Buralardan uzakta bir bölgede günümüzden 700 yıl önce huzur ve refah içinde ilerleyen bir krallık ve onu yöneten bir aile varmış. Bu krallığın kralı hastalığından ötürü vefat etmiş, halkı ve ailesini büyük bir üzüntüye boğmuştu. Kraliçe kendisini odasına kapatmış temel ihtiyaçları haricinde kimse ile görüşmemekteymiş. Bu süre zarfında ordunun komutanı, ailenin büyük oğlu Akın krallığı ayakta tutmaya ve yarım kalan savaşları kazanmaya; diğer oğlu Hıncal ise babasının yaptığı gibi halkın durumunu gözetleyip onların açlıktan ölmemesi için çabalıyormuş. Akın hem önemli kararları alıyor hem de ön cephede savaşıyordu. Bu onu çok yormaya başlamıştı. Halk bitmek bilmeyen savaşlardan usanmıştı. Halktan gelen şikayetlere çözüm bulmak ise Hıncal’a düşüyordu. Hıncal artan sorunları ve fakirleşen krallığa çözüm bulabilmek için antlaşmalara ve borçlara imza atıyordu.
Kralın yokluğu etkisini göstermeye başladığında bu durumlardan sıkılan şamanlardan birisi kraliçeye üzüntüsünü giderebilmenin bir yolunun olduğunu ama bu yolun yasaklanmış hatta mühürlenmiş olduğunu belirtti. Yüce şaman kraliçeye bunun çok tehlikeli olduğunu bunu yapmamaları gerektiğini sonuçlarının tek kendi hayatlarını değil doğmamış olanların hayatlarının bile etkileyebileceğini belirtti. “Ölüler diyarının kapılarını açmak onların kaçmasına neden olacak.” Diye ekledi Yüce Şaman. Şamanlar riskleri anlattılar. Kraliçe Şamanlara “Düşünmeliyim!” demiş ve odasına geri kapanmıştı. Yasaklanmış üstelik mühürlenmiş olan bu ritüelin sonuçlarını ve kendi ahlakını sorgulayan Kraliçe günler, haftalar hatta aylar boyunca düşündükten sonra ritüeli gerçekleştirmeye karar verdi. Krallık kütüphanesindeki ritüel kitabının mührünü Yüce Şaman’ın uyarılarına rağmen kaldırtıp gerekli malzemeleri Şamanlar için hazırlattırdı. “Riski göze alıyorum! Bir yolu varsa Kralımı geri alacağım” dedi Kraliçe. Şamanlara kapılardan çıkacak olan şeylere karşı hazırlık yapmalarını emretti. Hazırlıklara başlandı. Ritüel sadece dolunay gökyüzündeyken gerçekleştirilebilirdi. Ritüeli gerçekleştirebilmek için dolunayı beklemeye başlamışlardı.
Başlamaya hazırlardı. Tüm hazırlıklar yapıldıktan sonra şamanlar ahenksiz şekilde büyülerini okumaya başladılar. Gökyüzündeki yıldızlar titremeye, içinde oldukları şatoya gökyüzünden bir karartı çökmeye başladı. Bulundukları odanın tavanı yavaş yavaş parçalanıp havalanmaya başlamıştı. Şamanların büyüleri onları oturur halde iken havalandırmaya onları koruyan askerler ise silahlarına daha sıkı sarılmaya başladılar. Akın ve Hıncal silahlarını önlerinde oluşmaya başlayan demirden yapılmış gibi görünen, üzerinde kara at işlemeleri olan devasa kapıya doğru çevirdiler. Şamanlar büyülerini okudukça kapı yavaş yavaş aralanmaya başlıyor ve içeriye soğuk rüzgarı ve kasveti getiriyordu.
Kapılardan gelen soğuk ve kasvet yerini çığlıklar, hırıltılar, inlemeler ve ağlamalara bıraktı. Ruhların geldiğini anlayan Yüce Şaman soğuktan titreyen ellerini önce birbirine kenetledi sonra da, hızlı bir şekilde ellerini havaya kaldırdı. Askerlerin ellerindeki silahları parıldamaya başladığında askerler şamanları korumak için önlerine geçtiler. Kapıdan gözlerinden ışıltılar çıkan mavi ve yeşil renklerinde yarı saydam ruhlar gelmeye başlamıştı. Askerler kapıdan çıkan saldırgan ruhları zapt etmek, yüce şaman ise kaçmaya çalışan uysal ruhları içeri geri gönderebilmek için uğraşıyordu. Şamanların sihirli kelimeleri iç içe girmeye ahenk ile buluşmaya başladığında kapı sonuna kadar açılmış, şamanların düzensiz büyüleri harmoniye dönüşmüştü. Kapının çıkardığı ağır ve kulak tırmalayan ses durmuş odadaki herkes derin bir nefes almıştı. Kapıdan çıkmaya çalışan ruhlar gelmeyi bırakmış oda tamamen sessizleşmişti. Kapıdan yavaşça pelerinli bir figür süzülerek dışarı çıktı. Havada süzülen figür “Ruh” dedi elini bir şey beklercesine kaldırarak. Kraliçe Kralın ismini söyledi. “Ruha denk ruh.” dedi süzülen figür. Kraliçe gözlerindeki parıldama ve umut gitmiş yerini puslu ve donuk gözlere bırakmıştı. Bir Yüce Şamana birde oğullarına baktı. Hüzün ve tebessüm ile hiç düşünmeden “Benim ruhumu al.” Dedi sağ elini göğsüne koyarak. “Reddedildi” diye net konuştu havada süzülen figür ve ekledi “Değer verdiğini istiyorsan bir diğerini vermelisin.” diyerek Akın ve Hıncal’a baktı. Kraliçe “Hayatta olmaz!” diyerek çıkıştı. Havadaki figür biraz düşündü. Ölüm beyazı tonundaki ellerini kapıya doğru uzattı. Kapıdan Kral’ı çıkaran ruhlar kraliçeyi figürün ellerine bıraktılar. Pelerinli figür Kraliçe’ye doğru süzüldü. Kollarında tuttuğu Kral’ı Kraliçe’nin kollarına yavaşça bıraktı. “O zaman diğerlerini alırız.” Dedi gizemli figür gülümseyerek. Demesiyle birlikte Yüce Şaman askerleri Gizemli şahsı esir alabilmeleri için figüre ışınladı. Askerler seri bir şekilde parıldayan silahlarını pelerinli yabancının boynuna doğru konumlandırmışlardı. Hiçbir şey olmamış gibi elini gökyüzüne kaldırdı ve kendisiyle beraber Ölüler Diyarının Kapısı’nı gökyüzüne doğru kaldırmaya başladı. Yüce Şaman “Hayır! Halkı hedefliyor!” diye bağırdı. Kraliçe kollarında uyuyan Kralının alnını öptü ve askerlerden birisini onu odasına götürmesi için emir verdi. Kraliçe Yüce Şamana “Şamanları meditasyondan çıkar ve savaş alanına getir.” Dedi. Yüce Şaman başıyla onayladı. Ardından askerlere döndü “Hıncal ve sizler halkı mağaraya götürün! Akın ve sizler de benimlesiniz şamanlar gelesiye kadar onları sadece yavaşlatabiliriz. Kalkanlarınızı ve kılıçlarınızı kuşanın! Okçular sizlerde Kalkanlıları destekleyeceksiniz YÜRÜYÜN!” diyerek koşmaya başladı.
Tam burada kalbim yerinden çıkacakmış gibi hissetmiştim. Babamın şamanları uyandırıp bir an önce bize katılabilmesi için dualar etmiştim. Akın ve Hıncal’ın sırtına vurarak onları desteklediğimi belirttim bana bakarak hafifçe gülümsemişlerdi. Hep beraber saraydan çıkıp kasabaya doğru koşmaya devam ediyorduk. Gökyüzündeki Dolunayın yerini bir öncekinden daha büyük halde duran Ölüler Diyarının Kapısı devralmıştı. İçerisinden bir öncekilerden daha iri, saldırgan ruhlar gelmeye başlamıştı. Kasabadaki halkı tahliye etmeye başlamıştık. Kraliçemiz mevkilerimize geçmemizi emretti. “GERİ PÜSKÜRTÜN!” diye bağırdıktan sonra hep beraber ruhların üzerine yürümüş ve savaşmaya başlamıştık.
Ruhların geçmesine izin vermiyorduk vermemesine lakin durmak bilmiyorlardı onları öldüremedikten sonra geri püskürtmenin bir anlamı yoktu. Bu süre zarfında tüm kasaba halkını tahliye etmeyi başarmıştık. Ruhlar da bunu fark etmiş olmalı ki yönlerini mağaraya doğru çevirmişlerdi. Abim “Nerde kaldı bu şamanlar!” diyerek askerlerden birisine bağırdı elindeki uzun kılıcı ruhlara doğru savurarak. Tam bende ona hak verecekken ellerimdeki kılıçlarım parıldamaya başlamıştı. Arkamı döndüğümde şamanların okçuların arkasında olduklarını gördüm. Akın “BEKLEDİĞİMİZ AN GELDİ!” diye haykırarak devasa balyozunu ruhlara doğru savurdu iri cüssesini kullanarak. Onun haykırışı bizim de saldırmamıza ve gaza gelmemize vesile olmuştu.
Ruhların büyük bir çoğunluğunu defetmiştik. Ardından Kraliçe “Gelmeye devam edecekler enerjinizi koruyun!” diye emretti. Kardeşimin yanına gidip pozisyon almıştım. Çatışmaya ve ruhları yok etmeye devam ederken. Yukardaki figür “Yak” diyerek ölülere seslendi. Ölüler Diyarının Kapısı’nın rengi değişmeye başlamıştı. Yeşil ve maviden, kırmızı ve turuncu tonlarına bürünmüştü. ”Dikkat et hareketleri ve tavırları değişti” dedi kardeşim. Haklıydı ruhların darbeleri güçlenmiş ve gözleri alevlenmişti. Ruhlar üzerlerimize doğru saldırmış benim ve birkaç askerin derilerini kesmeyi başarmışlardı. Kolumdaki kesiği sarmaya çalışırken damarlarımın morarmaya başladığını görmüştüm. Bitkin düşmüş ve fena şekilde yanıyormuşum gibi hissediyordum. Kardeşim kolumdan tutarak beni destekledi. Kraliçe “Kalkanlar Yukarı!” dedikten hemen sonra “Oklar!” diye bağırdı. Şamanlar sihirli kelimeler ile okçuların oklarını kutsadıklarında okçular oklarını ruhlara doğru fırlatmaya başladılar. Kalkanını gökyüzüne tutarken beni şamanların yanına taşıdı. Bana “Hemen geri dön!” Dedi ve savaş alanına doğru koşmaya başladı. Başım dönüyormuş gibi hissediyordum. Aslında ruhların darbeleri o kadar da kuvvetli değillerdi ama hızlı ve zehirliydiler. Birkaç şaman bize doğru koşuyordu. Ben ise yavaş yavaş toparlanan gözlerimi savaşan dostlarıma doğru çevirmeye çalışıyordum.
Aslında ruhları iyi defediyorduk ta ki gökyüzündeki pelerinli lavuk “Çürüt” diyene kadar...
Ruhların ve kapının rengi siyah dönmüştü. Ruhların gözlerinden çıkan kırmızı alevler siyaha bedenleri ise mora dönmüş, tıpkı bir kuduz köpek gibi saldırmaya başlamışlardı. Şamanlar bizleri iyileştirirken Akın ve kardeşime doğru giden siyah ruhları gördüm etraflarını sarmaya ve onları öldürmeye çalışıyorlardı. Eğer onları koruyamasak büyük ihtimal kaybederdik. 10 Askere eşittiler. Kafamı kolumdaki yaraya çevirmiştim ki Şifacı şamanlardan bir tanesi hemen yaradan içeri giren zehri çıkarmaya başladı. Yardım etmek ve de hızlı olmak için bildiğim iyileştirme büyüsünü uyguladım. Kanamam durur durmaz kalkanımı ve kılıçlarımı alarak onların yanlarına koşmaya başladım. Kardeşim iyi idare ediyor gibiydi bu yüzden önce Akın’a doğru koşmaya başladım. Ruhlar kalkanını ve zırhını adeta kağıt gibi kesiyordu. İşin içine taşıdığı dev balyoz girince hızlarına yetişememeye başlamıştı. Akın’a arkasından saldırmaya çalışan bir ruh vardı. Düşünmeden Ruha doğru zıplamış, kılıçlarımı savurarak onu ikiye bölmüştüm. Acele ile zıpladığımdan yere sert bir iniş yapmıştım. Ruhlardan birisi tam beni haklayacakken Askerlerden biri kılıcı ile gelen darbeyi savuşturmuş diğer Asker de saldıran ruhu defetmişti. Elini bana uzattı ve “Siz kardeşinize yardım edin Efendim biz Veziri koruruz.” Dedi. Elinden destek alarak ayağa kalktım başım ile onaylayarak kardeşime doğru koşuyordum. Benim geldiğimi görerek aramızda kalan ruha doğru atıldı. Ruhun dikkati onun üzerindeyken kılıçlarımı savurdum. Aramızdaki ruhu da defettikten sonra sırtımı ona döndüm ve gardımı aldım. Oda aynı şekilde gardını alıp etrafımızı saran ruhlara baktı. Göz ucuyla hasar görmüş zırhına ve kalkanına baktım. ”Gözün rakibinde olsun!” dedi. Üzerime doğru gelen ruhun pençelerinden zar zor kurtulup onu indirebilmiştim. Kardeşim ise çoktan iki tanesini devirmişti. Güçlü oturaklı ve hızlı dövüşürdü. Ben ise çevik ve gizli darbelerin adamıydım, bu ruhlar benim korkulu rüyam olarak tasarlanmışlardı sanki. Hızlı ve çok güçlülerdi. Önümdeki Ruha zor bela kılıçlarımı saplayabilmiştim. Bunu fırsat bilen öteki Ruh pençeleriyle vurarak beni yere devirmişti. Darbe üstüne darbe vuruyordu. Zırhım kırılmak üzereydi. “Al şunu üstümden!” diye kardeşime bağırdım. Pençeleri zırhımı delmiş gözüm ile arasında neredeyse hiçbir şey kalmamıştı. Kardeşim boğuştuğu ruhları kılıcı ile ittirip bana doğru koştu. İttirdiği ruhlardan bir tanesi tam arkasından onu takip ediyordu. Arkasındaki ruhun kardeşime doğru zıpladığını gördüm. Son gücüm ile ruhu ittirip elimdeki kısa kılıçlardan birisini ruha doğru fırlattım. Kardeşim de üstüne gelen kılıçtan kaçıp sersemlettiğim ruha koşuyordu. Fırlattığım kısa kılıç ruha isabet etmişti. Kardeşim de sersemleyen ruha bir kılıç darbesi indirmişti. “Bu çok yakındı.” Dedim. Kardeşim gülümsedi ve elini bana uzattı. Elini tuttum ve kendimi kaldırmak için kendime çektim. Ama o anda kardeşim üzerime devrildi. Fırlattığım kılıç ruhu yok etmeye yetmemişti. Kılıcımın üzerindeki parıltı yok oluyordu. Nedenini sorgulamadan kardeşimi üzerimden kaldırdım. Ve yok olmamış ruhu elimdeki kılıç ile defettim. Yerdeki kılıcımı alır almaz tekrar parıldamaya başlamıştı. “Kafama sokayım!” diyerek kardeşime koştum. Babamın bana öğrettiği basit ama etkili ilk yardım büyülerini uygulamaya başladım. Yarasının kanamasını durdurmaya çalışırken “Akın! Kardeşim düştü şifacı gerek!” diye bağırdım. Akın askerlerden birkaçını bizi koruması için gönderdi. Yanımıza gelen askerlerden birine “Babama haber ver bir şifacı yollamalı siyah olanlardan darbe aldı acele et!” dedim ve kardeşimin kanayan yarasını kapamaya çalıştım. Yarası kapanmıyor üstüne üstlük yaradan akan kan siyaha dönüşüyordu. Damarları kararmaya saçı da beyazlamaya başlamıştı.
Gönderdiğim asker babama ulaşmış ve kardeşimin siyah ruhlardan darbe aldığını söylemişti. Babam okçuların arkasından askeri ve kendisini yanımıza ışınlamıştı. Yerde dizlerimin üstünde oturarak ellerimi kardeşimin sırtına bastırıyordum. Çaresizce yarasını iyileştirmeye çalışıyordum. “Baba yardım et! Siyah olanlardan darbe aldı. Kılıcımı fırlattım ruhu öldürür sandım ama yanılmışım!” dedim. “Sakin ol. Bu senin hatan değildi. Sen onu kurtarmayı denedin.” Dedi. Bunu duymaya ihtiyacım varmış gibi. “Ama bu büyü yeterli olmuyor!” diye çıkıştım. Biraz düşündükten sonra “O zaman başka seçeneğim yok.” diyerek gerekli el formlarını yapıp ellerini göğüs hizasından dairesel hareketle dışarı açtı. El formlarını değiştirip ellerini yana açtı. Ardından ellerini yumruk yapıp gökyüzüne kaldırdı. Elleri sanki yıldızlardan gelen ışığı çekermişçesine parlıyordu.
Yaptığı büyünün yasaklı bir büyü olduğunu uzun yıllar sonra öğrenmiştim. Şu ikiyüzlü ihtiyar...