Bazen, insanın aradığı şey yanı başındadır.
Gücümü toparlayıp ilk ve muhtemelen son kez anlattıklarımı büyük bir dikkatle dinliyorlardı. Özgür gözlerini üzerimden ayırmıyor, ara sıra yüzünü düşürerek yaşadıklarıma eşlik ederken, Murat amca oldukça sessiz ve düşünceli bir şekilde elleri ile oynuyordu. Başını şimdiye kadar hiç yerden kaldırmamıştı.
-Muhtemelen kamera kayıtları incelendi ve benim haklı olduğum böylece ortaya çıktı.
Ben sustuktan sonra ortama büyük bir sessizlik hakim oldu. Bir süreliğine kimse konuşmaya bile cesaret edemezken sessizliği bozan ilk kişi Murat amca oldu.
-Sen şimdi hatırlamazsın tabii, epey küçüktün.
Gözlerimi hafifçe kısarak ne dediğini anlamaya çalıştım.
-Bir akşam evimde oturup televizyon izlerken kapım çalındı. Bu saatte kimseyi beklemediğim için ‘kim olabilir ki?’ diye düşünüp kapıya doğru ilerledim. Kolu kavrayıp açtığımda bir de ne göreyim?
Dolan gözlerini gizlemek için yutkunarak gülümsedi. O gün hangi duyguları hissettiyse, hala taptaze olduğu her halinden anlaşılıyordu. Bir anlığına o akşama gitmiş gibi oldu...
“-Deniz! Saat çok geç oldu. Sen burada ne yapıyorsun?
Gözyaşlarının ardı arkası kesilmezken hıçkırıklarının arasından zorla ‘anne’ kelimesi çıkmıştı. Fazla söze gerek kalmadan neler olduğunu anlamıştı. Deniz’i kapı ağzından çekip kucağına aldığında, minik kızın ayaklarının çıplak olduğunu gördü. Kalbine saplanan öfkeyi bastırmaya çalışarak Deniz’i koltuğa bıraktı.
-Sen burada otur, Ben hemen geleceğim. Anlaştık mı?
Başını olumlu anlamda sallayıp yanağındaki yaşları sildi. Babasının bağırışları, annesinin ağlayışları... sesler hala taze bir şekilde kulaklarında yankılanıyordu.
-Size bildireceğim adrese en yakın ekibi devreye sokun... Ben de yoldayım...
Telefonu kapatıp cebine koyduktan sonra koşar adım Deniz’in yanına gidip bir çırpıda kucağına aldı. Sıkı sıkı sarılırken saçlarını okşadı.
-Şimdi annenin yanına gidiyoruz. Hala korkuyor musun?
Kucağında boynuna sarılmış, konuşmak yerine başını sağa sola sallayan kıza baktı.
-Aferin sana Deniz.
Daha fazla zaman kaybetmeden eve doğru yola çıktılar. Gittikleri yol pek de uzak sayılmazdı. Hemen eve vardılar. Murat kucağındaki Deniz ile beraber içeri girdiğinde, polis ekibinin zaten varmış olduğunu gördü. Bakışlarını etraftan çekip Deniz’in annesinden gezdirdi. Yüzünde ve dudağında ufak yaralar vardı.
‘Canan...’ diyerek mırıldandı. Odağını ondan çeken şey ise polislerin sesi oldu.
-Beyefendi, ifade vermek için bizimle karakola kadar gelmeniz gerekiyor.
-Bırakın beni be! Ben bir şey yapmadım.
Murat içinde köpüren öfkeye yenik düşerek Deniz’i dikkatlice annesinin kucağına bıraktı ve babasının yanına doğru ilerledi. Adamı kolundan sertçe tutup kulağına eğildi. Sesinde tüyler ürpertici bir nefret yankılanmıştı.
“Bu son olsun, Adnan...” dedi.
“Bir daha Deniz, gecenin bir yarısı bir yerlere sığınmak zorunda kalmasın.”
Atmosferi kaplayan kasveti dağıtırcasına yerinde doğruldu. Biraz duraksayıp tekrar söze başladı:
-Tüm bu olanların bir tesadüften ibaret olduğunu düşünmüyorum. Bence bir oyun dönüyor ve bu oyunun ana merkezinde Deniz ile annesi Canan vardı.
-Her şey iyice kördüğüm oldu.
- Öncelikle güvende olmalısınız. Güvende olmanız için de birlikte hareket etmek zorundayız. Evet, bir tehlikeyle karşı karşıya olabiliriz,
Gözlerini üzerimizde hızlıca gezdirdi.
-Yine de endişeye yer vermemelisiniz.
Özgür uzun zaman sonra ilk defa söze girdi:
-Ne olursa olsun yanınızdayım, yanındayım.
Ellerini ellerimin üstüne koydu. Destek verircesine sıktı.
-Bu işi de birlikte halledeceğiz.
Murat amcanın ayaklanması ile birlikte sohbet sona erdi. Kapanan kapı ardından ikimiz de kendimizi koltuğa bıraktık. Birbirimize belli etmesek de yükselen endişe çukuru hepimizi boğuyor, içine çekiyordu.
-Uzun zamandır annemin yanına gidip eve uğramadım. Ona bir bakmak istiyorum.
Bakışlarımız birbirini bulduğunda öylece durduk.
-Sen de benimle gelmek ister misin?
Hafifçe gülümseyerek oturduğum yerden kalktım.
-Olur tabii, çok isterim.
......
Zilin sesini duyan kadın heyecanla kapıyı açtığında, karşısında gördüğü oğlunu hasret ile süzerken, oğlunun yanında durduğumu görünce hafif bir tebessüm etti.
-Çocuklar, kapıda kaldınız ama. Hadi durmayın geçin içeri.
Özgür ve ben boş bulduğumuz koltukların köşesine oturunca, karşımıza geçti ve ilgili bir tavır takındı:
-Lütfen rahatına bak Deniz. Ben de hemen geleceğim.
Yeliz abla mutfağa doğru yönelip gözden kaybolunca, hemen ardından sesini yükseltti:
-Özgür, yanıma gel lütfen.
Bakışlarını gülümseyerek üzerimden ayırıp annesinin yanına gitti. Salonun ortasında bir başıma kalınca, eskiden buraya annemle beraber geldiğimizi hatırladım. Şimdi bu eve bir misafir gibi tek başıma girmiş olmak canımı acıtmıştı.
Bir bardak su almak için mutfağa doğru adımladığımda, Yeliz abla ve Özgür’ün benim hakkımda konuştuğunu duydum.
- Daha ne kadar orada kalacaksın? Burası senin evin, unuttun mu?
Özgür’ün derin bir nefes aldığını işittim. Çok sıkılmış gibi duruyordu.
-Unutmadım anne. Ama ben Deniz’in yanında olmak istiyorum, bunu kendi rızamla yapıyorum.
Annesinin konuşmasına fırsat vermeden ekledi:
-Üstelik buraya seninle tartışmaya değil, kalan eşyalarımı almak için geldim.
Üzerime hücum eden şok dalgasının etkisiyle, Yeliz ablanın da benden farksız olduğunu anladım. Bir süreliğine ikisi de sessiz kaldı. Mutfaktan çıt çıkmıyordu.
-Sen Deniz’i seviyor musun?
Bir tepki, belki de kelime bekledim. Ama etraf tekrardan sessizliğe gömülünce bütün ihtimaller ayaklarımın ucuna saçıldı. Beklediğim tepki Özgür’den gelmemiş, onu da sessizliğe itmişti.
-Belki de aradığın cevaplar kalbindedir oğul. Oraya bakmayı ihmal etme.
Kendime geldiğimde, yaptığım şeyden ötürü utanç duydum. Konuşmalarının bittiğini düşünerek kapıyı tıklattım.
-Müsaitseniz gelebilir miyim? Ben... evet ben su alacaktım.
Kocaman gülümseyip az önce oğluyla aralarında hiçbir sohbet geçmemişçesine enerjisini korumayı başarmıştı. Ama topu Özgür’e atmayı tercih etti.
-Benim ellerim ıslaktı. Özgür sen verebilir misin?
Ellerinin titrememesi için verdiği çabanın boşa olduğunu fark etmeden bardağı dikkatlice tutup elime verdiğinde parmaklarımız birbirine değdi. Bana sabitlediği gözlerinde manidar bir bakış vardı. İhtiyaç duyduğum gücü bardaktan almaya çalışarak sıkarken içeri geçip yerime oturdum. Özgür de benim arkamdan gelip karşımda durdu.
-Bugün kedimizi veterinerden alacaktık, değil mi?
Gözlerimi kocaman açarak ona baktım.
-Tamamen aklımdan çıkmış. Ne zaman gideriz?
-Eşyalarımı alıp eve bırakayım. Oradan geçeriz.
-Tamamdır.
Yeliz abla ile vedalaşıp kapıda onun gelmesini bekledim. Elinde bavulu ile geldiğinde evden çıktık. Sonunda eşyaları da yerine yerleştirdiğimize göre, geriye yapılması gereken tek bir iş kalmıştı. Yan yana ilerleyerek veterinerin yolunu tuttuk. Kapıyı ittirip açtım. İçimde çocuksu bir heyecan ve sabırsızlık vardı. Onun son durumunu görmek için sabırsızlanıyordum. Klinik doktoru elinde yavru kediyle beraber gelirken bizi görünce mutluluğunu saklamadı.
-Vay, kimler gelmiş böyle? Miniğimiz de aynı heyecanla sizi bekliyordu.
Ufak sargıları vardı ama kesinlikle çok daha iyi ve canlıydı. Çantasını alıp açtığımda hemen kucağıma yerleşti.
- Bandajı bir iki güne çıkarabiliriz. Aşı kartı burada. Günde bir kez merhemini sürmeniz yeterli. Geçmiş olsun.
Doktor ile vedalaşan Özgür yanımıza yaklaştı ve onu sevdi.
-Bir tane Deniz’le baş etmek oldukça zorken, ikincisine nasıl katlanacağım hakkında hiçbir fikrim yok.
İkimiz de gülüşürken yavruyu tekrar çantasına koyduk ve biraz dinlenmek için parka gitmeye karar verdik. Toprak yol bitince yeşil kırlar karşıladı bizi. Özgür geçip karşımda durdu.
-Biraz oturalım mı?
Bir şey söylemeden onu takip ettim. Yanına oturup kedimizi dikkatle yerleştirdim. Gözlerimi yavruya kilitlendi; sanki o da dünyada yaşadığı kırıklıkları unutmaya çalışıyordu, benim gibi. Omzuma dokunmasıyla dikkatimi tekrardan ona verdim.
- Zor zamanlar bizi daha da yakınlaştırıyor.
Dedi fısıltıyla.
O an park, sadece bir mekan değil; yeniden başlayabilmek için bir umut bahçesine dönüşmüştü benim gözümde.
-Yanımda olduğun için sana ne kadar teşekkür etsem de az kalır. İyi ki varsın.
Bana gülümseyerek ellerimi tuttu.
-Deniz, benim sana söylemek istediğim bir şey daha var.