I
O gece, şehrin üzerindeki gökyüzü yapay bir karanlığa bürünmüştü; neon ışıkların ve holografik reklam panolarının kesintisiz parıltısı, yıldızları çoktan unutulmuş birer anıya dönüştürmüştü. Bu panoların en büyüğü, aralıksız yanıp sönen "Zerak Corp" logosuyla, gecenin karanlığına meydan okuyor, adeta bir uyarı gibi yükseliyordu semaya. Logonun altında, şehrin en yüksek tepesine kurulmuş Zerak'ın malikanesi, Gotik bir katedral ile yirmi üçüncü yüzyıl teknolojisinin küstah evliliğinden doğmuş bir canavar gibi uzanıyordu zemin katlarından çatısına kadar.
Parti, saatlerdir devam ediyor, dansçıların biyonik uzuvlarındaki neon şeritler, DJ kabininden yükselen Türkçe trap ile elektronik bağlamanın uyumsuz ama hipnotize edici ezgileri eşliğinde, karanlıkta birer yıldız kayması gibi parlıyordu. Herkes birer kostümün ardına gizlenmişti; yüzlerin yarısı neon maskelerle örtülmüş, gözlerin yerini LED'ler almış, insanlıktan geriye kalan tek şey, o anlamsız eğlencenin coşkusunda kaybolmuş kahkahalardı. İşte tam bu curcunanın ortasında, Zerak —kırklı yaşlarının sonunda, yüzünün sol yanağına yerleştirilmiş küçük bir çipin sürekli kızıl ışık saçtığı, bir silah baronu— elinde kristal bir kadehle sahneye çıktı.
Kalabalığın uğultusu, onun mikrofonu eline almasıyla ansızın kesildi.
"Bu gece!" diye haykırdı Zerak, kadehini havaya kaldırırken sesi salonun dört bir yanında yankılandı. "Bu gece ölümsüzlük serumumuzun test aşamasını kutluyoruz! Şerefe!"
Alkışlar, ıslıklar ve şampanya şişelerinin patlamasıyla bir anda coşan kalabalığın ortasında Zerak, kadehini son damlasına kadar boşalttı ve zafer dolu bir gülümsemeyle üst kata çıkan merdivenlere yöneldi. Kimse fark etmedi, ama o merdivenleri tırmanırken, duvardaki gölgesi anormal bir şekilde uzadı, tıpkı bir yılanın pusuya yatmadan önce kıvrılıp gerilmesi gibi. Kimse fark etmedi; sadece gölge.
Odasına adımını atar atmaz, loş ışıkta bir şeyin —bir kadının— yatağında oturduğunu gördü. Dijital kürkten bir pelerin omuzlarına düşüyor, gözleri ise karanlıkta iki kızıl LED gibi parlıyordu. Elinde tuttuğu şey, bir çizgi romandı; sayfaları ağır ağır çeviriyordu, tıpkı bir yargıcın hükmü okumadan önce dosyayı karıştırması gibi.
"Kara Klan'ın Sonu," dedi kadın, sayfayı çevirirken sesi hiç titremedi. "İronik. Senaryoyu sen yazmışsın ama sonunu ben getireceğim."
Zerak'ın yüzündeki zafer ifadesi, bir an içinde yerini önce şaşkınlığa, sonra da öfkeye bıraktı. Dudaklarında alaycı bir gülümsemeyle telefonuna uzandı.
"Security!" diye bağırdı. "Bu cosplay manyağını atın şuradan!"
Ama sesi, odanın duvarlarında yankılanıp söndükten sonra bile, kapıda beklediği ayak sesleri duyulmadı. Kadın, tam o anda, gözlerinin önünde hologram gibi titremeye başladı; bir an için silikleşti, ardından bir anda önünde beliriverdi. Zerak, onun hareketini bile fark edemeden, soğuk bir metalin bileğine saplandığını hissetti. Kadın —Asena— bileğindeki nano-bıçakla etini kemiğini yararken, yüzünü onunkine yaklaştırdı ve fısıldadı:
"Security duymaz... Çünkü jammerım var. Ve evet, kostümüm berbat... Ama senin ölümün çok daha estetik olacak."
Zerak'ın boğazından anlamsız bir hırıltı yükseldi, gözleri faltaşı gibi açıldı, kanı —ama kan değildi bu, siyah, yoğun, cıvık bir nano-sıvı— yaradan dışarı sızmaya başladı. Asena'nın gözleri dehşetle büyüdü. Bu, beklemediği bir şeydi. Tam o sırada, odanın duvarındaki dev ekran anlık bir uyarıyla yanıp söndü:
🔴 *"ALERT: SUBJECT Z-419 - IMMORTAL GENE DETECTED"*
II
Otoban, gecenin bu saatinde bile ışıl ışıldı; yanıp sönen reklam panoları, havada süzülen araçların farları, birbirine karışmış sonsuz bir ışık nehri gibi akıyordu. Asena, anti-grav motosikletinin gidonlarına sımsıkı sarılmış, rüzgârın yüzünü dövmesine aldırmadan son sürat ilerliyordu. Tam o sırada, kulağındaki minik kulaklıktan, tanıdık bir ses —babası Varhan'ın sesi— statikler arasında belirdi.
"Kızım," dedi Varhan, sesi hem endişeli hem de kararlıydı. "Zerak sıradan bir mafya değil! Kanındaki kod... Kara Klan'ın biyolojik silahı!"
Bu sözler Asena'nın beyninde bir şimşek gibi çaktı, ama buna anlam verecek zamanı yoktu. Çünkü tam o anda, otobanın ilerisinde, bir dizi patlamayla yer yerinden oynadı. Arkasındaki polis konvoyu, havadan gelen yoğun bir plazma ateşiyle bir anda infilak etti; alevler, siyah dumanlar ve yanan metal parçaları dört bir yana saçıldı. Asena, motosikletini bir anda yana kırarak enkazdan kurtulmaya çalışırken, başını kaldırıp gökyüzüne baktı. Tepede, bir binanın çatısında, gözleri cybernetik bir adam duruyor, elindeki küçük bir kumandaya basıyordu.
"Temiz iş," dedi adam —Kael— kendinden emin bir gülümsemeyle. "Şimdi haber drone'ları gelsin de Cesur Bey manşeti atsın!"
Asena, virajda motosikletini yanlamasına kaydırarak otobandan çıkarken, yanan araçlardan yükselen çığlıkların —insana benzemeyen, tiz, yapay çığlıkların— kulaklarında çınladığını duydu. Ama arkasına bakmadı. Bakamazdı.
III
Taner Punch Bar, şehrin en eski mahallelerinden birinde, eski bir sinema salonunun bodrum katına gizlenmişti. Dışarıdan bakıldığında sıradan, hatta biraz bakımsız bir mekân izlenimi verse de, içeri adım attığınızda kendinizi başka bir dünyada bulurdunuz. Retro-fütürist bir batakhane; duvarlarda yirmi birinci yüzyıldan kalma film afişleri, tavanda dönen disko topları ve her masada, siparişleri alan küçük holografik garsonlar.
Cesur —yirmi beş yaşlarında, sokak gazetecisi, elinden hiç düşürmediği hologram defteriyle— bir köşede oturmuş, olan biteni not alıyordu. Karşısında oturan Kael —yardımcısı, aynı zamanda tek arkadaşı— endişeyle etrafı kolaçan ediyordu.
"Abi," dedi Kael, sesini alçaltarak. "Bu Zerak'ın ölümü büyük haber! Ama siyah kan detayını yazarsan bizi hacklerler!"
Cesur, başını kaldırıp ona baktı. "Gerçek buysa, yazmak zorundayım. Yoksa onların oyununa gelmiş oluruz."
Tam o sırada, kapı aralandı ve içeri bir kadın girdi. Üzerindeki elbisenin nano-fiber kumaşı, mekândaki loş ışıklarla dans ediyor, mora, maviye, pembeye dönüşüyordu. Kadın —Asena— doğrudan Cesur'un oturduğu masaya yöneldi. Yanından geçerken, elindeki kadehi sanki kazara devirdi; içindeki koyu renkli içki, Cesur'un gömleğine sıçradı.
"Özür dilerim..." dedi Asena, gözlerini onunkilerden ayırmadan. "Yeni tip şarap bu, lekeleri çıkmaz."
Cesur'un bileğindeki biyometrik saat anında uyarı verdi: ⚠️ *"DİKKAT: KALP ATIŞI +32% - SEMPTOMLAR: AŞK / ZEHİR"*
Cesur, saatin uyarısını görmezden gelerek kadına baktı. Gözleri, onunkilerle buluştuğunda, içinde tanımlayamadığı bir kıvılcım çaktı.
"Hanımefendi..." dedi sesi titreyerek. "Siz ASENA mısınız? Yani... 'Dişi Kurt'?"
Asena, hiçbir şey söylemeden bileğini kaldırdı. O anda, teninde bir hologram belirdi, yanıp sönen harflerle şunu yazıyordu: "KARA KLAN = LİARS". Sonra, eğilip Cesur'un defterine dokundu.
"Eğer gerçeği yazacaksan..." dedi fısıltıyla. "Yarın gece Gümüş Mağarası'nda buluş. Hem kanıt hem katliam göreceksin."
Arkasını dönüp hızla kapıya yöneldi. Tam o sırada, kapının dışında beliren gölgeler fark edildi; karanlık silüetler, peşine düşmüştü onun. İçlerinden biri, duyulması güç bir sesle fısıldadı:
"Orijinaller uyanıyor..."
Cesur, defterine düşen damlayı —Asena'nın dokunduğu yerde beliren küçük bir ışık lekesini— incelerken, içini tarifsiz bir merak kapladı. Yarın gece. Gümüş Mağarası. Kanıt ve katliam. Ve bu kadın... Dişi Kurt.
Ne tuhaf bir tesadüftü ki, tam o sırada, mekânın hoparlörlerinden çalan şarkının sözleri kulaklarında yankılandı: "Kara Klan'ın sonu gelir mi acep / Yoksa bu bir oyun mu, bir yalan mı, bir hile..."
Devam edecek...