Gece Gülü Sarayı’nın en üst katındaki çalışma odamda, penceremden dışarıya yayılan kasvetli kış sisini izliyordum. On altıncı yaş günüme —yani resmi olarak imparatorluk sosyetesine adım atacağım ve Dört Mevsim Krallığı’nın önünde ilk kez tam yetkili Veliaht Prenses olarak arzıendam edeceğim o büyük baloya— tam bir ay kalmıştı.
On altı yıl... Annesi bir Ay kraliçesi olan, damarlarında Güneş ve Ay’ın kutsal kanını taşıyan bir prenses için çocukluk dönemi artık resmen kapanıyordu. Bu balo sadece bir doğum günü kutlaması değil, Arcadia İmparatorluğu’nun gelecekteki tek hâkiminin kim olduğunu tüm dünyaya ilan etme töreniydi.
Masamın üzerine serilmiş onlarca saray evrakının ve balo davetiyesinin arasında, üzerinde Yaz Krallığı’nın (Lynette Hanedanı) mühürü bulunan özel bir mektup duruyordu. Mektubun üzerindeki altın yaldızlı bağcığı yavaşça çözdüm. Bella’yla yıllardır süren bu gizli yazışmalarımız, Elodie’nin sarayda kurduğu tüm yüzeysel ittifaklardan çok daha güçlü bir bağa dönüşmüştü.
Mektubu açtım ve Bella’nın o kendine has, cıvıl cıvıl ama bir o kadar da büyüyen asil üslubunu okumaya başladım:
"Sevgili Vivim,
Yaz Krallığı’nda hava her zamanki gibi sıcak ama sana bu mektubu yazarken aklım tamamen Gece Gülü Sarayı’nın o büyüleyici soğukluğunda. Babam Kral Lewin ve annem Kraliçe Eirlys, 16. yaş sosyeteye çıkış balon için hazırlıkları tamamlamak üzere. Bütün saray senin balonda giyeceğin elbiseyi ve vereceğin ilk dansı konuşuyor!
Sana harika bir haberim var: Baloya ailemle birlikte ben de geliyorum. On dört yaşıma bastığımdan beri protokol kurallarını üzerimde uygulamaya çalışıyorlar ama ben sırf senin yanında durabilmek için hepsine katlandım. Gece mavisi ve gümüş işlemeli o elbiseyi giyeceğini duydum; Yaz Krallığı olarak sana özel, ateş kristallerinden yapılmış bir taç getireceğiz. Cariye Elodie ve onun etrafında dolanan akbabaların o gece nasıl moraracağını görmek için sabırsızlanıyorum!
Beni antrenman sahasında beklemeyi unutma, kılıç becerilerimde seni geçebilecek miyim göreceğiz! Yakında görüşmek üzere, sevgili dostum."
Mektubu okurken dudaklarımda hafif, içten bir tebessüm belirdi. Mektubu özenle katlayıp çekmecemdeki kilitli kutunun içine yerleştirdim. Bella benim bu karanlık ve tehlikeli saray hayatımdaki tek saf ışığımdı.
"Prensesim..."
Elysia’nın kapıyı çalmadan giren aceleci sesiyle bakışlarımı masaya çevirdim. Elysia’nın yüzünde hem bir şaşkınlık hem de hafif bir hoşnutsuzluk vardı.
"Ne oldu Elysia?" dedim, sesime her zamanki soğukkanlılığımı yükleyerek.
"Cariye Elodie’nin kızı... Küçük Prenses Priscilla aşağıda, kabul salonunda efendim. Yanında mürebbiye ve hizmetlileriyle birlikte sizi ziyarete geldiğini, sizinle 'çay içmek ve ablasıyla balo hakkında konuşmak' istediğini söylüyor."
Gözlerim anında soğudu. Zihnimde kanlı bir geçmişin kabusları patlak verdi.
İlk hayatımda... Zindanın o küf kokan, zifiri karanlık taş duvarları arasında zehrin damarlarımı yakışını dün gibi hatırlıyordum. O zamanlar safça "kardeşim" sandığım, yüzüne bakıp masumiyet aradığım Priscilla... Annesi Elodie’nin kurduğu o iğrenç tuzağın en sevimli piyonuydu. İçtiğim o son kadehteki zehri bana kendi elleriyle, yüzünde o tatlı çocuksu gülümsemesiyle sunmuştu. O gün onun masumiyetine kanmanın bedelini canımla ödemiştim. Şimdi karşımda duran bu 7 yaşındaki çocuk, sadece geleceğin katiliydi.
"Beni ziyaret etmek ha?" dedim, parmaklarımı masanın üzerinde kenetlerken. Yüzümdeki tüm sıcaklık çekilmişti. "Annesi Cariye Elodie’nin tüyolarıyla gelmediyse ben de hiçbir şey bilmiyorum demektir. Onu içeri al Elysia. Çay servisini hazırlat."
Elysia başıyla onaylayıp odadan çıktı. Çok geçmeden kapı tekrar açıldı.
İçeriye, üzerinde kabarık, pembe ve altın işlemeli ağır bir elbise olan 7 yaşındaki Priscilla girdi. Saçları bukle bukle yapılmış, kafasına elbiseli haline zıt düşen oldukça gösterişli, elmas taşlı minik bir taç takılmıştı. Yürüyüşünde, tamamen annesi Elodie’den taklit ettiği sahte bir asalet ve abartılı bir eda vardı.
"Abla!" dedi Priscilla, tiz ve yapmacık bir sevecenlikle. Küçük adımlarla masama doğru yürüyüp hafifçe reverans yaptı. "Seni rahatsız etmedim umarım. Balo hazırlıklarıyla çok meşgul olduğunu duydum, sana moral olmak için çay içmeye geldim."
"Otur Priscilla," dedim, parmağımla masanın karşısındaki koltuğu işaret ederek.
Priscilla kabarık elbisesini toplayıp koltuğa kuruldu. O sırada Elysia gümüş bir tepsiyle içeri girdi; porselen fincanlara taze demlenmiş kış çayı döküp masaya bıraktı.
Priscilla minik parmaklarıyla fincanı kavradı, gözleri odadaki kumaş taslaklarına ve mücevher çizimlerine kayıyordu. "Abla, saray terzileri dün benim daireme de uğradı," dedi, çayından küçük bir yudum alıp gözlerini bana dikerek. "Annem, senin sosyeteye çıkış balonda benim de seninle aynı renklerde —gece mavisi ve gümüş— bir elbise giymemin çok sevimli olacağını söyledi. Sonuçta biz aynı kanı taşıyan iki prensesiz, değil mi?"
Fincana uzanan o küçük eline baktım. İlk hayatımda bana zehirli kadehi uzatan elin aynısıydı. İçimdeki nefret ve buz gibi soğukkanlılık birleşti.
Fincanımı masaya sessizce bıraktım. Bordo dudaklarımda dondurucu bir tebessüm belirdi. Gözlerimi Priscilla’nın üzerindeki o abartılı elbiseye ve başındaki minik taca diktim.
"Priscilla," dedim, sesim odadaki havayı anında birkaç derece düşürürken. "Aynı babadan doğmuş olmamız, aynı kanı taşıdığımız anlamına gelmez. Benim damarlarımda Ay Kraliçesi Cecilia’nın ve Güneş İmparatoru Ciro’nun mutlak soyu akıyor. Sen ise... saraya sonradan kabul edilmiş bir cariyenin kızısın."
Priscilla’nın yüzündeki o sahte gülücük bir anda donakaldı. Renk solmaya başladı.
"Ayrıca," diye devam ettim, öne doğru eğilerek. "Gece mavisi ve gümüş, Vespera soyunun ve tahtın meşru varisinin renkleridir. Bir çocuk o renkleri giydiğinde asil olmaz, sadece ablasının gölgesinde komik duran bir taklitçi olur. Annen Elodie’ye söyle; eğer baloda benimle aynı renkleri giymene izin verirse, o gece tüm imparatorluk aristokrasisinin önünde seni bir prenses olarak değil, rütbesini bilmeyen küçük bir saray süsü olarak rezil ederim."
Priscilla şaşkınlık ve korkudan gözlerini kocaman açtı. Fincanı tutan hands hafifçe titremeye başladı. Yedi yıllık hayatında muhtemelen kimse ona Cariye Elodie’nin kızı olduğunu ve saraydaki gerçek yerini bu kadar sert bir şekilde hatırlatmamıştı.
"Ben... ben sadece..." diye kekeledi Priscilla, gözleri dolmak üzereydi.
"Çayını bitirdiysen dairene dönebilirsin," dedim, bakışlarımı tekrar masamdaki evraklara çevirerek. "Benim sosyeteye çıkış balom için yapmam gereken gerçek politik işlerim var. Annen Elodie’ye de selamlarımı ilet."
Priscilla sandalyesinden hızla kalktı, reverans bile yapmayı unutarak gözyaşları içinde odadan dışarı koştu.
Elysia kapıyı kapattıktan sonra derin bir nefes aldı. "Prensesim... Cariye Elodie bu durumdan hiç hoşlanmayacak. Yine İmparator Hazretleri’ne gidip şikâyet edecektir."
"Bırak gitsin Elysia," dedim, kalemimi mürekkebe batırırken. "Ciro artık 16 yaşına basan bir Veliaht Prenses ile bir cariyenin şımarık çocuğu arasındaki farkı çok iyi biliyor. O balo gecesi geldiğinde, kimin köle kimin hükümdar olduğunu hepsi anlayacak