe ihtiyacı var gibiydi."
"Güzel olur, zaten Nicholas ortaklıklarda yok."
"Ne zaman oldu ki?"
“Eldivenlerini taktın değil mi?” omuzlarından asılı pelerinin ardından ellerini çıkararak bana göstermişti.
“Evet, merak etme.”
“Nicholas’a bakmam lazım, birazdan yanınızda olurum.”
“Onu bulana kadar sana eşlik etmek istiyorum, konuşmak istediğim birkaç konu var. Sonra anemin yanına geçerim."
“Tabiki” koridorda birlikte yürümeye başlamıştık. Bir şeylerden çekiniyor ve kelimeleri toparlamaya çalışıyor gibiydi.
“İkinizin arasında taraf tutmadığımı iyi biliyorsun. Fakat her ikimiz de Nicholasın taht için neler yapabileceğini iyi biliyoruz. Ona karşı dikkatli olsan iyi edersin diyecektim.”
“Ne demek istiyorsun?”
“Bir şeyler planlıyor.”
“Ne olduğunu biliyor musun?”
“Güçlerini sana karşı kullanmak istiyor. Seni halkın önünde büyücü olarak göstermek istiyor. Kimse büyücü bir yöneticiye itaat etmez değil mi?”
“Nasıl yapacakmış onu?”
“Bilmiyorum ama muhafızlardan biriyle konuşurken gördüm. Ordu içinde itaat etmeyen birkaç komutan var. Onları bulmalısın.”
“Aklımda birkaç kişi var, ayrıca uyarın için teşekkür ederim.”
“Babamın bize anlattığı büyülü kılıç hakkında da tedbirli ol. Mektuplardan haberi var, Büyük Bilgenin muhafızlarından şüpheleniyorum. Nicholasın onü öldürebileceğini düşünüyorum. “
“Senin mektuplardan haberin var mı?”
“Neden olmasın?”
“Muhafızları değiştireceğim ama Büyük Bilge ben tahta geçene kadar güvende olmalı. Sonrasını ise sonra düşünürüz.”
“Eldivenin ve güçlerin için dikkatli ol. Sana büyük bir oyun oynayacak, belki bu gün belki de taç giyme töreninde. “
“Büyük Bilge’nin yanında olmalı, gidip bakmam lazım. “
“Ben törene katılacağım, geç kalma.“
Adımlarımı hızlandırmışken giriş kapısına doğru ilerlemeye başlamıştım. Düşündüklerimde haksız değildim, mektupları almaya çalışacaktı. Babamın büyülü kılıcının kendisine kalmasını istiyordu, küçük prens kendini akıllı zannediyordu ama bu oyunu sandığımdan daha kötü oynuyordu. Komutan Rückard’ın onun yanında olduğuna emindim fakat elimde bir delilin olması gerekiyordu, diğer komutanların ise kim olduğu hakkında tam biir fikrim yoktu. Leamord ile konuşup Nicholasın hareketlerini izlemesini söyleyecektim, her bir komutanı tek tek tanıyordu. Kimin ne kadar bize bağlı olduğunu ve Nicholas ile anlaşabileceğini çok iyi biliyor olmalıydı. Giriş kapısını geçmiş ve hızla Büyük Bilgenin odasına girmiştim. Tahmin ettiğim gibi Nicholas buradaydı, içeri girdiğimi fark etmemişti. Oturduğu yerden kalktığında çalışma masasına doğru giderek üzerindeki kağıtları okumaya başlamıştı. Küçük çekmeceyi yavaşca araladığında elini bir mektuba uzatmıştı ki beni fark etmişti. Yüzünde çakma bir gülümseme belirmişken açtığı çekmeceyi yavaşça kapatarak masanın ön tarafına doğru yürümüştü.