1. Bölüm: Artemis'in kalbi
Diyarların savaşı başladı. Kalbin ruhu büyük savaşın arasında dayanağımız olan tek şeydi. Unuttuğumuz şey ise kendimize olan inancımızdı. Kılıcın gücünü bilek taşırdı. Fakat inanç olmadan savaş kazanılamazdı. Korkusuz değildim aksine deli gibi ürküyordum. Korkusuz olmak aşkın çarkı döndüğünde kazandığım bir güçtü. Annem bir kurt kadındı, babam ise bir katil. Ben, zamanın çanlarını çaldıran ve savaşın yönünü değiştiren bir kalbin başlangıcıydım. Korkuyla başlayan yolculuğum; korkusuzlukla neticelenmişti. Aşkın yanan ateşini içime iliştirmiş ve efsunlu günleri yaşamak için can atan Artemis'in yeryüzündeki son yansıması olmuştum. Kötülük tüm diyarların tek bir yetki altında toplanmasını istemişti. Ta ki kalbin ruhu diyarları koruyana dek ..
Her şey başlamadan bir süre önce...
Gecenin en geç saatlerine kadar oturup deli gibi araştırmalar yaptıktan sonra gecenin en zifiri karanlığında merdivenleri gıcırdatarak aşağı katta bulunan mutfağımıza indim o kadar çok terlemiştim ki bir bardak dolusu soğuk su ile kendimi ferahlatmak istiyordum. Annem Arina'yla ormanın içerisinde kurulmuş bir kasabada müstakil evimizde yaşıyorduk yıllarımızı birlikte geçirdik. Annem Arina çoğu zaman hüznünü geceleri bahçede dolunayı izleyerek geçirirdi. Babam öldükten sonra annemin geceleri gündüzlere karışmıştı ve zaman kavramı onun için artık yok hükmündeydi.
Ben, kendimi hep bir piyanoya benzetirdim insanlara verdiğim mesaj hep güzeldi ama içimde karmaşık olan hislerime ömrüm boyunca anlam verememiştim. İçimde birbirine geçmiş kalın teller vardı ve kalbimi kanatırdı çoğu zaman; yüzüm güler, kalbim ağlardı. Dalganırdı dolunay gözlerimizin içerisinde fakat yankısını bulamazdı çoğu zaman.
Ufak adımlarla annem farketmeden tekrar odaya geçtim. Babam yanımızda değildi annem hep onun öldüğünü söylemişti bana çoğu zaman inanırıdım çoğu zaman inanmazdım. Düşüncelere gömülmeden önce yatağıma gömülmeyi seçip baş ucumda bulunan aile fotoğrafımıza özlemle bakmaya başladım.
"Aptal Kate sen babanı hiç görmedin ki.." Dedim içimden ve seslice yanıt verdim. "Keşke görebilseydim." Dedim mırıldanarak gözümden damla damla yaş akarken.
Babam yoktu ve onu ömrümde bir defa bile görmeden buradan göçüp gitmişti. Ben bebekken çekildiğim fotoğraf dışında babamı gördüğüm anı bile anımsamıyordum.
Gözümdeki yaşlar yastığımı sularken uyuyakaldım. Sabah kalktığımda gözlerimin kıpkırmızı ve şiştiğini görünce hiç aldırış etmeden yüzümü yıkayıp geçtim. Güzeldim tıpkı annem gibi can alıcı bir cazibem vardı biliyordum. Saçlarım turuncu ve gözlerim tıpkı anneminki gibi yemyeşildi. Sabah okula yetişmek için son derece hızlı olmam gerekirken tıpkı bir kaplumbağa gibi yavaştım.
Umursamazdım.
Aldırış etmezdim ve akışı severdim.
Anın akışını..
Gece uyumayıp çok saçma, korkutucu olan ölümün yalnızlığını ve Artemis'in bu tuhaf yazgıdaki kaderini araştırmıştım. İçimi kaplayan tuhaf hisler sürekli olarak beni uçsuz bucaksız dünyanın kaosuna itiyordu. Bir kafesin içerisindeydim ve kafesin tellerini kopartmak için sürekli olarak çırpınıyordum. Eğer o kafesten kurtulabilirsem alaca kuş misali sonsuzluk ve huzurun dolu olduğu bulutlara ulaşabilecektim.
Sabah evden çıkarken kapıyı sertçe çektiğim gibi kendimi kapının önünde buldum. Yaşadığım yer 'Alvista' şehriydi. Alvista şehrinde hava hep gri ve yağmurlu olurdu geceleri ormandan gelen kurt sesleri hiç eksik olmazdı. Ormanın içerisinde varlığını bulmuş bir şehirdi Alvista. Şemsiyemi açıp koşar adımlarla trene yetişmeye çalıştım adım ne mi adımı sorarsanız adım Kate.
Kate Wilsend!
Şehrin üzerine kurulmuş köprünün üstünden geçen trene binip telefonumdan şarkı açıp kulaklığımı takmıştım. Şehrin üzerini saran gri duman buranın tabiatına rengini vermişti. Yağmurlu ve her zaman gri bulutlu bir hava hakimdi. Şehrimizde en sevdiğim yer olan Rosaleydi Kütüphanesi şehrin en yüksek köşesinde bir malikane şeklinde 1780 yılında inşaa edilmiş. Her zaman Artemis'in hayatını merak edip, rahatça araştırma yapmak için oraya muhakkak gidiyordum. Aklımda ve kalbimde dolaşan soruların cevaplarını bulmak için bunu yapmak zorundaydım. Annem Arina ve Sonya teyze konuşurken bazı konuşmalara şahit olurdum ve hep bir anlam çıkartmaya çalışırdım. Artemis'den bahsederlerken duyardım onları çoğu zaman, rüya aleminde rastlaşana kadar anlamamıştım değerini.
Tren ineceğim yere çoktan gelmişti indiğimde okula girmeden önce caddede bulunan ufak büfeden kendime sıcak bir latte aldım. Okula girdiğimde üzerimdeki ceketi çıkartıp sandalyemin arkasına koyup yerime oturdum. Sıradan bir öğrenciydim herkes kadar basit ve olması gerektiği gibi. Okulumuz çok büyük ve kasabanın tek okuluydu. Okul çıkışında yapacağım şey Rosaleydi kütüphanesine gidip kitapların sınırsız, uçsuz bucaksız kucağına kendimi atmaktı. Okulda günü geçirdikten sonra yağan yağmurun altında hızlıca koşarak trene yetiştim iki durak sonra inip birkaç dar sokaktan geçtikten sonra Rosaleydi kütüphanesine geldim. Artemis'le ilgili bulunan tüm kitapları bulup onları kucağımda taşıyıp kütüphanenin ıssız bir cam kenarına oturup okumaya başladım. Merakla okurken bir yandan yandan telefonumdan şarkı dinliyordum.
Yediyiyenler, Ceyota kabilesi, sırtlandaş büyücüleri ve kırık kanat yiyenler hepsi birbirinden ayrı korkutucu yaratıklardı eminim ki böyle bir ülke varsa gitmek istemezdim. Düşündüğümde bildiğim tek şey vardı bu kitapları okumaya bayılıyordum.
Kitapta gördüğüm dikkatimi çeken işaretleri defterime not alıp önemli bilgileri oraya yazıyordum. Günlerim günlerimi kovaladıkça içine düştüğüm düşünce çukuru gittikçe derinleşiyordu.
Kütüphanede kocaman eski zamandan kalma bir kapı vardı oraya girmek personel haricinde yasaktı zaten personeli de yetmişli yaşlarda olan Sonya teyzeydi kendisi beni çok sever ve her zaman kitapları okumam için bana kütüphanenin en güzel köşesini ayırırdı. Artemis'le tanışmam bir rüyanın neticesinde olmuştu. Kendimi bir savaşın ortasında parlarken görmüştüm. Karşımda Artemis bana gülümseyip eliyle bir buket gül uzatıyordu. O kadar sevinç duyduğum bir rüyaydı ki kalktığımda uzun süre etkisinden kurtulamamıştım. Yıllar yılları kovaladıkça öğrendiğim her şey gerçeklik algısınu kaybetmişti. Araştırdıkça araştırmıştım, okudukça okumuştum. Saçmalığın milyonlarca yıl öncesine dayanmasını aklım kabul etmiyordu. Artemis öldürülmüştü nefesini bir zalimin elinde paralamış ve parçalamıştı. Bir erkeğin zulmüne maruz kalmıştı.
Kalbi sökülmüştü.. zalimce....
Kalbimi dağlamıştı Artemis'in kaderi. Yangını başlatan şeydi ateş ve ateş bazen bir insanın yangını olabiliyordu. Yangınımı başlatan şeydi bir erkeğin zulmü..
Tanrım elimde olsa öldürürdüm o pisliği..
Düşünceler arasında elimi sıkarken parmak boğumlarım kıpkırmızı olmuştu. Elimi sıktığımı anlayınca bir anda gevşettim kafamı iki yana sallayıp kendimi toparladım.
Kütüphanenin sahibi Sonya teyze yanıma gelip nasıl olduğumu sormuştu. "İyiyim." Demekle yetinmiştim sadece. Sonya teyze küçüklüğümden beri evimize gelip bana hep böğürtlenli kekinden getirirdi. Annemle araları iyiydi fakat hep kıyıda köşede benden gizli konuşurlardı. Her zaman ne konuştuklarını merak etmiştim ve ne zaman onları dinlemek istesem hep beni yanlarından kovuyorlardı. Bizde Sonya teyzenin kızı Rosa ile onları dinlemek için yaramazlığımıza yaramazlık katarak onların canını okuyorduk. Ama artık büyüdük..
Kütüphane çıkışında Rosa ile buluşmak için okuldaki diğer gençlerin gittiği Bay Hammish Burger'a gidecektik Sonya teyzeyle vedalaştıktan sonra çantamı ve eşyalarımı topladıktan sonra kütüphaneden çıktım. Rosa beni kapının önünde bekliyordu.
"Rosa," dedim mırıldanarak, "Çok mu beklettim seni?"
"Yeni geldim ama neredesin sen?" Diyerek bana sarıldı. Fakat nefesini düzenlemekte bir hayli zorlanıyordu.
"Buradayım işte asıl sana ne oldu koşmuş gibi bir halin var." Dedim sorgulayan sesimle, "Nefes nefese kalmışsın bir şey mi oldu?"
"Yok canım ne olacak yağmur başlayacakmış yağmur bastırmadan hemen geleyim dedim." Demişti fakat yüzünden okuduğum şeyler tam tersini söylercesine mimik alıyordu.
"Pekala." Deyip tek kaşımı kaldırıp yüzüne baktım. "Yağmura yakalanmayalım." Diyerek durumu hiç uzatmamayı tercih etmiştim.
Rosa ile birlikte koşar adımlarla Bay Hammish burgera geçtik içeriye girer girmez yağmur tekrar yağmaya başlamıştı. Gök sürekli gürlüyordu daha önce gök gürlemesinden ürktüğüm hiç olmamıştı Rosa ile buluştuktan sonra kalbime derin bir acı saplanmıştı. Kalbimi yoklayan sızlatan bu acı beni resmen boğacak gibiydi. İçine düştüğüm düşünce buhranı düşüncelerimi keskinleştirip kalbimin derininde içimi yakıp mıhlıyordu.
Birkaç gün sonra cadılar bayramı başlayacaktı şehrimizde hazırlıklar devam ederken okulda birlikte okuduğumuz diğer kişiler ve okulun popüler kızı Emma hazırlıklar hakkında konuşmaya çoktan başlamıştı. Emma ve ben küçükken çok yakın iki arkadaştık fakat kendisi popülerliği seçince aramızda dostluktan daha çok düşmanlık kalmıştı. Rosa ve ben cadılar bayramı için hazırlık yapacaktık.
Gözlerimi tavana dikerek heyecan içerisinde, "Ay tanrıçası Artemis'in kostümünü düşünüyorum." Dedim. Rosa şaşkınlıkla tek kaşını kaldırdı.
"Ç-çok iyi düşünmüşsün." Dedi tedirgince. "Ben de tabi ki flybird olacağım."
"Flybird?" Deyip sorgulayan ifadeyle Rosa'ya baktım.
"Ş-şey bilirsin bence su perileri.." deyip tedirgince kafasını kaşımaya başladı.
"Hiç bilmiyorum bir yerde okuduğumu sanmıyorum."
"Nasıl okumazsın ya, senin bildiğini sanıyordum." Diyerek gözlerini benden kaçırarak konuşuyordu.
"Hayır bilmiyorum ilk defa duydum." Dedim şaşkınlığım merakımı beraberinde getirmişti. "Ve aşırı merak ettim doğrusu. Okuyabileceğim bir kitap var mı bununla ilgili?"
"Rosaleydi kütüphanesinde özel kitapların olduğu bölümde kitabın adı -Gizli Ay- kesinlikle okumalısın." Biz konuşmaya devam ederken okulun popüler çocukla Abel Lenngiham, Anita, Rob ve Susan kafeye girdi.
Emma, Abel'in peşinden ayrılmaz ve ona yaranmak için her şeyi yapardı. Okuduğum bu okulda bu sene ilk senemiz olsa da okulun bu sorunlarını çözmem hiçte zor olmamıştı. Çocukken birlikte kreşe gittiğim kişilerdi fakat artık büyüdük ve eskiden olan samimiyetimiz yoktu. Emma popülerlik uğruna her şeyi yapmak için Abel'ın mutlaka her zaman yanına gidip flörtleşmeye çalışıyordu.
Tanrım ne kadar samimiyetsiz..
Onlar içeriye girer girmez Emma soluğu yanlarında almıştı. Ailenin en sert kızı olan Anita gözlerini devirip hemen kendini boş bir masaya attı. Kahvemin bitmiş olduğunu görünce hemen tazelemek için bar kısmının olduğu yere geldim yanımda Abel ve Emma duruyordu yanlarında durduğumda bir anda duraksadım. "Bu seste ne? Bir insanın kalp sesini nasıl bu kadar yakından duyabiliyorum?" Derken bir anda ellerimle kulaklarımı kapatıp dizlerimin üstüne çöküp bu sesin susmasını bekledim. O kadar yankılı bir sesti ki sanki kafamın içerisinde atan bir kalp vardı. Susan bir anda yanıma gelip kulağıma fısıldadı.
"Sen de mi bizdensin? Sakin ol şimdi sadece benimle gel." Diyerek beni barın arka kapısından dışarıya çıkartmıştı. Şaşkın gözlerle bakıp sadece onu takip ediyordum. Abla sıcaklığıyla bana sarılıp yol gösteriyordu.
Sorgulayan bir ifadeyle, "Dolunay çıktığında bize böyle şeyler olur ama sana bu yaşa kadar kimse söylemedi mi?"
Gözbebeklerim kocaman açılmıştı, "N-neyi söylemedi mi?" Derken kulaklarımı tıkamaya devam ediyordum.
"Cadılar bayramı yaklaştığında o hafta içerisinde eğer dolunay çıkarsa bazı güçlerimiz güçsüzleşir ve kontrol edemeyiz tabi biz bunu büyü ile çözdük ama senin neden haberin yok bilmiyorum ve çok şaşırdım doğrusu.."demişti o kadar mantıksız konuşuyordu ki söyledikleri hakkında hiçbir fikrim yoktu.
"B-ben ne-"
"Tamam tamam, sen yorma kendini Linda teyze bu sorunu çözecektir."
"Linda teyze de kim?"
"Waron diyarının en bilge büyücüsü tabi ki." Diyerek bana sorgulayan gözlerle bakıyordu.
"B-Büyücü mü?" Dediğim anda Susan yere doğru bir toz üfleyip bizi bir anda başka bir yere ışınlamıştı gözlerimi kapatmama, şaşırmama bile fırsat verilmeden şok olmuş bir şekilde donup kaldım.
Susan beni sarsarak, "Hey iyi misin? Beni duyuyor musun?" Demişti.
"B-biz neredeyiz? S-sen de nesin böyle?" Diyerek Susan'ı kolundan itip korkan titrek adımlarınla kendimi geri çektim.
"Anlamadım sen büyücü değil misin?" İki elini kenara açarak durumu anlamaya çalışıyordu.
Gözlerim korkutucu şekilde açılmıştı. Kendimi bir şakanın içerisinde gibi hissetmek istesem de yaşadığım şey gerçekti ve bu gerçek beni içine çekmişti. "N-ne büyücüsü?" Dedim titreyen sesimle.
"A-ama s-sen çok garip davranıyordun ben seni büyücü sandım." Arkamızdan bir anda yaşlı tuhaf giyinimli bir kadın gelmişti. Susan'ın bahsettiği Linda teyze olabilirdi.
"Kate, Kate Wilsend uzun yıllar sonra tekrar buraya uğraman ne kadar güzel.." dediği anda kendimi tuhaf bir oyunun içinde sanıyordum. Oyun sandığım şey beni korkudan deli gibi titretiyordu.
Elimle Linda teyzeyi işaret ederek, "S-s-sen benim adımı nereden biliyorsun?" İçimi dehşet kaplarken kalbim yerinden çıkacak gibi atıyordu.
"Boynundan kalbine doğru inen çizgiden tanıyorum seni.." Elimi bir anda boynuma atıp tişörtümle boynumdaki lekeyi kamufle etmeye çalıştım fakat bu boşa bir çabaydı Linda teyze beni tanıyordu hem de o kadar iyi tanıyordu ki gözlerindeki anlamlı bakışı çok iyi anlamıştım.
"Sen Kate, senin bu kalp ağrın ne zaman son bulacak?" Diyordu. O kadar anlamlı ve o kadar bana boş gelen konuşmalar yapıyordu ki aklım karmakarışıktı.
Kelimelerin kifayetsiz kaldığı durumdaydım. "B-ben bilmiyorum." Dediğimde Linda teyze elini kalbimin üstüne doğru koyarak birkaç sihirli sözcük fısıldadı o fısıldamaya devam ederken ben sadece elinden çıkan büyülü ışığın rengine bakıyordum.
"Şimdi rahatlama vakti ben bu büyüyü bitirdiğimde çok güçsüz ve halsiz olacaksın.."
"B-bunu şimdi yapma-" diyecekken elini çektiği anda yere yığılmıştım yaptığı büyü çoktan etkisini göstermişti. Gözlerimi tekrar açtığımda ufacık bir kulübede olduğumu görünce çığlığı bastım. Çığlığı bastığım anda Susan ve Linda teyze üst kattan hızlıca yanıma geldiler şaşkınca yüzüme bakıyorlardı. Sanki bir kabustan uyanıp tekrar bir kabusun içerisine giriyordum.
"S-siz ne yaptınız bana? Neredeyim ben?"
"Bunların hepsini öğreneceksin Kate öncelikle sakinleşmek için bal kabağı özütü kahvesinden iç." Diyerek masada doldurduğu bardağı bana uzattı.
"İçmek istemiyorum." Diyerek karşı çıktım.
"Bana güven lütfen senin kötülüğünü istesem bu kadar sakin kalır mıydık?"
"Bak Linda teyze şuan rüyada mıyım bilmiyorum bunlar gerçek mi bilmiyorum o yüzden bana mantıklı bir açıklama yapmak zorundasınız." Derken tehditkar şekilde parmağımı salladım.
"Kate sen kendinin kim olduğunu benden değil kalbindeki akan yankıdan öğreneceksin."
Dalga geçerek sırıttım, "Ne diyorsun sen be!" Dedim gülmeye devam ederken karşımda iki çift göz bana ciddi bir şekilde bakıyordu. "Ciddi misiniz? Bir şey söyleyin yalvarırım."
Çaresizdim.
Linda teyze tekrar konuşmaya başladı bakışındaki sıcaklık gönlüme işlerken, "Bazen bilinmezin ötesinde gerçeğin ta kendisi yatar ve bu gerçeği bulmakta senin elinde.." demişti. Elimi ayağımı nereye koyacağımı bilemez halde dehşet dolu gözlerimle sadece bakakalmıştım.
Yangın; hiç beklemediğimiz anda başlar ve bizi içten içe soldururdu. Kalbimizi kavururken bizi hiç beklemediğimiz anca çaresizce yakalardı. Kulübenin ortasında bilinmezin içerisinde bedenim sıkışıp kalmıştı. Turuncu saçlarıma elimi sinirle bastırırken her şeyin bir kamera şakası olmasını diliyordum.




