“Hoş geldiniz efendim, sesimi duyabiliyor musunuz, hoş geldiniz şatomuza, beni duyabiliyor musunuz?”
Arel gözlerini kırpıştırdı, elini sıktığı Miruna’yı kontrol etti gözlerini açar açmaz, ışıklar yayıldığında onun elini sımsıkı tutuyordu.
Miruna yanındaydı, baygın bir şekilde yatıyordu, Arel onun yanında olduğundan emin olduktan sonra karşısında ona seslenen kişiyi ayırt etmeye çalıştı.
“Chili? Senin burada ne işin var? Neredeyim ben? Buraya nasıl geldik, neler olduğunu anlatsam bana inanmazsın Chili, Miruna’yı uyandıracağım, o benim tek şahidim şu anda, burası neresi diye soruyorum sana duymuyor musun?”
Chili Arel’in önünde diz çöktü.
“Şatomuza hoş geldiniz efendim, yıllardır burada sizi görmeyi bekliyorduk, Tanrı Arun sizi bekliyor, Miruna planlarımızda yoktu aslında ama, her neyse onu zaten bir şekilde geri göndeririz. Sizleri Tanrı Arun’un yanına götüreceğim, o size her şeyi anlatacak, o burada olmadan size herhangi bir şey anlatmam doğru olmaz’
Arel şaşkınlığını gizleyemiyordu, Miruna’yı uyandırdı hemen.
“Neredeyiz? Ne oldu bize, başım zonkluyor”
“Miruna, inan sana şu anda nerede olduğumuzu söylemeyi ben de çok isterdim, lakin bilmiyorum, Chili bizi Tanrı Arun’un yanına götüreceğini söylüyor, bizimle alay ediyor olabilir, Tanrı Arun’u bu zamana kadar kim görmüş ki biz göreceğiz?”
Arel dualar ederken hep Tanrı Arun’a ederdi, ona inanır, onun insanoğluna bahşettiği tüm güzellikler için şükrederdi, Erba küçüklüğünden beri o şekilde yetiştirmişti Miruna ve kendisini.
“Chili, sen ne arıyorsun burada? En son evdeydik, annemin odasındaydık, nasıl gözümüzü burada açabiliyoruz ki şimdi anlayamıyorum”
"Miruna, soruların bittiyse, yanıtlarını alabilmen adına sizleri Tanrı Arun’un huzuruna götüreceğim, orada taşkınlık yapmamanı ve uslu durmanı tavsiye ederim, zaten buraya seni getirmek planlarımız arasında dahi yoktu, her neyse, hadi gidelim”
Hep birlikte Tanrı Arun’un yanına doğru gitmek için yola koyuldular. Görkemli bir şatonun içindeydiler, iki çocuk da etrafa hayranlıkla bakarak Chili’yi takip ediyordu, sürekli bir kapı açılıyor, her yeni kapının ardından görkemli odalara giriyor ve gördükleri şeyler karşısında şaşkın yüz ifadelerini gizleyemiyorlardı.
Şato o kadar görkemliydi ki, ikisinin de bu zamana kadar gördükleri herhangi bir şeye benzemiyordu, hatta kasabada gördükleri kocaman altın kaplama çeşme bile şatodaki desenlerin yanında hafif kalırdı. Genel olarak doğa, hayvan ve insan figürlerinin duvarlara ustaca oyulmasıyla oluşturulan ve şatonun her bir duvarını kaplayan işlemeler hakimdi. Zeytin dalı figürleri de bu işlemelerin arasında oldukça dikkat çekiyordu. Kısacası gözlerini ayıramayacak kadar güzellikte olan şatonun içinde bir süre yolculuk yaptılar.
Uzun süren bu yürüyüş sonunda kocaman bir kapının önünde durdular. Kapının kilit kısmında demirden kalın bir ok deseni vardı, kapıyı açmak için bu okun yayından ayrılması gerekiyordu. Chili eliyle oku tuttu açmak için, fakat açmadan önce birtakım uyarılarda bulundu.
“Efendim, duyacaklarınız karşısında şaşırmanız çok doğal bu hepimizin olağan beklentisi, lakin Tanrı Arun’un açıklamaları sonrasında her şeyi anlayacaksınız, lütfen onu sükunetle dinleyiniz”
“Tam olarak beni ne bekliyor bilmiyorum ama artık kapıyı açsan iyi olur Chili, bu meraklandırma işi biraz fazla sürdü sanki ne dersin?"
"Tabi efendim, kusura bakmayın sizi biraz fazla yürüttüm, şatoya aşina olmanız açısından iyi olur diye düşünmüştüm.
Sen Miruna! En sevdiğim okumu aldığın günden beri sana karşı sevecen duygular besleyemiyorum, dilerdim ki onu da beraberinde getirmiş ol, o benim en sevdiğim uğurlu okumdu, onu senden geri alacağım günü iple çekeceğim, tekrar seni uyarıyorum, senden tek ricam Tanrı Arun’un yanında sesini çıkarmaman ve rahat durman."
Miruna, kızgın bir yüz ifadesiyle keskin bir bakış attı Chili’ye. Daha tek kelime edemeden de görkemli kapı ardına kadar açıldı.
Şatonun en büyük odasına girdiler, oda o kadar görkemliydi ki, gözlerine inanamadılar, koridorlardaki duvarlarda bulunan eserlerden bile daha gösterişliydi içerisi. Sanki ülkede var olan bütün elmaslar, bütün zümrütler, değerli taşlar odanın duvarlarına ustalık isteyen bir tasarımla yerleştirilmişti.
Chili, ile beraber tam ortada duran devasa tahtın önüne doğru yürüdüler. Tahtın etrafından yukarıya doğru uzanan mızraklar vardı ve hepsi sık sık yerleştirilmişti. Tahtta oturan kişiyi ayırt etmeye çalışıyordu Arel, yaklaştıkça bu kişinin gereksiz şeyler tezgâhı olan yaşlı amcası olduğunu fark etti. Ama olamazdı, imkansızdı, yaşlı amcası tıpkı ona seslendiği gibi fazlasıyla yaşlı, bakımsız ve kirliydi. Tek benzer yönü heybetli oluşlarıydı. İki çocuk da hiçbir tepki vermeden sadece Tanrı Arun’a baktılar.
Tanrı Arun karşısında Arel’i görünce göz yaşlarına hâkim olamadı.
“Yeryüzü evreninin tek hâkimi, Arun evrenine hoş geldin, yuvana hoş geldin sevgili torunum” diyebildi sadece ve omuzundan aşağı doğru sarkan uzun, beyaz pelerinini sürükleyerek Arel’in yanına geldi, sımsıkı sarıldı. Yıllardır içinde yanan hasret dinmişçesine, sanki ona hiç sarılmamışçasına, kokusunu içine çekerek sarıldı.
Miruna bu zamana kadar yaşlı amca ve şaklaban çırak Chili olarak bildikleri kişileri su anda bu şekilde gördüğüne mi şaşırsın, yoksa Tanrı Arun’un Arel’e torunum demesine mi bilemiyordu, duyguları karmakarışık olmuştu.
Arel’in de ondan aşağı kalır yanı yoktu.
“Bugünü tam on iki yıldır bekliyoruz, on iki zaman durdu hepimiz için, her şeyi anlatacağım sana, ben de garip duygular içerisindeyim, seni çok iyi anlıyorum, yıllardır yaşlı amcan olarak tanıdığın bu adam, senin deden, sen benim torunumsun Arel, canımdan bir parçasın, bugünü hep hayal etmiştim ama bu kadar duygulanacağımı hiç tahmin etmemiştim, yıllarca sana hep sarıldım, ama deden olarak sarılmak, bambaşka bir duyguymuş evlat! Hislerim tarifsiz.
Şimdi Miruna’yı da al, Chili size odanızı gösterecek, biraz dinlenin, akşam yemek sofrasında her şeyi konuşacağız” dedi ve sulu gözleriyle Arel’i baştan aşağı süzdü, omuzuna elini iki kere vurdu, gururlu bir ifade vardı yüzünde ve bakışlarında. Arel ağzını açıp tek kelime etmedi, sanki dudakları birbirine yapışmıştı, içinde sormak, haykırmak istediği onlarca soru vardı ama bunu dışarıya vuracak kelimeleri bulamıyordu. Chili’nin yönlendirmesiyle ikisi birlikte odalarına geçtiler.
“Chili, anlat bize her şeyi, söyledikleri doğru mu, yani, yani nasıl demeliyim, Tanrı Arun Arel’in gerçekten dedesi mi? Tanrı? Yani inanamıyorum olanlara. Neden bunca zamandır yoktu, neden bildiği halde yaşlı bir tezgahtar kılığında bunca yıl kendini gizledi, Arel’in bunları bilmeye hakki yok mu sence de? Konuşur musun artık Chili!” dedi Miruna.
Son cümlesindeki sabırsız tavırları Chili’yi sinirlendirmişti, siniri yüzünden okunabiliyordu, hoş onun sinirli hali bile komik duruyordu ama gene de sinirli gözükmek için çabalamıştı, sonucundaysa alnındaki üç sıra belirgin çizgi iyice derinleşmişti sadece. Kasketini eliyle düzeltti.
“Şunu unutma seni küçük huysuz Miruna, ben sadece efendim Arel’in sorularını yanıtlamaktan sorumluyum, senin sorularının bende bir hükmü yok, hatta duymuyorum bile diyebilirim” dedi. Bu durum da Miruna’yı sinirlendirmişti. İkisi sinirli sinirli birbirlerine bakıp burunlarından soludular.
Chili, “Fakat bilmek isteyeceğiniz bir detay ekleyebilirim, Tanrı Arun, evinizi yanmaktan son anda kurtardı, yemeğin altını açık unutmuşsunuz sevgili efendim Arel, Tanrı’mız her zaman çok dikkatli ve kontrolcüdür, onun göremediği, bilgisi dahilinde olmayan hiçbir şey yoktur bu yer yüzünde, şu anda da her zamanki gibi onun sayesinde ortada hiçbir sorun yok, Erba Hanım da güvendeler ve sizden haberdarlar, akliniz onda da kalmasın. Lakin çok dikkatli olmalısınız, dikkat çıkacağınız maceralarda çok işinize yarayacak.”
“Seni budala Şam şeytanı, annem iyi değil mi, yalan söylüyorsan eğer seni mahvederim” dedi Miruna, öfkesini ve endişesini bu cümlelerle dışarıya vurdu.
Chili bu cümleye daha fazla dayanamadı, ikisi birbirinin kollarına vurmaya başladılar, ardından kavga büyüdü, artık ikisi de yerdeydi ve Miruna’nın kakülleri Chili’nin avuçlarında can çekişiyordu. Bağırışlar artmıştı ki, Arel yüksek sesle bağırarak onları durdurdu.
“Durun diyorum size, neler olduğunun farkında mısınız? Biz neredeyiz bir bak Miruna? Bunca zaman bilinmezliklerin içinde de olsa mutlu geçen hayatım bir anda tepe taklak oldu, bana her şeyi anlatacakmış, çıkmış karşıma bir de beni yemeğe davet ediyor, koskoca Tanrı Arun beni nasıl sokağa attığını anlatmak için bir de ziyafet mi verecek? Bunca bilinmezliğin içerisinde siz neyi paylaşamıyorsunuz? Kendinize gelin diyorum size.
Sen Chili, bizi hemen bu devasa yerden çıkarıp Erba’nın çiftliğine geri götüreceksin, bu sana ilk ve son uyarım!” dedi.
Chili Arel’i ilk defa bu kadar sinirli görmüştü, onu hep masum, neşeli, enerjik ve sevecen halleriyle görmüştü. Hemen üzerinde duran Miruna’yı itti, ona son kez kavganın sebebi oymuşçasına suçlayan bir bakış attı ve ayağa kalktı. Ciddi bir tavır takınmaya çalıştı her ne kadar becermese de.
“Efendim, sizin sözünüz benim için her zaman bir emirdir. Lakin Tanrı’mızın izni olmadan buradan çıkamazsınız. Buna ben dahil hiç kimsenin gücü yetmez, Tanrı Arun Yeryüzü evreninin tek hakimidir ve Yeryüzü evreninde onun emrine karşılık verebilecek hiçbir kuvvet yoktur. Aksi için çabalamak sadece sizi yorar, akşam yemeğinden sonra istediğiniz yere gitmekte özgür olacaksınız, Tanrı’mız asla zalim değildir, hele ki biricik torununa karşı’ dedi Chili.
Arel kararlıydı gitmekte, Chili’nin sözleri onu yıldırmamıştı, ne yapıp edip gitmek istiyordu, kaçmak, ona ağır gelecek tüm gerçeklerden kaçmalıydı, bu olanlar onun duygu dolu heybesine ağır gelmişti, daha fazlasının heybesini delmesinden korkuyordu. Buna izin veremezdi.
Miruna’yı kolundan sürükleyerek etrafta çıkış kapısını aramaya başladı, tek tek olabilecek tüm kapıları deniyordu.
Durduğu yerden koşturan iki çocuğu izleyen Chili, bir anda ellerini parmağını şıklattı ve ikisinin de uykuya dalmasını sağladı.
Bilmiş bir tavırla da,
“Chili’nin marifetlerini bilmemeleri ne acı, neyse ki yeni başlıyoruz” diyerek gülümsedi. Daha sonra başka bir parmak şıklatma hareketiyle iki adet bulut getirdi yanına, birine Miruna’yı, diğerine Arel’i yerleştirdi, ikisini de ayrı ayrı odalarına götürdü bulutların üzerinde.
“Sadece Tanrı’mızın şatosunda görebilecekleri uyku bulutları, aslında onlar da tıpkı diğer insanlar gibi her gece onların üzerinde uyuyorlar, gördükleri her rüyayı bu bulutlar sayesinde görebiliyorlar, tabi bunlardan haberleri yok.
Uyku bulutları insanlara görünmezdir, yeri gelir sert bir kayayı en yumuşak yatak gibi hissettirir, yeri gelir sertleşir bir kayaya dönüşür uyumayı geciktirir, aslında her şey kafayı koyduğunuzda ona geçirdiğiniz enerjidedir.
Sahi neydi, bulutların üzerinde gibi hissettiğini söyleyen insanlar görmüştüm, onlar hissetmiş olabilirler mi? Her neyse, hepsini yavaş yavaş sevgili Arel’e öğreteceğim, şimdi Tanrı Arun’un yanına gitmeliyim”
Chili bu düşüncelerle boğuşurken Tanrı Arun bütün eşsiz yemekleri, en lezzetli içecekleri hazırlatmıştı.
“Bu kadar özeneceğimi tahmin etmezdim, sanırım fazla heyecan yaptım Chili”
“Uzun yıllar hep bu anı beklediniz efendim, ne yapsanız yeridir”
“Her şeyi düşündüm, her şey masada var, sen tekrar bir kontrol et, eksik bir şey istemiyorum, bu gece çok özel bir gece”
Tanrı Arun geri kalan hazırlıklar için Chili’yi tekrar uyardı ve odasına çekildi.
Odasına girmeden önce kapıyı tıklattı ve içeriye öyle girdi. Biricik sevgilisi Efilis, her zamanki gibi eşsiz güzelliklerin ve hayallerin bile ötesindeki diyarların gözüktüğü penceresinin kenarında, tahtadan yapılmış, sallanan, ahşap yapılı sandalyesinin üzerinde oturup uzaklara doğru bakıyordu. Üzerinde hep tercih ettiği yeşil tonlarında bir elbise vardı, tenine çok yakışırdı bu renk.
“Biricik sevgilim, sana onu getirdim, torunumuzu, soyumuzdan bir parçayı getirdim, ver ellerini bana hadi, hadi onu kucaklayalım, bunca yıldır ona veremediğimiz aile şefkatini vermenin tam zamanı.”
Efilis Tanrı Arun’un dediklerini duyunca, yüzünde tek bir mimik oynatmadan başını yavaş yavaş Arun’a doğru döndürdü, gözlerini onun gözlerinin içine dikti.
“Şefkat? Hangi şefkat? Tam on iki yıl önce onun benden almış olduğu aile şefkatini, şimdi benden hiçbir şey olmamış gibi ona vermemi mi istiyorsun? Yapman gerekeni yap ve onu benden uzar tut Arun, kızımı bana geri getirmen için yıllarca bekliyorum, tek isteğim bu, tek dileğim yavruma kavuşmak, bana onu getir”
“Kışıma doğan güneş, yıllardır bu an için sabrediyoruz, o burada, evinde, burası onun yuvası, bizim torunumuz olduğunu biliyor artık, nasıl ona sırt çevirebiliriz, şimdi birlik olma zamanı Efilis. Biliyorum kızını özledin, söz veriyorum onu getireceğim, çok az daha sabret, lakin bu küçük yavrucağın günahı ne? Onun hiçbir şeyden haberi dahi yoktu”
“Bunca zaman seni bir kez bile kırmadım, sözünün dışına çıkmadım, gücüne, varlığına saygım sonsuz, saygısızlık etmedim, hiçbir zaman etmem, tek ricam beni bu konuda zorlama, lütfen, lütfen sevgilim”
Efilis Tanrı Arun’un tek aşkıydı, güzelliği sonsuzluk kadardı, tarifi yoktu, onun gözlerinin içine bakanlar kendilerini hipnotize olmaktan alıkoyamazlardı, boncuk boncuk masmavi sonsuz okyanuslar kadar derindi bakışları. Teni ay gibiydi, upuzun beline kadar olan sapsarı saçları denizin dalgalarını andırıyordu.
Tanrı Arun onu görür görmez aşık olmuş ve ruhları adeta dans etmeye başlamıştı, aşkları hep dilden dile anlatılırdı.
“İlk görüşte aşk” Yeryüzü evrenine onların kazandırdığı mucizevi bir şeydi.
Birlikteliklerindeki mutlulukları her gün katlanarak artmıştı.
Ta ki on iki yıl öncesinde yaşanan o kara güne kadar, o günden beri Efilis tek bir gün bile gülmemiş, gerekmedikçe konuşmamış, hatta Yeryüzü evreninde sorumlu olduğu bütün çiçekler adeta solmuştu.
Efilis Yeryüzü evrenindeki bitkilerden sorumluydu ve görevini usta bir sanatçı gibi yapıyordu.
Tanrı Arun bütün ısrarlarına rağmen hala ikna olmayan Efilis’in bu tavrına çok sinirlendi ve sesini yükseltti.
“Sana söylüyorum Efilis, bu akşam herkes o sofrada olacak ve tek bir itiraz bile etmeden yemek yiyecek, itirazın varsa eğer ki bu sonucu değiştirmeyecek, itiraz etmekle vakit kaybetmeyip hazırlansan iyi olur, birazdan çan çalacak.”
Tanrı Arun’un bahsettiği bu çan uyarı çanıydı, uyarı çanını çok kullanırdı, ne zaman önemli bir duyuru yapacak olsa onu çalar ve gerekli kişileri etrafına toplardı. Çan’ın bir özelliği vardı, Tanrı Arun kimi yanına isterse, çaldığında çanın sesini sadece o kişiler duyabiliyordu.
O akşam da çanını çaldı ve sofrada toplanma uyarısını verdi. Kendisi Efilis’in geleceğinden emin bir şekilde odadan çıktı ve büyük salona girdi.
Masanın baş köşesine yerleşti. Tanrı Arun kimseye belli etmese de aslında o da çok heyecanlıydı, Arel’in küçük kalbinde neler olduğunu, onun neler hissettiğini çok merak ediyordu. Gereksiz şeyler satan yaşlı amca olarak kendini ona sevdirmişti, bakalım şimdi dedesi olarak kalbinde yer edinebilecek miydi? Üstelik onu terk eden dedesi olarak.
O kara günde, Arel’in kollarının arasına aldığı anı canlandırdı gözünde tekrardan ve içi bir garip oldu. Kızı Aramis’in gidişi, Arel’i kollarına alışı, onun boynundaki anahtarda yazan yazıyı okuduğu ve ismini öğrendiği an hissettiği duygu, bambaşkaydı…
Hüzün, acı, şaşkınlık, yeryüzündeki insanoğlunu yönetirken onlara dair duyguları nadir yaşamıştı o güne dek, o gün ise, hepsini bir anda hissetmişti sanki, o Tanrı’ydı, bu kadar duyguya alışık değildi. Bünyesi alışık olmayan şeylere karşı tepki vermişti elbette.
Ona her şeyi açıklamak için doğru kelimeleri seçmeli, onu kırmadan ve yıpratmadan hareket etmeli, ne olursa olsun onu rızası olmadan hiçbir şeye zorlamamalıydı. Bunun için elinden gelenin fazlasını yapacaktı.
O bunları düşünürken, Chili, çocukların odalarına gidip onları uyandırdı, ikisine de uyanır uyanmaz gitmeye çalışmalarının bir sonucunun olmayacağını söyledi ki zaman kaybetmesinler, çünkü Chili ne kadar şapşal hareketler yapsa da Tanrı’sına sadık bir yardımcıydı ve Tanrı’sı ne isterse zamanında yerine getirirdi.
Arel ve Miruna çaresiz kendilerini salondaki Tanrı Arun’un hazırlatmış olduğu yemek masasında buldular. Arel tek bir kelime dahi etmemekte kararlıydı, zorla getirildiği bir ortamda rahatsızlığını fark etmemek için yüzüne bakmamak gerekiyordu zira içinde bulunduğu duygu durumunu saklayabilen bir çocuk değildi, öfke ve sinir o masmavi göz bebeklerinden fışkırıyordu resmen.
“Biraz daha bekleyeceğiz çocuklar, bir misafirimiz daha var” dedi Tanrı Arun.
“Misafirimiz gelene kadar biraz sizinle sohbet edelim o halde, öncelikle ikiniz de şatomuza hoş geldiniz çocuklar, Arel, sevgili torunum, evine hoş geldin”
Arel başını yerden kaldırmadı, cevap vermedi, elleriyle tırnaklarının kenarında çıkan tavşan bıyıklarını koparıyor ve dikkatini pür dikkat oraya odaklamaya çalışıyordu.
Tanrı Arun ise onun dikkatini çekmek konusunda kararlıydı.
“Arel, anlat bakalım, kilidi ve anahtarı birleştirdin, bu henüz bir başlangıç, o anahtar on iki yıl önce senin boynuna takılmak için kilidinden ayrıldı ve sen bu ayrılığı sonlandırdın, o gün tezgâhın üzerinde duran diğer şeylerin içinden kilidi seçmen tamamen senin kaderinle alakalıydı, benim hiçbir yönlendirmem olmadı, o kilit seninle tanıştığımız günden beri, seni bebekliğinden beri seni her ziyaret edişimde o tezgâhın üzerindeydi, parlamak için ve senin onu seçmen için zamanını bekliyordu.
O gün sadece senin için parladı ve gözlerin onu seçti. Buna hiç şaşırmadım doğrusu, beklenen günün geldiğini içten içe hissediyordum.
Umarım seni korkutmamıştır, bu zamana kadar şahit olduğun yaşam şekline aykırı bir durum söz konusu sonuç olarak, şaşkınlığını ve korkunu anlayabiliriz hepimiz”
Arel konuşmama kararı almıştı ama Miruna kendini tutamadı ve onu bu kararında yalnız bıraktı.
Arel de ne olursa olsun ona destek vermek, yanında olduğunu hissettirmek için elini Miruna’nın bacağına koydu.
“Saygısızlık ediyorsam kusura bakmayın, merakımdan soruyorum, bahsettiğiniz anahtar, şu daha küçücük yeni doğmuş bir bebekken Arel’in boynuna asıp onu yağmurun altında öylece terk ettiğiniz zamanki anahtar mı Tanrı Arun!” diye bağırdı. Sesi tek bir kez bile titrememişti, kendinden emin, tavrı çok netti. Bu cesareti nasıl bulduğuna dair onun da pek bir fikri yoktu.
Arel eliyle Miruna’nın bacağına baskı uygulayarak bu kadar yükselmemesi ve kontrolünü kaybetmemesi gerektiği konusunda Miruna’yı uyarmaya çalıştı.
“Sevgili Miruna, senin her zaman zeki biri olduğunu düşündüm, öyle ki yıllardır Arel’le birbirinizi hep geliştirdiniz, oynadığınız oyunlar, kurduğunuz hayaller, bana senin sıradan insanlardan farklı olduğunu hissettirdi hep. Her seferinde daha da emin oldum Arel için doğru bir aile seçtiğimden. Lakin görünenle gerçekler arasındaki ayrımı yapamayacak kadar küçüksünüz, size her şeyi anlatacağım, her şeyden haberdar olacaksınız ve bana hak vereceksiniz. Hak vermeniz gerektiği için değil, yürekten beni anlayacaksınız.
Sadece biraz sabırlı olmanızı ve beni pür dikkat dinlemenizi istiyorum sizden, sır kapısının aralıklarından süzülen sislerin sizi tatmin etmediğinin farkındayım, burada olduğunuz süreçte, kapıları sonuna kadar açıp sizi aydınlatacağım” dedi Tanrı Arun.
Tam o sırada, kapı aralandı, içeri Efilis girdi, Chili Efilis’i görür görmez hemen oturduğu yerden kalktı ve onun sandalyesini çekip beklemeye başladı.
Efilis içeri girer girmez, odanın içi aydınlandı sanki, masanın üzerinde duran çiçekler hareketlendi ve renkleri canlandı, o kadar güzeldi ki, Miruna hayatında daha önce bu kadar güzel bir kadınla denk gelmediğini düşündü.
“Ben gelmeden mi başlayacaktın Arun, buradayım işte, sofranda” dedi Efilis.
Sesi de bir o kadar güzeldi, huzurluydu, öfkelendiğini yüz ifadesi olmasa yumuşak ses tonundan asla anlayamazlardı.
Sandalyesine oturdu, masayı süzdü, Miruna’ya baktı, üzerindeki eski püskü elbiseleri, baştan aşağı inceledi. Sonra Arel’e bakmaya başladı, sadece gözlerinin içine bakıyordu, onu daha önceden tanıyormuş gibiydi, bunu Arel’e de hissettiriyordu, iki okyanus mavisi göz birbirine öylesine bakıyordu ki, odadaki herkes de onların bakışlarına kilitlenmişti. Efilis, gözlerini açtı birden ve anında göz temasını kesti, önüne döndü. Arel’in başı dönmüştü biraz bu bakışmadan sonra. Başını tekrar yere indirdi.
Tanrı Arun söze başladı,
“Hoş geldin sevgilim, Efilis, bu sofrada olman bizim için mutluluk verici, torunumuz Arel’le tanışman için önümüzde uzun zamanlar olacak, bunu şimdilik ertelememiz gerekiyor, zira sevgili torunumuz bizden bir açıklama bekliyordur, onun kafasındaki soru işaretlerini kaldırmak için toplandık bugün.
Arel, burada duyacakların, seni şaşırtacak, şok içinde bırakacak belki de senden istediğim şey, sakin kalman, metin olman. Aklındaki her soruya bugün yanıt bulacaksın, bir değişimin içindesin, anlıyor ve saygı duyuyorum tepkilerine, senin de bunu yapmanın bizim için de aslında zor olduğunu ve bunu en kolay ve uygun yoldan yapabilmek adına çaba sarfettiğimizi bilmeni istiyorum”
Arel gardını yere indirmek istemiyordu, ama garip şeyler oluyordu minik kalbinde, öfke duymalıydı ama içinde gram öfke yoktu, kalmamıştı sanki, küçükken çok sevdiği bir süper kahraman bebeği vardı, onu kaybetmişti ve sonrasında Erba bulup getirdiğinde büyük bir kavuşma hissi duymuştu, sanki aynı o hissi yaşıyordu, en sevdiği ve kaybettiği oyuncağını bulmuş gibi bir his, tepkisiz kalmaya devam etti…
Arun anlatmaya başladı,
“Size yıllar önce neler olduğunu anlatacağım, bundan tam on iki yıl önce, o karanlık günü yaşadık biz, benim kontrolüm dışında gelişen ilk ve son olayda, hepimizin hayatı değişti, en önemlisi de annen, annenin kaderi değişti Arel…"
Arel anne kelimesini duyunca başını yerden kaldırdı, bu onun dayanamayacağı tek konuydu belki de hiç beklemediği şeyleri duyuyordu, Tanrı Arun bütün insanoğlu için her zaman saygı duyulan, kendisine tapılan biriydi, halkı için hep fedakâr davrandığını, halkının refahı için uğraştığını herkes bilirdi.
Arel de normal şartlarda aynı şekilde minnet duyardı, şu anda ise kendisinin Tanrı’nın torunu olduğunu öğrenmişti hatta bir de annesi olduğu söyleniyordu şimdi. Bu durumda masada kimseyle göz göze gelmemek için ne yapacağını, elini nereye koyacağını bile bilmiyordu.
Her şeye rağmen “anne” kelimesini duyunca, sanki onun için akan sular durdu, bir anda başını kaldırmasının ve pür dikkat kesilmesinin sebebi buydu. Deli gibi merak ediyordu, annesi kimdi? Kime benziyordu, annesi mi yoksa babasına mı?
Yıllarca Erba ve Miruna’ya hiç benzemediğini düşünüp, aynaya her baktığında anne ve babasının nasıl görünebileceklerini hayal etmeye çalışırdı. Erba’nın ona gerçek bir anne gibi davranmasına rağmen bir kez bile “Erba anne” diyememişti ve Miruna’nın “anne” deyişine her zaman özenmişti. Erba’yı sevmediğinden ya da ona karşı yakın hissetmediğinden değildi bu, aksine çok seviyordu onu, gün gelir de annesi Arel’i geri almaya gelirse, başka birine anne demesine üzülür diye düşünüyordu ve bu özel kelimeyi gerçek annesine saklamayı tercih ediyordu.
Herkesin derinlerde bir yerlerde bir ukdesi, bir dileği olur ya, işte Arel’inki de “anne” diyebilmekti. Mesela Erba çok güzel yemek yapardı, peki ya Arel’in gerçek annesi? En sevdiği yemekleri yapabilir miydi mesela? Gerçekten neredeydi, neden onu terk etmişti, bütün bu terk edilmişlik hissine rağmen neden içinde ona karşı öfke biriktiremiyordu?
Bütün bu düşünceler bir saniyede kafasında döndü Arel’in, kelimelere dökemedi sadece, sorularını soramadı, henüz zamanının gelmediğini düşünüyordu.
Tanrı Arun devam etti sözlerine.
“Biz Yeryüzü evreninin hâkimi olan Tanrı ailesiyiz, daha doğrusu ailesiydik.
Sevgilim Efilis’le ben, birbirimize çok aşıktık, ben Yeryüzü evrenindeki dengeden sorumluydum, sevgilim Efilis de Yeryüzü evreninde var olan bütün bitkilerden sorumluydu ve bana bu konuda çok güzel yardımcı oluyordu.
İkimiz birlikte Yeryüzü evreninin uyumunu sağlayarak kusursuz bir düzen yaratmıştık. Amacımız insanoğluna yaşayabileceği, kendini huzurlu ve güvende hissedeceği bir ortam sağlamaktı. Başarmıştık, fazlasıyla uyumlu bir çifttik ve bu evrenimize çok güzel bir şekilde yansıyordu.
Bu birlikteliği güçlendirmek adına bir çocuk sahibi olmak istedik. Tıpkı Efilis kadar güzel, zeki ve akıllı, hepimize neşe getiren bir kızımız oldu. Aramis, annen…
Onun güzelliği ve zekâsı her zaman herkesin dilinde oldu. Bana her zaman Efilisi andırıyordu, onun gibi parlak, sapsarı, upuzun saçları vardı.
Annenin tüm bu güzelliğinin yanında, öyle yüce bir kalbi ve merhameti vardı ki, herkes ona hayranlıkla bakardı. Kimse yatağına aç girmesin diye adeta bir iyilik meleği gibi gece gündüz uğraşırdı.
Annenin özel bir gücü vardı Arel, karnı aç olan birinin gözlerinin içine odaklanarak baktığı anda o kişinin karnı doyardı.
İnsanın bu hayatta sadece yemeğe aç olduğunu düşünmeyecek kadar akıllı bir çocuksun Arel, sevgiye muhtaç olan yüreklere sevgi tohumları ekerdi annen. O kadar yüce gönüllüydü ki, hayatı boyunca benden dilediği dileklerin hiçbiri kendi için olmadı, hep başkalarını mutlu etmek için çabaladı, sanırım bu da onun kendini mutlu etme şekliydi.
Hayatımız bu şekilde huzurla devam ediyordu. Kızım sevgili Aramis, Yeryüzü yılıyla tam on sekiz yaşına girecekti, onun için annesi ve ben büyük bir kutlama hazırlamakla meşguldük. Prensesimize layık bir şölen hazırlamak için herkesi seferber etmiştik.
Ve o kara haber geldi…
İnanın bunları anlatmak benim için kolay değil, bundan sonrasını anlatmak için bir yolculuğa çıkacağız Arel, tut elimi ve gel benimle, gözlerinizin aklınıza eşlik etmesini istiyorum, bunun için bu yolculuğa çıkmamız şart, bazı şeyleri daha kolay anlayacaksınız”
Tanrı Arun masadan kalktı ve elini Arel’e uzattı.
Arel Pür dikkat dinleyen Miruna’ya doğru baktı, bunu gören Tanrı Arun, “Miruna da bizimle gelebilir. Bu yolculukta sana eşlik edecek görünen o ki” diye ekledi.
Üçü birlikte sofradan kalktılar, Efilis başını bile kaldırmadı onlar giderken, en son göz ucuyla bakması sayılmazsa eğer.
Chili de onlara eşlik etti ve yolculuk başladı…