BÖLÜM 6
Sabah gözlerimi açtığımda aklıma gelen ilk şey telefonum oldu.
Elimi komodine uzatıp ekranı açtım.
Geceki konuşmamız hâlâ oradaydı.
Kerem: Bugün seni görünce nedenini bilmediğim bir şekilde sinirlendim.
O cümleyi defalarca okumuştum.
Sonrasında yazdığı:
“Sanırım bunu söylememeliydim.”
Telefonu göğsümün üzerine bıraktım.
Keşke ben de ne yapacağımı bilseydim.
Çünkü onun mesajını okuduğumda içimde oluşan his, korkutucu derecede güzeldi.
Birinin beni merak etmesi…
Beni düşünmesi…
Hatta başka biriyle konuştuğum için huzursuz olması…
Bunların hiçbirinin beni bu kadar mutlu etmemesi gerekiyordu.
Ama etmişti.
Yataktan kalkıp aynanın karşısına geçtim.
“Kendine gel, Defne.”
Kendi kendime konuşmak artık alışkanlık olmuştu.
“Kerem senin üvey abin.”
Cümleyi söyleyince içimde bir şey sıkıştı.
Tam da bu yüzden yanlıştı.
Tam da bu yüzden durmalıydım.
Aşağı indiğimde Kerem mutfaktaydı.
Beni görür görmez telefonu cebine koydu.
“Günaydın.”
“Günaydın.”
İkimiz de aynı anda kahve makinesine uzandık.
Ellerimiz birbirine değdi.
İkimiz de hemen geri çekildik.
“Sen al.”
“Yok, sen al.”
Göz göze geldik.
Sonra ikimiz de aynı anda başka tarafa baktık.
Garipti.
Daha birkaç gün önce birbirimize laf yetiştiriyorduk.
Şimdi ise aynı odada durmak bile farklı hissettiriyordu.
Kerem kahvesini aldı.
“Dün gece için…”
Kalbim hızlandı.
“Evet?”
Bir süre sustu.
“Mesaj attığım için özür dilerim.”
İçimde bir şey düştü.
“Önemli değil.”
“Önemli.”
“Kerem…”
“Defne, bazı şeyleri fazla ileri götürmemeliyiz.”
Başımı salladım.
“Biliyorum.”
“Sen de biliyorsun.”
“Evet.”
Ama sesim düşündüğüm kadar güçlü çıkmamıştı.
Kerem derin bir nefes aldı.
“Biz aynı evde yaşıyoruz.”
“Biliyorum.”
“Ailelerimiz…”
“Biliyorum.”
“Ve…”
Devamını getirmedi.
Çünkü ikimiz de aynı kelimeyi düşünüyorduk.
Yasak.
“Tamam,” dedim.
“Tamam.”
Kerem arkasını dönüp mutfaktan çıktı.
Ben ise birkaç dakika boyunca olduğum yerde kaldım.
Kahvem soğuyordu.
Ama asıl içimdeki şey soğumuyordu.
O günden sonra ikimiz de birbirimizden uzak durmaya başladık.
En azından denedik.
Kahvaltı saatlerini değiştirdik.
Koridorda karşılaştığımızda kısa bir “merhaba” ile geçtik.
Akşamları o salondaysa ben odama çıktım.
Ben mutfaktaysam o dışarı çıktı.
Sanki aramızda hiçbir şey olmamış gibi davranıyorduk.
Ama insan bir şeyi yok saymaya çalıştıkça onu daha çok düşünüyordu.
Ben de öyle yaptım.
Günler geçtikçe Kerem’i daha fazla düşünmeye başladım.
Onun kahvesini şekersiz içtiğini.
Sinirlendiğinde çenesini sıktığını.
Düşünürken parmaklarını masaya vurduğunu.
Gülünce gözlerinin kenarında oluşan o küçük çizgileri.
Bunların hiçbirini bilmemem gerekiyordu.
Ama biliyordum.
Ve unutamıyordum.
Bir akşam annemle babam şehir dışına çıkmak zorunda kaldı.
Evde yalnız kalacaktık.
Kerem ve ben.
Annem çıkmadan önce ikimize de uzun uzun baktı.
“Birbirinize göz kulak olun.”
Kerem başını salladı.
“Olur.”
Ben sadece gülümsedim.
Kapı kapandığında evin içindeki sessizlik bir anda ağırlaştı.
Kerem salonda duruyordu.
Ben merdivenlerin başındaydım.
Birkaç saniye birbirimize baktık.
Sonra Kerem gözlerini kaçırdı.
“Ben dışarı çıkıyorum.”
“Tamam.”
Kapıya doğru yürüdü.
Ama tam elini kapı koluna koyduğunda durdu.
“Defne.”
“Efendim?”
Arkasını döndü.
“Benden uzak durmaya çalıştığını fark ediyorum.”
Sustum.
“Sen de aynısını yapıyorsun.”
“Evet.”
“Peki neden?”
Cevap veremedim.
Kerem birkaç adım bana doğru geldi.
Aramızda hâlâ mesafe vardı.
Ama bu kez kaçmadı.
“Çünkü doğru olan bu.”
Başımı eğdim.
“Evet.”
“Bunu yapabiliriz.”
“Yapabiliriz.”
Fakat ikimiz de buna inanarak söylememiştik.
Kerem bana birkaç saniye baktı.
Sonra geri çekildi.
“İyi geceler, Defne.”
“İyi geceler.”
Kapı kapandı.
Ben merdivenlerde tek başıma kaldım.
O gece ilk kez şunu anladım:
Bazen iki insan birbirinden uzaklaşmaya karar verdiğinde, aralarındaki şey bitmez.
Tam tersine…
Daha da büyür.