Mert'in bakış açısından,
Kartal tepenin sessiz sokaklarında yürüyordum. Korkunun sessizliğe büründürdüğü bu sokaklar bana güç veriyordu.
"Bu çok tehlikeli patron!"
Tabii sınırını bilmeyen Selçuk'un sesi huzurumuzu bozmaya başlamıştı.
"Düşüncem dememeliydin. Cevap belli; hayır!"
"Ne zamandan beri işime karışır oldun?" dedim, susmasını gerçekten isterken.
"Estağfurullah abi. Ben sadece seni düşünüyorum."
"Düşünme!"
Net bir şekilde söylediğim bu kelime onu susturmuştu. Bunun şimdilik olduğunu biliyordum. O da, bir daha bu konu hakkında bir şey söylerse bu kadar sakin olmayacağımı biliyordu.
"Bundan sonra ne..." Selçuk'u tekrar bir sukunete sokan, arkasına bakarken bana çarpan bir kızdı. Yolunu kaybetmiş olsa gerek burada olduğuna göre...
"Hayvan" yerde sızlanırken söylediği bu kelimeyle sinirim bozulmuştu. Bana çarptığı hâlde ona daha bir şey yapmamışken böyle söylemesi onun açısından kötü olacaktı. Uğraşmam gereken bir çok işim vardı. Şimdi bununla uğraşacak değildim. Özür dilemesi yeterliydi.
Kolundan tuttuğum gibi kaldırımın dibindeki duvara yapıştırdım.
"Sen kime hayvan diyorsun? Çarpan sensin şimdi hemen benden özür diliyorsun."
"Dileyecektim ama şimdi sen o özrü hak etmiyorsun." Böyle bir yerde, tek başına, bu haldeyken, böyle konuştuğuna göre acıyı seven bir arsız olmalıydı.
"Çok şanslısın tatlım patron kimseye özür dileme şansını vermez. Bu şansı yakalamışken özür dilesen diyorum."
Benim ona 'özür dile' demem Selçuk'u şaşırtmıştı. Haklıydı, özür dileme şansını kimseye vermezdim. Özrün hiçbir manası yok. Göze göz, dişe diş sonuçta. Her zaman...
Bu şansını fazla zorluyor..
"Ya dilemezsen" kız hâlâ dik başlılığına devam ettiği sırada ben Selçuk'a "kapa çeneni" dedim. Sonrasında ise bu cesaret patlaması yaşayan kızın bedenini duvara yapıştırdım. Canı acıyı tatmak istiyorsa ona o acıyı yaşatacaktım.
"Dilemezsen vereceğim cezayı zevk veya acıyla çekeceksin." dudaklarını kemirmesi dikkatimi dağıtmıştı.
"Tamam.. Tamam.. Özür dilerim. Bırak gideyim."
Zar zor konuştuğundan ötürü korktuğunu anladım. Böyle söylemesi beni şaşırtmıştı. Ama niye böyle söylediğini de anlamıştım. Onun aklından geçenleri yapacak değildim. Sadece acıyı sevdiğini düşündüğüm için zevk kelimesini kullanmıştım. Haklı aslında, yanlış anlaşılmaya müsait bir diyalog... Bedeni ellerimin arasında titriyordu. İçimden gelen gülme isteğini silip ellerimi kollarından çekip gitmesine izin verdim.
Dik başlıydı ama zayıf noktası belliydi....
Bir kaç saat uğraşmama rağmen hâlâ uyuyamamıştım. Sabaha karşı eve gelmeme rağmen uykum gelmemişti.
"Okula gidelim bari," diye kendi kendime söylendim. Banyoya gidip elimi yüzümü yıkadım. Aynaya baktığımda aklıma dün olanlar gelmişti. Düşüneceğim dememin sebebi belliydi. Aslında direkt evet derdim ama Selçuk'un dediği gibi bu tehlikeliydi. Bir anda karar veremezdim. Yanağımdan akıp dudağıma gelen su damlacığını emdiğimde aklıma dünki kız geldi.
Onun dudağını kemirmesi...
"Of, aptal ergen!" başımı iki yana salladım.
Neyse! Onu düşünecek değildim. Yüzümü kuruladıktan sonra içeriye geçtim. Üzerimi giyindikten sonra salondaki telefonumu cebime koyup dışarıya çıktım.
Kapının önünde Selçuk'u görmem beni şaşırtmamıştı ama burada olduğunu haber vermemesi beni şaşırtmıştı doğrusu.
"Dışarıya çıkana kadar beni burada mı beklemeye karar verdin?"
"Şimdi geldim az önce zile basmıştım."
"Duymadım." gerçekten zile basmış mıydı?
"Uykun tutmamış okula gittiğimize göre,"
"Öyle oldu." dedim, konuşmak için fazla enerji harcarken.
"Abi..şey..bir şey söyleyeceğim," Selçuk benden bir şey saklamazdı. Aslında söyleyeceğini çok iyi biliyordum.
"Söyle,"
"Gece git dedin ya..."
"Gitmedin."
"Nereden anladın?.. Benim ki de soru... Çok kızdın mı?"
"Sen bu işe karışmayacaksın!"
"Abi..."
"Hâlâ anlamadın galiba!.." hiç hoşnut olmasa da başını salladı.
"Anladım,"
...
"En ufak bir ayrıntıdan bile haberim olacak!"
"Emrin olur!" derken geçtiği alay sinirimi bozmuştu ama onun öğrenecekleri işime yarayacaktı.
İkinci dersin bitimine okula gelmiştik. Selçuk kantine giderken ben okulun arkasında telefon görüşmesi yapıyordum.
Telefonu cebime koyup kantine geçtim. Selçuk iki çay almış her zamanki mekanımıza yerleşmişti. Selçuk'un karşısına geçip çayımı elime aldım. Çayı ağzıma götürdüğümde onu görmem bardağı dudağımın dibinde durdurmamı sağlamıştı. Selçuk arkasını dönüp baktığım noktaya baktı.
Bardağı masaya koyup Selçuk'a baktığımda o benim aksime hiç şaşırmamıştı.
Bir dakika lan! Ben niye şaşıyorum ki? Bana ne bu okuldaysa?..
"Bugün gelmiş okula,"
"Sen nereden biliyorsun?"
"Az önce tanıştık... Adı Nazlıymış..."
"Umurumda mı?"
"Öyle laf olsun diye söyledim."
"Gereksiz konuşma."
Neyse işte dercesine kafasını çevirip yarım kalan tostundan yemeye devam etti.
Adının Nazlı olduğunu öğrendiğim arızalı kıza baktığımda onu yanındaki kızla tartışırken gördüm. Birkaç dakikanın ardından tartışmaları sona ermişti. Tartışmanın ardından Nazlı buraya baktığında bayağı şaşırmıştı. Dün akşam onun aklına gelenleri hatırladığımda Nazlı tam gözlerimin içine bakarken göz kırptım.
Amacıma ulaşmıştım yine fazlasıyla endişelenmişti.
Bu kızın zayıf noktası sadece bu mu, bilmiyorum ama en büyük korkusu bu. Belli. Dün akşamki gibi dudaklarını kemirmeye başlamıştı. Benim göz kırpmamın üzerine yanındakinin kolundan tutup kalkmıştı hızlı adımlarla kantinden çıktığında aklım başıma gelmişti.
Ne yapıyorum böyle? Uğraşmam gereken bu gece varken düşündüğüm şeye bak.
Bu gece olan olacaktı. Neyi düşünecektim ki artık? Bu gece Kartal Tepe karışacaktı. Bir daha çözülmeyecek bir hâl alacaktı. Almalıydı.
Masadan ani bir şekilde kalkmamla beraber Selçuk da ürkek bir şekilde ayağa kalkmıştı.
"Büyük patrona! Söyle bu gece olacak" ani kararım üzerine Selçuk,
"Hı" diye garip bir ses çıkardı.
Selçuk'un yanından geçip hızlı adımlarla kantinden çıktım. Kapının biraz ötesinde O vardı. Yolun ortasında durmuş bir şeyle uğraşıyordu. Hızlı adımlarla ilerlerken Nazlıya çarpıp merdivenlere doğru ilerledim. Arkamdan söyleniyordu ama bu umurumda değildi. Umurumda olan bu gece yarısından sonraki yaşantımdı. Şuan umurumda olan bu gece olacaklardı. Umurumda olan kartalların uçuşarak toz içinde bıraktığı Kartal Tepeydi...


