Öncelikle hepinize merhaba demek istiyorum. Bu platformda yeniyim ve ilk deneyimimle buradayım.
Kitabıma ön yargıyla yaklaşmak yerine bir şans vermenizi diliyorum, herkesin de bir şansı hak ettiğini düşünüyorum.
Bana bir şans vermek istiyorsanız sizi burada daha fazla tutmak istemiyorum.
Keyifli okumalar.

Merhaba, ben Aden, Aden Balcı ve laftan anlamaz bir erkek kardeşim var daha doğrusu ikizim Emre Balcı. Evet, erkek ikizim herkes bunu havalı ve ya çekici bulsa da başınıza gelen beladan başka bir şey değil aksine fazlasıyla gülünç.
Yedi yıldır Amerika'da yaşıyoruz ve Emir'in İngilizce kelimelere hakim olmama ihtimali neredeyse sıfırın altında ama bu Türk olmanın faydalarını burada zarar vererek göstermekte bir numara diyebilirim.
İngilice düşük, dercesine haraket yapar hoca soru sorduğunda mala bakar gibi hocanın suratına bakar.
Hani çiftliğe gittiğinzde atlarla dertleşirken atlar size bakar ya mal gibi aynen o şekil bakar o da size.
Siz siz olun Türkseniz ve benim gibi bir kardeşimiz varsa Amerika'ya gelmeden önce bir daha düşünün.
Emir, kendisi bu haraketleri pek umursamasa da o böyle yaptıkça onun yerine benim utandığımda kaçınılmaz bir gerçek. Yüzüm kıpkırmızı oluyordu Emir'de utanma duygusu yoktu ama sadece o duygu yoktu yoksa kızlar için sinirlenmeyi ve ingilice konuşmayı gayet becerebilen biri. sadece beni utandırmak için kullanıyor.
Elimi alnıma koyarak. "Allah'ım biz kardeş değil miyiz keşke benimkinden biraz da ona verseydin." Diye yakındım. Gerçekten zeki biriymdir.
Bu dalgınlıkta hocanın ismimi seslendiğini daha yeni fark etmiştim ki ani haraketle başımı kaldırıp hocayla göz göze geldim.
Bir sorun olup olmadığını sordu tabiki de anlamamış gibi yapacak tım hep ben mi utanacağım biraz da utandıralım. Yüzümü buruşturup bir analamamışlık ifadesi kondurdum yüzüme tabiki hoca anlayışla karşılayıp derse geri döndü. Hemen çaprazımdaki sırada oturan Emir bana dik dik bakıyordu buranın avantajı zaten bu değil miydi? buranın yabancısın,ha? hı?, de geç bu kadar.
Dersin sonraki saatleri çok da farklı geçmedi zaten son ders olduğu için zil çalınca herkes dağılmaya başlamıştı.
Okulun bahçesinde gözlerim Baş belası erkek kardeşimi araken eteklerini baldırlarına kadar çeken süslü kızların arasında yavşak yavşak gülen ikizime takıldı gözlerim.
Gerçek mi?
Derin bir havayı ciğerlerime doldurarak onlara doğru bıkkınlıkla ve sinirler ilerledim. Cidden bu çocuğu bir gün öldürecektim, eceli olacaktım.
"Emir, hadi eve." Dedim elimle yolu göstererek o ise beni görmezlikten geldi. Beni, beni! Beni beni bihterini, tamam komik değildi. beni görmeyip belli belirsiz göz devirdiğinde sinirlerim iyiden iyiye bozulmuştu. "Emir sabrımı sınama." Dişlerimi sıkıyordum çünkü gerçekten elimde kalacaktı bu gidişle gerçekten eceli olabilirim bu kendini ne sanıyordu ki? Artist çakması! Dünya yakışıklısı falan mı? Eğe öyleyse ben onu çok güzel yakışıklı yapardım estetik bile olmasına gerek kalmazdı. çok iyi doktorumdur, hem de estetik doktoru.
"Bu kadar sinir bünyeye zararlı vallahi gel bak sen beni dinle pişman olmazsın harbi diyorum." Paşamız konuşmayı biliyormuş.
" Sanane benim sinirimden Emir eve gidiyoruz hadi."
Sıkılmış bakışlarını gökyüzüne yardım dilenir gibi kaldırdı
"Bize katıl." Başıyla çaprazımızda ki mini etekli kimi sarışın kimi esmer uzun ince bacaklı, on metre topuklu ayakkabı giyen, dışardan gören bir Türk teyzenin fahişe diyeceği türden kızlardı bunlar. Benimle dalga geçiyor değil mi? Ben şok(!)
iğrenir gibi bir ifadeyle tekrar ikizime döndüm. "Ne?" Dedim daha ne diyebilirim ki beni şoka uğratmıştı. Tamam kızların ilgisini çekecek kadar yakışıklı bir insandı tabi onun kız versiyonu onun yakışıklılığı kadar güzel değildi ama bula bula bu kızları mı buldu gerçekten baktıkça midem bulanıyordu.
"Bize katıl hadi be kızım yakıcı bir gece olacak." Emir bence benim erkek versiyonu değil onların erkek versiyonuydu. Ağız yayarak konuşmak nedir be sakız var sanki ağzında ya da içmiştir okula alkol almak yasak ama bu ve çetesi yapmıştır.
Sabrımın son damlalarını kullanarak dudaklarımı araladım. " Emir ne içtin ne yaptın bilmiyorum ama eve gideceğiz. Bırak şu kızları görmüyor musun hepsi bir Türk teyzesi gözünden fahişe! Ben sen kör değilsin hadi vaz geç şu sev-" Derken sözümü kesti
"Benden hoşlandılar zaten seni davet etmem saçmaydı sen evine git küçüksen daha hadi bakalım. agu mugu nugu." Peşinden ağzım açık bakarken onu döveceğimi sezmiş gibi beni dinlemeden aceleci adımlarını Türk teyzesi gözüyle fahişe olan kızların o tarafa doğru yöneltti. Tamam bu içimiş.
Üstelik benden 2 dakika önce doğdu diye abim olmaz ki, delirmiş bu çocuk!
senden önce doğduysa ona abi demelisin
Sen sus içimde büyüyen soyut iç sesim.
Hah, abimmiş önce kendi şeyini temizlemeyi öğrense ya keşke. Tamam şaka yaptım.
Emir arkasını dönmüş gevşek gevşek yürürken ben sinirle ona bakıyordum.
Ha, çok güzel hava kararıyordu ve ben bu durumda eve tek gitmek zorunda kalıyordum. Bu çocuk elime düşmesin.
Atlamak istemediğim bir diğer ayrınıtıya değinecek olursam hava kararmaya yüz tuttuğu için etrafta zirzop erkekler uzaktan bakan bir Türk teyzenin fahişe diyeceği kızlarla dolmaya başlamıştı, eğer biraz daha oyalanırsam onlardan adım atılacak yer kalmayacaktı.
Hah, düşünsenize bir erkek zorla bana sahip olmaya falan çalışıyormuş. Onun yedi ceddi sülalesinden girip sekizinden çıkmazsam bana da Aden Balcı demesinler. Demesinler zaten bize Balcı.
Sert ve sinirli adımlarımla "Dikkat! Öğrenci geçebilir." Uyarılı tabelanın oraya doğru yürümeye başladım. Bu sırada arka cebimden telefonumu çıkarıyordum.
Yandaki, normalde kapatma tuşu olarak kullanılan, tuşa basıp saatte ve şarjıma baktım. Azdı ama bana yeterdi bir kaç müzik dinledikten sonra eve varırdım zaten on dakikalık yol sonuçta.
Telefonumu sol elimde tutarken sağ elimle, sağ arka cebimdeki kulaklığımı çıkratmaya uğraşıyordum. Yaklaşık yedi dakikalık bir uğraştan sonra pudra pembe, yumuşak dokulu kulaklığımı iki kulağıma yerleştirip diğer ucunu da telefonun altında bulunan, kulaklıklar için yapılmış bölüme taktım.
Rahat bir nefes alarak çalma listeme tıkladım ve karışık çalmasına ayarlayarak telefonu arka cebime koydum. Pudra pembe kablosu önümde sallanıyordu ama bu beni rahatsız etmiyordu ne de olsa alışmıştım artık.
Asla 7/24 müzik dinleyen biri değilim! Özellikle de 13,14 yaş ergen müzikleri asla dinlemem(!)
Kesinlikle.
Bir kaç şarkıdan sonra Billie Eilish'in lovely adlı şarkısı kulaklarımı doldurduğu nda bir kaç saniyeliğine gözlerimi kapattım çok hoş bir melodisi yok muydu bu şarkının?
Müzik ruhun gıdasıdır gençler.
Bu şarkını her kelimesinde her noktasında bambaşka bir duygu vardı.
🎧🎧
Çalma listem bittiğinde kaşlarımı çatarak arka cebimden telefonumu çıkardım. Belki şarjım bitmiştir diye.
Telefonumun yan tuşuna bastığımda ekran açıldı ve benim kaşlarım biraz daha çatıldı. Normalde üç şarkı sonra evde olurdum ama şimdi tam olarak çalma listem bitmişti. Tam 43 şarkı dinlemiştim. Saate baktığımda bu seferde kaşlarımı hayretle yukarı kalktı. Saat 19.03'ü gösteriyordu. Biz okuldan akşam 15.40'ta çıkmıyor muyduk?
Ben şu an nerdeyim? Burası neresi? Neler oluyor! Evim nerede?
Etrafımda gözlerimi gezdiriyordum ama hiç bir yer tanıdık gelmiyordu. Ben çakıllı bir yolun üzerindeydim ve etrafta bir kaç eski bina vardı, binalardaki koca yarıklar buradan, bu karanlıktan görünüyordu. Arkamda bir deniz, sol tarafımda ise bir orman vardı. Kafamı gökyüzüne çevirdiği mde bir tarafta hilal olan ay vardı diğer tarafta ise kara bulutlar bunlar yağmurun habercisiydi.
Karşıdan yüzüme doğru esen rüzgar saçlarımı dans ettirerek bana işkence ederken olduğum yerde büzüldüğümün farkında bile değildim.
Çok güzel Tam bir diz sahnesi değil mi? Arkadan kara sevda jenerik müziğini çalsalar tam olmaz mıydı? Hani şu Kemal'in mayına bastığında başrol herkesin aşık olduğu kızımızın bağırdığı sahnede çalandan. Ya da Aşk-ı Memnu ha? Ne dersiniz daha mı iyi olurdu sanki? Bihter'in kendini öldürdüğü sahnede çalan dan. Arkadan da Nihal'in ağlamakla çığırmak arasında kalan sesi ve BAM silah patlar ve burada da ölen kişi ben olurum. Mükemmel senaryo.
Maalesef tüm bu saçma ve bir o kadar da olursa gülmekten öleceğim sahneleri aklımdan silip bulunduğum gerçekliğe geri dönmek zorunda kaldım. Gözlerimi boş boş etrafta gezdiriyordum. Kendimi o kadar halsiz, bitkin, yorgun ve kendinden vazgeçmiş hissediyordum ki bıraksanız şuracıkta bayılabilirim.
Tutan yok zaten Balcı.
Kes sesini içimde büyüyen gereksiz şey.
Ne yazık ki iç sesim de haklıydı.
Çalma listemi sonuna kadar farkında olmadan dinlediğim için başıma inanılmaz bir ağrı girmişti. Hem üşüyordum hem de titriyordum dizlerim beni taşıyamıyordu. Hatırlar mısınız Survivor'da bir aralar Erdi vardı. Denge ipin de yürürken bacakları tir tir titriyordu benim değil bacaklarım tüm bedenim titriyordu. Kafamın içindeki beyin hücrelerim bile soğuktan çalışmayı bırakmış gibi hissediyordum çünkü düşünemiyorum, ne yapmam gerektiğini bilmiyordum.
Kalp Atışın'da Bahar vurulduğunda yere düşerken ayakları birbirine girmişti, o zaman izlerken komik gelmişti hatta kahkaha atmıştım ama şimdi buraya o şekilde düşüp gebersem hiç de hoş olmazdı. Korkunç olurdu.
Bir anda sol gözümden bir damla yaş kendini feda ederek soğuktan katılaşmış yanağımda yolunu çizerek ilerlerken korku bedenimi biraz daha titretiyor du.
Bir keresinde bir yazı okumuştum internette. "Ağlarken ilk göz yaşınız sağdan akarsa mutluluktan; soldan akarsa acıdan dır." Diye. Benim ilk göz yaşım sol gözümden kendini intihar etmişti, evet çünkü şu an acı çekiyordum çünkü ben ölmekten, acı çekmekten korkardım. En büyük fobim bu olabilirdi eminim. Ne denir bu korkuya bilmiyorum ama ben olsam sadelikten yana olurdum. Ölümefobi, acınafobi, morgafobi falan.
Kara bulutlar gittikçe daha da yaklaşırken rüzgar da daha sert Esiyordu. Bulunduğum yerde terk edilmiş bir cadde, solumda bir orman, arkamda ise deniz. Sanki üç dünyanım birleştiği yerdeydim.
1- Şehir hayatı: insanların geliştirdiği beşeri, teknolojik yapı.
2-Orman/Vahşi hayat: Hayvanların yuvası olan, bana göre en güzel yaşamı sunan ağaçların dekor ettiği yaşam.
3-Denizaltı Hayatı: Balıkların yaşam bulduğu bizim yaşamamızın bu devirde imkansız olduğu masmavi, huzur kokan o yaşam.
Her biri birbirinden ayrı güzelliklere sahip yerlerdi. Benim favorim orman hayatı.
Burnuma değen minicik ıslaklık la kafamı kaldırıp gökyüzüne baktım. Ayın ışığı bulutların altından kendini belli etmeye çalışıyordu am gücü yetersiz kalıyordu.
Bence Ay Güneş'ten aldığı ışığı bize göstermek için bu kadar çaba sarf etmemeliydi. Sonuçta herkes kendi kusurlarıyla, sahip oldukları ve olamadıkları özelliklerle kusursuzlardı.
Ay'a bu yüzden sinirli idim güzeldi, ışığı olmasa da ben onu görürdüm ama bencil di. Kendini göstermeye çalışıyordu oysa gerçek güzelliğin farkında olanlar onu her haliyle görebilirdi.
Annemler ne yapmıştı acaba kesin beni merak etmişlerdi ve şu an her yer de arıyorlardı. Polisi kesin aramışlar dı ama henüz yirmi dört saat olmadığı için benim kayıp ihbarımı reddetmişlerdi.
Benim canım canımsız ikizim ne yapmıştı acaba? Kesin o bir Türk teyzenin gözünden fahişe olarak adlandırılan kızlarla birlikte bir bara gitmişlerdi ve orada kızların asıl Sexsi sevgilileri gelmiş ve Benim canımsız ikizimi tekme tokat dövüp bardan dışarı attırmışlardır.
Şimdi de eve geri dönmüş horul horul uyuyordur. Acaba hiç beni merak edip ,bu kız hangi cehennemde, diye düşünmüş müydü? Onda o kadar akıl olsa sabahları bağcıklarını bağlamayı unutmaz dı.
Kendimi bu düşüncelerle oyalıyordum ama şu anda gerçekten kötü durumdaydım ve midem de bulanmaya başlamıştı başıma bir hal gelmeden beni bulsalar iyi olurdu ben bu eziyete daha fazla dayanamayacaktım.
Göz kapaklarım kendini zorluyordu ama olmuyordu işte daha fazla açık tutamıyorlardı kendilerini.
Uzaktan gelen adım sesleriyle içimde bir umut ışığı yanmıştı fakat sarhoş ağızlarıyla söyledikleri şeyler onların bana doğru gelen adımlarından daha fazla ürkmeme neden oluyordu.
"Aman aman." Diyerek kahkaha attıklarını duydum. Hayır şimdi olmamalıydı bu durumda olmazdı.
Kahretsin ben beni asla dinlemiyordum.
Bacaklarımın gücü tükenip bedenim yana doğru savrulurken sırtıma değen bir çift el ve burnuma dolan alkol, sigara karışımı kokusu bunun gerçek olmamasını dilememe neden olmuştu ama bunlar gerçekliğe dair son hatırladıklarım ve duyduklarımdı.
Sonrası annesinin kesesinden düşüp yolunu kaybeden yavru bir kanguru kadar korkak ve çaresiz...
🥀
Müthiş bir baş ağrısıyla kirpiklerimi birbirinden ayırarak nerede olduğumu bakmak isterken burasının fazla sıcak olduğunu hissettim bebek saçlarım alnıma ve enseme yapışmıştı.
Boynumdan, şakaklarımdan ,sırtımdan ve göğsümden akan terleri elle tutulur şekilde hissediyordum. Çok uykum vardı yeni uyanmıştım ama çok uykum vardı. Neden böyle oluyordu? Normalde çok az uyuyan bir insan olmuşumdur hep.
Bulunduğum ortam her neresiyse, yüksek sıcaklık yüzünden mi rahatlayıp göz kapaklarım kendini açmamakta ısrarcı oluyordu anlamıyorum.
Her şeye rağmen bu savaşı yenip gözlerimi zor da olsa aralayabilmiştim. Tahminim aksine burası oldukça karnlık duruyordu. Kendi odamda değildim bunu anlamı-
Bir dakika.
Ben en son caddedeydim, kimse yoktu ve en son da... Allah kahretsin! En son o adamlar... Bir kaç adam vardı ve sırtımda dolaşan elleri, alkol kokan nefesleri ve anladığım kadarıyla büyük bir cüssesi ve şimdide.
Yatakta...
Sıcak...
Terliyim...
Yalnızım...
Ve...
Kendi odamda değilim...
Bedenime dolan korku ve panikğin haddi hesabı yoktu. Tahmin ettiğim şeyin olmamasını diliyordum. O şey olamaz dı, olmamış olmalıydı. Ben bunu asla haktmemiştim.
Annesinin kesesinden düşüp yolunu kaybeden yavru kanguru avlanmıştı besbelli.
Endişem ile yataktan doğrulup etrafımda ne var ne yok göz gezdirmek için irislerimi harekete geçirdim.
O an bir şey oldu, benim asla olurunu kabul etmek istemediğim o şeyin olduğuna dair kanıtlar üstümde sadece bir tişört vardı altımda sütyen yoktu bunu anlayabilmiş tim. Bacaklarımda ve onun altında da bir şey yoktu birbirine sürtünen bacaklarımdan anlayabiliyorum.
Gözlerimden yaşlar kendilerini intihara sürükleyen bir deniz kızı misali zarif bir şekilde yollarını yumuşaklıkta çizerek ilerlerken terli yanaklarımda ilk yaş yine sol gözümden akmıştı... Acı çekiyordum, şu ana kadar hiç çekmediğim kadar çok acı çekiyordum. Ben bu şeyi yaşamış olamazdım değil mi? Bana dokunmuş olamazlardı, bu kadar acımasız olamazlardı.
Bir kadının gururunu bu kadar düşünmeden ezmiş olamazlardı.
Onlar beni bildiğin öldürmüşler di...
Bu durumun içinde bunun bir taciz olmasını diledim. Böyle bir durumda insan bunu da dileyebiliyordu.
Söyleyemiyorum o kelime yı bana fazla ağır geliyordu. 'şey' diye hitap ediyordum.
'şey' kelimesi Tecavüzün Kodlu adıydı.
Göreceklerim den korktuğum için bir müddet yatakta öylece oturdum, oysa ki bu yatak ta oturmak bile acılarımı taze tutmanın bir yoluydu.
Gözlerimden kendimi intihar eden deniz kızı yaşlarını umursamadan ayağa kalktım. Kalkmaz olaydım.
Karnıma şiddetli bir ağrı hücum etmişti iki büklüm kalıp dizlerimin üzerine düştüğümde bir elim yatağın çarşafını kavradı o an gördüklerim ise beni daha büyük bir şoka uğratmıştı. Çarşafın üzerinde gördüğüm bir kaç damla k...kan.
Her şeyi açıklıyordu. Gözlerimdeki yaşlardan artık çarşafı bile zor görüyordum. Kahretsin hayır olmalıydı benim bir namusum vardı, gururum vardı böyle olmamalıydı.
Saat kaçtı? Bu adamlar kimdi? Neden beni seçmişlerdi? Ben bunları hak edecek ne yapmıştım?
Annem! Annem meraktan deliye dönmüştür kesin. Onlar ne yapıyorlardı acaba , beni aramaya başlamışlar mıydı acaba.
Kendimi biraz toparlayarak ayağa kalktım ve dolapları ve çekmeceleri karıştımaya başladım. Yatağın diğer tarafına geçip karnım yüzünde zar zor diz çöktüm çekmeceyi açtığımda gördüğüm şey mide bulandıracak şekilde iğrenç ti. Kırmızı sütyen ve külot takımı vardı tek sorun sütyenin bir süngeri yoktu sadece dantelden ibaretti ve külot ise... Ben buna külot demezdim şahsen kadınlığı kapatan bir astar bile dikmemişler buna! Bu tam olarak "fahişe" kadınların giyeceği türden di.
Şu durumda bile bu şeyleri eleştirmeye vakit buluyordum ya helal olsun bana. Sonum iyi değil!
Bir süre daha kıyafetlerimi etrafta arayıp bulamadım, üstümdeki düz beyaz tişörtü bir elbise gibi kullanabilirdim.
En son ayakkabılarımı yatağın altında bulduğumda derin bir 'oh' çekip iğrenerek oturduğum yatağın üstünde giydim. Bağcıklarını bağlamaya hiç uğraşamazdım. Tek derdim bağcık olsun be.
Buradan bir an önce kurtulmak istiyordum, kurtulma ve özgürlüğüme kavuşmak istiyordum. Tabi ne kadar özgür olabilirsem...
Bunları hiç yaşamamış gibi davranabilir miydim? Asla davranamazdım.
Şu ana kadar hep hayallerin imkansızlardan oluştuğunu savundum hala daha savunuyorum ama artık Aden Balcı sözlüğüne yeni bir kural daha geldi.
Korkularımız bizim imkansızlarımız; İmkansızlarımız korkularımız ve hayallerimiz...
Tam olarak böyleydi. Aksini savunan?
Şu ana kadar hayal ettiğim hiç bir şey olmadı korktuğumda yapmak istediğim hiçbir şeyi yapamadım.
Ben hayallere kapıldığım zaman anadan doğma oluyordum; savunmasız, çaresiz, dilsiz, iradesiz...
Korkularım beni ele geçirdiği de ölü biri oluyordum; kesik kesik soluk alan, savunmasız, çaresiz, bir yardım eline muhtaç...
Ben aynı anda ikisi hiç olamadım, olamam da. İnsan ne ölürken hayal kurur ne de hayal kurarken ölür.
Bence bir insan aynı anda bu ikisini yapamaz cüz-i iradesi bu ikisini yapmaya yeter mi? Bilmiyorum, ben hiç yaşamadım yaşayamadım.
Hayatın benle alıp veremediği bir şey vardı, daha önce taciz edilmiştim bir kız olup sokaklarda başı boş dolaşırken bu kaçınılmaz bir şeydi.
Erkek kardeşim yanımdayken bile gözleriyle taciz ediyorlardı sadece beni değil tüm kızları, kadınları hatta kız çocuklarını! Tahammül etmek imkansızı da ötesindeydi ama ne yapabilirdi ki insan? "Hey, seni züppe sen kimi göz hapsine alıp taciz ediyorsun? Al sana!" Mı diyeceğiz yani emin olun öyle bir şey yapsam sonum ölüm olurdu. Belki şimdi de öyle olacak bunu bilemem. Hangimiz geleceği görüp 'Aa bak böyle olacak. Bak şöyle olacak. Bu şunu öldürecek. Şu, şu zamanda can verecek." Hangimiz diyebiliyoruz böyle? Hiçbirimiz...
Keşke diyorum şu anda... Keşke böyle bir şey mümkün olsaydı da başıma gelecekleri daha önceden öğrenseydim.
Diyorum ya hani hayatın benimle alıp veremediği bir şey var. Belki beni istemiyor, belki de çok seviyor ve ne kadar dayanabilirim onun zulmüne bunu ölçüyor.
İnşallah ikinci seçenektir.
Hayat: 3- seni öldürmeye çalışıyorum
Teşekkürler iç ses baya yardımcı oldun(!)
Ben gerçek bir şeyler hissetmek istiyordum. Hayat ban artık gerçek şeyler hissettirin. Hayatın, kendisinin de bir sonu vardı değil mi? Onun eceli kıyamet değil miydi? Öyleydi onun ömrümün bitmesine daha çok vardı.
Peki ya ben? Ortalama yetmiş yıllık bir hayata sahiptim daha doğrusu ömre, sonuçta hayat beni sevmiyor, istemiyordu.
Bir dakika da olsa normal yaşamak istiyordum, korkusuz, sualsiz. Bir küçük umut ışığım olsun istiyordum.
Bir yıl önce yaşananları hatırlamak bile istemiyordum. Bir vahşet! Bilmek istemezsiniz.
Bulunduğum çıkmaz sokak, altında kaldığım bir enkaz vardı omuzlarımda.
Ve bu karı taşımak çok zordu, bu soyut ağırlığı taşımak her şeyden daha zordu.
Ben gerçekten normal bir insan değildim. Şimdi çıkıp size Harry Potter gibi 'BEN SEÇİLMİŞ KİŞİYİM!' Diye bağıracağım. Düşünsenize bir hayat beni seçilmiş kişi falan ilan etmiş.
Benim niye bundan haberim yok?
Ben sadece bir teori ürettim içimde büyüyen şey! Emin ol böyle bir şey yoktur.
Ben çıkmaz sokağında bir yol, enkazımda bir ışık arıyordum ama yoktu başka bir yol yoktu, başka bir ışık yoktu, bir yardım eli yoktu bana uzanan.
Kendi kendime bakıyordum. Dışardan gören 'normal' diyemezdi bana dışardan bile anormal görünen bir insandım.
Uğursuzdum, biri uğurum olsun istiyordum, altında kaldığım enkaza bir ışık olsun istiyordum, çıkmaz sokağıma bir yol olsun istiyordum ama sadece istiyordum. Hiçbir zaman olamayacak şeyler di bunlar ne olurdu ki olsaydı? Hayatıma bir uğuru çok görmemeliydi.
Gerçi hayatın bana sunduğu uğurun da bana uğursuz geleceğine emindim. Eminim uğurlarda beni sevmezdi. Beni şu hayatta kim sevmişti ki zaten uğurlar, umutlar, ışıklar, yollar severdi...
Bir gün dışımdaki bedene sahip insan kılıklı anormal şahıs, sana söz veriyorum bir gün Uğurlar, umutlar , ışıklar, yollar seni ölümüne sevecek. İnan buna.
Teşekkürler içimde büyüyen şey.
Sanırım artık içimdeki büyüyene 'şey' demeyecektim.
'şey' Tecavüzün kodlu adıydı." Düşünme bile tüm tüylerimi diken diken etmeye yetiyordu. Kan dondurucu bir kelimeyi kadınlar için.
Bilmiyorum ama ben Şeyi, Tecavüz kelimesini, düşünmeye bile utanıyordum. Gerçekten bilmiyorum ama utanılacak bir şey. Dürüst olun siz yaşasanız, Allah korusun, utanmaz mısınız, çekinmez misiniz, söylemeye korkmaz mısınız?
Utanırsınız, ağlarsınız, çekinirsiniz, anlatamazsınız... Sesinizi kimseye duyuramazsınız, korkarsınız.
Bunu size yapanlar çekinmez, korkmaz, söylemekte utanmaz hatta anlatırken böbürlenerek anlatırlar sanki yaptıkları çok iyi, çok güzel bir şeymiş gibi.
Gerçekten kendi çıkmazım ve enkazımın içine okyanus kadar derin dalmıştım, zaman akıp gidiyordu ben hala yatakta oturuyordum. Okyanus beni düşüncelerime boğarak daha da derinine çekmeden benim ondan kurtulmam gerekiyordu.
İçimdeki ve ben bir an önce bu cennet görünümlü cehennemden kurtulmak istiyorduk bu yüzden bir an önce toparlanmam gerekiyordu
Ayakkabının bağcıklarını bağlamaya uğraşmadan hafif sıkarak kenarlara sıkıştırdım.
Derin derin soluklar almaya başladım rahatlamam lazımdı panik yapmamam gerekiyordu. Gözlerimdeki yaşları silerek duruşumu dikleştirdim.
Belki dik duruşum eğer karşıma çıkarsa onu oyalayabilirdi.
Yavaş ve ürkek bir adım attım kapıya doğru, bir adım daha, bir adım daha ve adımları hızlandırıp tüm cesaretimle kapı kulpunu tutup çevirdim.
Hayaller çöp.
Üstümden attığım şok dalgasıyla kapı kulpunu defalarca çevirdim, açılmadı sadece tok bir ses çıkarıyor onun dışında yerinden haraket etmiyordu.
Aferin Allah'tan panik yapmayacaktın!
Beni sitem etmeyi bırak içimdeki!
Etrafımda göz gezdirdim koşar adımlarla pencerenin yanına gittim perdeleri iki yana açıp pencerenin kolunu çevirdim çıkan tok ses ve hafif bana doğru gelen camla birlikte rahat bir nefes alarak temkinli bir şekilde kafamı pencereden dışarı uzattım.
Sanırım iki katlı bir yerdi ve ben ikinci katta bir yerlerdeydim. Aşağı bakınca başım dönse de kendimi çabuk toparlıyordum.
İşin iyi yanı ne bir araba vardı ne de bir koruma, siyah giyinimli silahlı adamlar.
Kendime kıkırdayıp hesaplama yapmaya çalıştım. Buradan atlasam ölür müydüm? Kesinlikle. İnerken basabileceğim bir yerler aramaya başladım yoktu.
Neyse son çare yine atlamak dı. Allah'tan burayı kilitlememeyi unutmamışlardı.
Buradan atlasam ölmem bence ya.
Ölürsün dışımda yaşamaya çalışan anormal insan kılıklı seçilmiş kişi.
Yaratıcı isimler için teşekürler ama ölmem bence.
Daha önce de bunu sordum ve kendine 'Kesinlikle' cevabı verdin.
Doğru söylüyorsun içimdeki.
Daha sonra teşekkür edersin.
Aslında sana teşekkür falan etmeyeceğim.
Neden?
Kaplumbağa deden demek vardı şimdi.
Çünkü içimdeki aslında sen de bensin ve ben de senim. Kendime teşşekür etmem için önce mutlu olmam lazım.
Az önce ettin ama.
İçten değildi.
Kalbimi kırıyorsun dışımda derisi olan canavar.
Bizim kalbimiz asla bir bütün olmadı içimdeki.
...
Neyse ben buradan atlasam ölmem
Ölürsün!
Tamam sustum.
🌑
Bir süre boş boş aşağıya baktım. Ne olurdu sanki birinci katta olsa şu odalar. Kendi kendime etrafa sitem ederken bir araf arasında kalmıştım.
Ne yapmam gerektiğini düşünüyordum atlamalı ve bir taraflarımı mı kırmalıydım yoksa burada öylece oturup sonumu beklemek mi?
AraF ta kalmak çok zordu, seçim yapmak çok zordu hele ki her ikisinin de sonunda ölüm ihtimali varsa.
Başımı geri sokup bir elimi belime koyup diğer elimle de alnımı ovmaya başlayarak kara kara düşündüm.
Düşündüm.
Düşündüm
Ve
Düşündüm...
Düşünemiyorum! Kafam bir şeyle meşgul değildi ve aynı zamanda da çok şeyle meşguldü.
Beynim yorgundu, düşünüyordu ama ne düşündüğünü bana sunmuyordu. Kendi algılarını yok etmekle meşguldü sevgili beyin hücrelerim bana kulak vermiyordu ona soruyordum ben ne düşündüğümü.
İç sesim bile tüm bedenimi kaplayan bir ruh olsa da ses yine beynimden geliyordu.
Bazen öyle konuşuyordu ki benimle bir yerden ona Vahi indiğini falan düşünmüştüm.
Tabiki şaka amaçlı söyledim içim. İçim içim canım içim.
Emin misin dışımda yedi kat deri tabakası taşıyan sevgisiz ben?
E-evet
Çok iyi rol yapan biriydim değil mi? Yaşadıklarım sanki çok normal bir şeymiş gibi davranabiliyorum şu anda oysa ki hiçbir şey normal değildi, güzel değildi... Her şey berbattı normal karşılanmayacak kadar berbattı.
Lanet olsun sana hayat! Senden nefret ediyorum ve bana böyle davrandığın sürece hep edeceğim. Beni bu zulümlerimden ne zaman kurtarırsan o zaman sevebilirim seni, o zaman affedebilirim.
Bu kaçıncı dert, bu kaçıncı sınav, bu kaçıncı acı çekişim?
İnsanlar hayatta en nefret ettikleri şeylerle, en korktukları şeylerle sınanmamalıydı bu bir haksızlık, zaten dünya bizim için bir sınav iken bir de yaşam boyu bela peşinizi bırakmazsa ayrı bir çekilmez oluyordu.
Gözyaşlarımı silerek tam tekrardan pencerenin yanına gidecektim ki uzaktan gelen boğuk tık sesi benim adımlarımı dondurup duyduğum küçük sese kilitlenmeme yetmişti.
Tık sesi giderek biraz daha yaklaştığında bir kişinin buraya, bu odaya doğru ilerlediğini anlamıştım. "Allah kahretsin!" Diye yakındım kendime fısıldar gibi.
Acilen bir şeyler yapmam bir yerlere kaçmam ya da kendi canıma kıymam gerekiyordu.
Şu anda buraya yaklaşan adım sesleri bana bu iğrençliği yaşatan kişi olabilirdi ve ben onunla yüzleşmek istemiyordum bunu kaldıramazdım bu kadar ağırı olmazdı.
Bedenim annesi tarafından terk edilmiş bir kedi yavrusu gibi olduğu yerde küçülerek tir tir titrerken bedenim kaskatı kesilmiş ayaklarım nasıl adım atıldığını unutmuştu sanki.
Bir alzaymır hastası gibi bazı şeyleri unutuyor bazı şeyleri in nasıl yapıldığını idrak edemeyip yapamıyordum ve bazen de unvanlarım olduğunu unutup kendimi insan dışı bir varlık sanıyordum.
Zor... Tek söyleyeceğim şey zor. Bazı şeylere katlanmak özellikle biz kadınlar için çok zor ve ağır.
Örneğin Bu pislikliği yapan herif elini kolunu sallayarak gezebilir dışarıda çünkü ya yaşattığı kişiyi tertemiz bir şekilde ortadan kaldırmıştır ya da yaşattığı kişi susuyordur.
Kendi acılarına mahkum yaşadıklarına suskun yani bir suskun mahkum olarak devam ediyordu.
İçindeki acı asla dinmeyip her geçen gün hatırladıkça biraz daha tazelenip suskunluğumuzu arttırsa da, her geçen gün biraz daha suskun mahkum olsa da.
Suskun Mahkum.
Eğer buradan sağ çıkabilirsem bir suskun mahkum olarak devam edecektim. Bunu kimseye itiraf edemezdim, konuşamazdım anlatamazdım.
Bu bir kadını namussuz, gurursuz ve pislik yapardı. En azından diğer insanların gözünden öyle görünürdü ve biz kadınlar kendimizi suskunluğa mahkum ettiğimiz sürece bu böyle devam edecekti erkeklerde hep namuslu olacaktı.
Kapının kolu çevrildiği an ayaklarımdaki hücreleri çalıştırıp korkum içinde pencereye doğru koşup perdeyi bir tarafa toplamaya çalıştım.
Ellerim o kadar aceleciydi ki uzun perdeye dolanan ellerimi zar zor kurtarıp bir elimle pencerenin pervazını tutup diğer elimle kolunu aşağıya doğru indirerek kendime çektim.
Her şey ağır çekimde ilerliyormuş gibi hissetsemde saniyelerimi almıştı.
Bir ayağımı pencereden sarkıtıp bedenimi dışa doğru çektiğim de tam karnımın üstünden dolanan bir kol beni kendine doğru çektiği an çığlık atmaya başladım lakin diğer eliyle de ağzımı tıkayınca kurtulmak imkansız olmuştu çünkü kolları çok güçlüydü ve ben bu şahsın o şahıs olan ihtimalinden dolayı çığlık atmaya çalışsam da sesim çok tiz çıkıyordu ve kolları beni boğuyor du.
O bunu farkında ve ya değildi arkamdaki şahısın koca elleri ağzımla beraber burnumu da tıkamıştı ve ben nefes alamıyordum o ise benim ondan sadece kurtulmaya çalıştığımı düşünüyordu.
Ölüyordum be burada insan bir bakar suratıma! Kıpkırmızı olduk kimsenin umrunda değil(!)
Hani derler ya bazen 'ölürken hayatım ölüm şeridi gibi gözlerimin önünden geçti' diye. Benim kayda değer bir anım yoktu ama her ne olursa olsun Emir benim ikizimdi ve beni nadir zamanlarda nadir bir şekilde içten güldürebilen bir insandı.
Tek tük bir kaç anı sadece geçti gözlerimin önünden bir ölüm şeridi gibi.
Pancar gibi olduğuma emindim ama hala nefessizdim.
Tamam özür dilerim hayat seni affediyorum şimdi kurtar beni. Lütfen!
Aklımdan ettiğim duadan sonra boynumda gevşeyen kolları ve ağzımı tutan elinin inmesi beni bir hayli şaşırtmıştı. Gerçi diğer eli hala karnımdan sarılmış bir şekilde duruyordu.
Derin solukları ciğerlerime çekerken nefessiz kalmanın etkisiyle öksürüyordum eli hala karnımın üzerinde duruyordu.
Bir yandan da elinden kurtulmaya çalışıyordum ama imkansızdı yine de vazgeçmedim çırpındım, ayaklarımı yerden kesip sağa sola tekmeler savurdum ama nafile hiç biri tınlamıyordu bile. Tekrardan çığlık atmaya başladığımda eli tekrardan ağzımı buldu ve ben bu sefer gerçekten çırpınmayı bıraktım.
Olan olmuştu bundan sonra olacaklar bana koymazdı.
Önüme gelen bir kaç tel saçımı ağzımdan verdiğim nefeslerin karnımda duran elin sahibinin ağzımda duran elinin içinden geçerek birkaç tel saçımı havalandırıp indiriyordu.
Bu sefer beni boğmuyordu güçlü kolları.
Ensemde ki saçlarımın içinde gezen sıcak nefesi uzaklaştığı da ağzımda ki ve karnımda sarılı duran kolunu da çekti. O anın bende yarattığı boşlukla dizlerimin üzerine düştüğümde boğazıma biriken toz birikintisi yüzünden bir kaç kez hapşırıp olduğum yerde ona doğru döndüm.
Bana bu iğrençliği, bu travmayı, ömür boyu benimle gelecek olan bu izi tenime kazıyan silüet hemen bir kaç adım ötemde ayakta duruyordu.
Ona doğru dönmüştüm ama kafamı kaldıramıyordum yüzleşmek şu hayatta beceremediğim şeylerden biriydi bir de durum ciddiyeti böyle olunca boynum bile bükük duruyordu.
Görüş alanıma sadece yeni ve pahalı olduğu belli olan spor ayakkabıları giriyordu.
Az önce ne kadar da cesurdum değil mi? Şimdi boynum bükük, önümde duruyordu.
Bir mangal yakılmış ateşi önce harlanmış sonra geriye külü kalmıştı.
Cesurluğumu sırtım dönükken belli etmiş yüzleşmede külüm kalmıştı biraz dan rüzgar külümü de alıp atmosfere doğru ilerleyecek ti ve kaybolacaktım, kendi içimde kaybolduğum gibi rüzgar gri kumlarımı alıp beni evrende bir yere fırlatarak kaybedecek ti.
Haraket etmeye başlayan ayaklarını gördüğümde sesli bir şekilde yutkundum.
Soğuk havada sudan çıkmış bir kedi gibi titriyordum ve onun da bunu gördüğünü biliyordum. Ayakları yerde yaslı duran ellerimin bir kaç karış ilerisinde durunca derin soluklar almaya başladım.
Gözlerimi kapatarak bir kaç damla yaşın akmasına izin verdim. Dizleri görüş alanıma girince kendimi biraz geri çekmek istedim ama onu bile yapamadım.
Pekala, sakin ol Aden kutulacaksın tamam mı? Sadece bir yanlış anlaşılma olduğunu düşün ama sadece düşün, çünkü sadece düşünmekle yetinebiliriz. Şimdi o kafanı kaldır ve tam gözlerinin içine bak ve sakın ağlama, sakın ağlama Aden gözlerinden bir damla bile akıp yanağında yolunu çizmeyecek.
Sen güçlü bir kızsın hep öyle olsun ve olmaya da devam ediyorsun böyle düşün ama sadece düşün çünkü biz hiçbir zaman güçlü olmadık olamayız da ama sen düşün çünkü bizi asıl hedefe oluşturan şey düşüncelerimizdir onlar olmazsa hayallerimiz de olmazdı bizim hayalimiz de yok Aden unuttun mu biz hayal kuramıyoruz, kursak da dileyemiyoruz, şimdi bir ilk yap Adet az önce söylediklerimi aklımdan çıkar ve ilk defa dimdik durduğunu ve güçlü bir kız olduğunu düşün, dile, düşle ve olsun. 'Ama hayat?' deme. Hayatın canı cehenneme, sen inandıktan sonra hiç kimse bir şey yapamaz ama sen yine de güçlü göründüğünü düşün öyle olmazsan da görün, görünürsen düşündüğüne inanırım, güçlü olursan dilediğine inanırım bitir bu işi kızım.
Tuttuğum nefesi verip kafamı kaldırdım. Yüzü öyle yakın yerde duruyordu ki bir an tereddüt etsem de sonrasında hemen toparlayarak omuzlarını dik konuma getirdim.
Beni şaşırtan şey ise karşımda duran silüetin daha çocuk olmasıydı. Benim yaşlarımda biriydi yeşil gözleri ve pürüzsüz bir yüzü vardı, keskin çene hatları onu çekici gösteriyordu. Normal şartlarda bu çocuğu karşıma getirip 'Bu çocuk kadınları istismar ediyor.' Deseler inanmazdım. Beni gördüğünde bile ilk görüşüymüş gibi önce gözlerini kaçıracak gibi oldu sonrasında sertçe yutkundu. Yeşil gözleri benim açık kahve gözlerimin en derinlerine daldığında göz bebeklerinin içindeki soru işaretlerini görebiliyordum.
Bir gariplik vardı ama ne olduğunu bilmiyordum yine de umursamadan titreyen bedenime rağmen omuzlarımı düşürmeden ayağa kalktım o ise ne yapacağını bilmiyormuş gibi yerde öylece biraz daha durdu daha sonra burnundan verdiği sert nefesi işittim, o ayaklanırken içimdeki panik duygusu kendisini ele verecek diye korkuyordum. Bir elini kırdığı dizine koyarak ayağa kalkıp tam karşımda durdu. Boyu benden uzun olduğu için kafamı hafif havaya kaldırmam gerekiyordu bu da beni daha dik gösterdiği için işime gelmişti.
Ya yapmazsam diye düşündüm. Ya titrersem, gözümden yaşlar kendini intihar ederse? Nasıl konuşacağım, nasıl kurtulacağım buradan?
Düşün Aden öyle çok düşün ki, öyle çok düşle ki kendini bunun gerçek olmadığına inandır ancak o zaman içine su serpilir.
"Neden?" Diye sordum sorarken bile gözlerim dolmuştu ama ne gözlerimi kırptım ne de kaçırdım sadece baktım o da bana baktı.
"Ne neden?" Diye karşılık verdi.
"Neden yaptın bunu bana?" Diye sordum gözlerim biraz daha doldu ama sadece doldu asla akmadı.
"Anlamıyorum." Çenemle yatağın üzerini gösterdim söylemeye dilim varmıyor du bu gerçekten ağırdı.
Gözlerime tereddütle baktıktan sonra kafasını yatağa çevirdi. Kaşları çatıldı sonra havaya kalktı, Aralık duran dudaklarını kapatarak dişlerini sıktığını belirginleşen çene hatlarından anlayabilmiş tim.
"Ben değildim." Dedi gözlerini yataktan çevirmeden. "Ben değildim ve böyle olmamalıydı." Kendini bir şeye inandırmaya çalışıyordu ve bunu bana bir şeyleri kanıtlamak isterken yapıyordu. Onun daha kendini inandıramadığı gerçeklere beni inandırmaya çalışması bir hayli komikti, gerçi şu an gülünecek bir hal de yoktu.
"Ama oldu."
"Böyle olacağını bilseydim." Dedi ama devamını getiremedi. Söylememesi gereken bir şeyi farkında olmadan söylüyormuş gibi bir an duraksadı daha sona avcuyla alnını ovarak odanın içinde voltalar atmaya başladı.
"Gitmeme izin verecek misin?" Belki dünyanın en saçma sorusuydu ama bilmem lazım dı değil mi eğer o enkazın altından bir ışık görüyorsak oraya koşmamız lazım dı, o umudu takip etmemiz gerekiyordu, kaybetmememiz...
"Bilmiyorum."
Kaçmak istedim zaten evin etrafında hiçbir adamı yoktu işim kolay olurdu tek yapmam gereken onun burada biraz daha kendini kaptırmasını beklemek olacaktı.
Gözlerimi karşımda kafa karışıklığıyla başı belaya giren çocuktan ayırıp kapıya çevirdim.
Önce temkinli bir şekilde geri doğru minik bir adım attım daha sonra koşar adımlarla kapıya ilerledim.
Ağzının içinden bir küfür yuvarladığını duyduğum anda adımlarım havada asılı kaldı hayır, ben durmadım durduruldum.
Tekrardan karnımdan kolunu doladı ve diğer eliyle ağzımı tıkadı.
Bırak, demeye çalıştım ama başarısız oldum. Yerden kesilen ayaklarım yüzünden kendimi kontrol edemiyordum ama bedenim arkaya doğru gidiyordu bunu anladıktan sonra bir yere götürüldüğü mü anlamıştım.
Dört duvar arasında çıkış hariç nereye gidebilirsiniz?
Keser misin sesini içimde büyüyen varlık belki dolabın içinde Narnia'ya geçit var.
Hayal dünyana hayranım.
Bende sana...
Aklımdan kurduğum şakaya inanmaya başlamıştım çünkü şu an giysi dolabının içine sokmuştu ikimizi de. Kapılarını kapatıp bizi karanlıkta bıraktı tek ışık kaynağımız iki dolap kapağının arasında kalan o bir kaç santimlik boşluktu.
Arkamda ki silüet bedenimi biraz daha ona bastırmamı sağladıktan sonra yanağımda başka bir sıcaklık hissettim. Sağ tarafımdan kulağıma doğru eğilmiş sıcak nefesini her verdiğinde bedenimi bir keşfe çıkıyordu.
"Sakın çıtını bile çıkarma, yoksa bu senin için pek hayırlı bir son olmaz."
Bedenimden bir ürperti geçti tenim buz gibi oldu oysa derimi sıcacık nefesi okşamıştı.
Üstelik neyin 'çıtı'ndan bahsediyordu bu? Zaten sesimin çıkacak hali yoktu ve eli ağzımın üzerindeydi.
Elini usulca ağzımdan çekti bende dudaklarımı aralayıp konuşmak yerine bu kez onun sözüne gittim.
Bana diyordu "kıpırdanma, sesin çıkmçmasın" Diye ama kendisi şu an hiç rahat durmuyordu belimi saran eli yerindeydi ama ağzımı kapatan eli çoktan sınırlarımdan çıkmış dolabın içini keşfe çıkmıştı. Hemen tepemizde çıkıntılı bir bölüm vardı ve eli oralarda dolanıp duruyordu.
"Altı aylık bebekler gibi bir durmadım sende yerinde." Diye sitem ettim sonunda dayanamayıp.
"Sus." Dedi aniden beni kendine biraz daha bastırdı sırtım onun göğsüne biraz daha sokuldu. Bu kadar sert çıkmasını ilk başta beklemeden de şu an kulaklarımı dolduran ayak sesleri bedenimin titremesine bile neden olmuştu.
"Sakin ol." Dedi kadife gibi bir sesle, beni rahatlatmak istemişti belki de.
"Ve sakın korkma çünkü ben bu-" derken kapı kolu çevrildi ve kapı gıcırdayarak ağır ağır odanın içine doğru ilerledi daha sonra bir çift siyah ayakkabı girdi gözlerimin sınırlarına daha sonra siyah bir pantalon, siyah bir ceket, siyah bir kravat, beyaz bir gömlek... Sertçe yutkunup içeri giren düz takım elbiseli adamın yüzünü incelemeye başladım. Korkunçtu, insan yolda görse yürüdüğü yönü değiştirirdi.
Bu muymuş? Diye sordum kendime. İçinde büyüyen varlık bile beni duymadı bu sefer.
"Bu mu buranın sahibi?" Diye sordum bu sefer kendime, içimde büyüyen varlık yine cevap vermedi.
"İnsan bir kapıları yağlar(!) Fakir bunlar bak." Dedim kendimi güldürmek için içimde büyüyen varlık yine cevap vermedi, sanırım bunun kendimi kandırmak için yaptığımı anladı...
Gözlerimi kapatıp sessizce derin bir nefes aldım ardından geri açtım. Şu küçüçük aralık duran yarılmış yanardağının izlerinden bizi görecekmiş gibi geliyordu ve bu beni biraz daha panikletti ama sonra bir şey oldu diğerlerinden daha farklı daha özeli bir şey, arkamdaki silüet üzerime doğru eğildi, dudakları tam kulak mememin hizasında durdu.
"Ben burdayım." Dedi benim bile zor duyduğum bir sesle.
Adam bu tarafa öyle bir baktı ki şu an gözlerime bakıyordu ama o bunu bilmiyordu o sadece bir karanlık görüyordu.
Umarım.
Fakat öyle olmadı adam bu tarafa doğru yürümeye başlayınca içimi sarmış olan panik kat ve kat daha da arttı.
Nefesimi tutmuş bir şekilde felaketimi beklerken kalbim o kadar hızlı çarpıyordu ki adamın kalbimin atış seslerini duyup geldiğini sanabilirdim.
Minnacık aradan gördüğüm kadarıyla bir adımlık mesafe kala durdu biraz bekledi ve dolabı baştan aşağıya süzdü.
Bir eli havaya kalkarken gözlerimi sıkıca yumdum. İnsanın her istediği şey istediği gibi olamıyordu hayatın bize karşı bazı gerekçeleri vardı, bazı kuralları. Bu kurallardan biri de her istediğimizin gerçekleşmeyecek olması.
Bir insan mutlu olmak ister değil mi? İster peki bir insan mutsuz olmak ister mi? İstemez. Bir insan ömrü hayatı boyunca mutlu olmak ister ama mutsuzluğu da tadar. Hayat aslında bazen de bize bir şeyler öğretmeye çalışır. Tüm duyguları tatmamızı öğretir, öğretir ki hayattan zevk alabilelim. Sadece mutlu olarak hayatım güzel diyemeyiz. Acıyı, hüzünü, neşeyi, aşkı ve dahasını tadarak bağlanırız hayata.
Siz bu güne kadar mutluydunuz peki bir anda sizi yıkacak bir haber alırsanız? Önceden hiç ufak da olsa acıyı hissetmediyseniz dayanamazsınız.
Çok gereksiz bilgiler belki bunlar şu an için lakin ben şu an bu durumu kaldırabiliyorsam daha önceden acıyı tatdığımdandır. Başım hala dik duruyorsa hayat bana öğretmiştir canımın yanmasına rağmen dik başlılığımdan asla ödün vermemeyi.
Şu anda daha çok korkmam gerekiyor ve ben daha az korkuyorsam daha önce de korktuğumdandır.
Dönüp baktığımız da ve bu duyguları hiç yaşamamış olarak kendimizi düşündüğümüzde ne kadar da saçma değil mi? Bir yerden bakılınca da haklıyım.
Kapattığım gözlerimin üstüne aydınlık başka bir perde kapandığını hissettim gözlerimin önünde pembe-yeşil desenler dans ediyordu.
Dün akşam burnuma gelen o parfüm kokusunun şu an tekrar burnuma doluyordu. O an anladım bu adam olduğunu. Karşımda bir silüet duruyordu hissediyordum.
Dolabın kapağının ilk açıldığında gözlerime düşen aydınlık perde bin üstüne daha karanlık bir şey serildi o parfüm kokusuyla beraber.
Saniyeler sonra bir ses duydum nasıl bir ses olduğunu anlamadan gözlerime en son örtülen perde kalkıp gitti.
Sırtımda ki boşluk yerini alırken dengemi sağlayamadım gözlerim kapalı bir şekilde tutunacak bir yer ararken koluma bir el sarıldı.
Gözlerimi ağır ağır aralarken karanlığa alışan gözlerimi önce biraz kırpıştırmak zorunda kaldım. Daha sonra gözlerim onun yeşil gözlerine sabitlendi.
Ben sersem sersem yeşil gözleri izlerken o bana yaklaşıp beni belimden kaldırarak dolaptan çıkardı.
Gözlerim başka bir şey arıyordu az önceki adamı ya da sapığı.
"Tavanda değil." Diye bir ses işittim bu yeşil gözlerin sahibine aitti. Tavana baktığımı bile o an fark etmiştim. Gözlerimi hızla yere indirdiğimde önce nefes alamadım bir müddet daha sonra haraket etme yetimi kaybettim.
Ben daha önce hiç böyle bir manzarayla karşı karşıya gelmemiştim. Sadece bir kaç kez filmlerde.
Gözlerim Yeşil gözlerin sahibine deydi elinde beton olduğu belli olan küçük sayılmayacak bir heykel tutuyordu. Heykelin köşesi kırmızıydı, gözlerim tekrar yerde kanlar içinde yatan adama kaydı.
Alnının sağ köşesinden sızan kan her yere kokusunu salmış bir vaziyette varlığını koruyordu.
Zar zor yutkunup içinde bulunduğum durumu kavramaya çalıştım.
Hayat bana daha önce böyle bir duygu yaşatmamıştı buna benzer bir olayla da karşı karşıya bırakmamıştı. İşte asıl şimdi yaşadığım duygular bir ilkti ilk defa yaşıyordum ve alıştırılmamıştım.
Sağ gözümden bir yaş kendini feda edip yanağımın üzerinde sülük gibi iz bırakarak ilerledi sonunda çenemden düşüp kendini intihar etti.
Gözlerim bir yeşil gözlerin sahibine bir de adamın üzerinde gezip duruyordu.
Yeşil gözlerin sahibi haraketlenip adamın yanına doğru ilerledi.
İstemsizce bir adım geriledim.
O adamın öldüğüne nerdeyse emindim lakin beni buna inanmaya iten bir yanım vardı.
Gözyaşlarım çoğalıp teker teker hepsi intihar etmeye başladı.
Değerli gözyaşlarım hepiniz cehennemde yanacaksınız.
Yeşil gözlerin sahibi adamın yanında diz çöküp bir süre öylece yüzünü inceledi.
Bir dakika... Yeşil gözlere sahip olan bu çocuğun sol gözünden bir damla yaş aktı ardından diğer yaşlarda onu takip edince kendini hıçkırıklar içinde ağlamamak için zor tuttuğunu anladım.
Elini adamın nabzına götürdü. Derin bir nefes aldıktan sonra diğer eliyle gözyaşlarını sildi ama yerine çoktan yenileri gelmeye başlamıştı.
Bu çocuğun neden ağladığını bilmiyordum ama buradan bakılınca acınacak durumda olamama rağmen acımıştım yeşil gözlerin sahibine.
Babası falan olmasın bu?
Tamam içinde büyüyen ben sen haklısın(!) Saçmalama! Olamaz yani değil mi?
.....
Olamaz olamaz.
"Neden?" Diye fısıldadı bunu üzerinde kendi alemimden kopup şu ana geri döndüm.
"Neden baba neden?" Gözlerim fal taşı gibi açılırken bunun gerçekliğini sorguladım. "Böyle olmak zorunda değildin." Bu adam bir tek benim canımı yakmamıştı demek ki.
Teselli almam gereken durumda teselli vermem için yeşil gözlerin sahibine doğru çekingen adımlarla atıp yanında diz çöktüm bu adamın zaten kalkacak hali yoktu.
Gözlerim yeşil gözlerin sahibinin yan profilini izlemeye başladı.
"Yaşıyor mu?" Diye soruverdim sesim sandığımdan da cılız dı.
Çok iyi teselli veriyorsun maşallah sana.
Ne diyeyim? Boşver en fazla ölür mü diyeyim?
No doyoyom on fozlo olur.
İçimde büyüyen ve gitdikçe dili uzayan varlıkla olan tartışmayı bitirip yeşil gözlerin sahibinden cevap beklemeye başladım.
Bir kaç saniye sonra "Evet." Diyince kafamı onaylar gibi sağladım.
"Neden ağlıyorsun o zaman?" Bazen içinde büyüyen varlığa hak veriyordum.
"Ağlamıyorum."
"Kör değilim."
"Körsün, demedim."
"Ağladığını görebiliyorum."
"Ağlamıyorum."
"Benim alnımda salak mı yazıyor?"
"Şüpheli." Göz devirdikten sonra cevap beklercesine bir bakış attım.
"Hastayım ben, göz damlası kullanıyorum."
"Durduk yere de göz damlası gözünden geri mi fışkırıyor." Bana imalı imalı bakmaya başlarken cevap vermeden ayaklandı ve odanın çıkışına doğru ilerlemeye başladı.
"Annen nerede?" Diye sordum çenemi tutamayıp.
Ya ölmüşse o zaman nasıl çıkacaksın acaba işin içinden.
"Sanane." Sabır dilenircesine iç çekti.
"Pekala kusura bakma yani şua n hayatta değilse falan diye." Ah ne diyorum ben ya?
"Son bir soru daha sorabilir miyim?"
Başını, sorunu bekliyorum, dercesine salladı.
"Adın ne?"
"Efendim?"
"Sana 'efendim'mi diyeyim?"
"Benim adım mı?"
"Yok beslediğin uzaylının adını merak ettim."
"Uzaylı beslediğini nerden öğrendin?"
Gözlerimi devirirken tebessüm etmeden edemedim
"Sana habire yeşil gözlerin sahibi diye mi hitap edeyim."
"Öyle mi diyordun? Hoşuma gider."
"Cıvıma." Dedim emir verir gibi.
Az önce ağlayan çocuk gitmiş yerine şımarık bir oğlan gelmişti sanki.
Yüzümde ister istemez bir tebessüm vardı bunun nedenini bende bilmiyordum şikayetçi de değildim zaten.
Aramızda rahatsız edici bir sessizlik oluştuğunda tekrar konuşmaya başladım. "Söylemeyecek misin?"
"Neyi?" Benimle oyun oynadığı bariz bir şekilde ortadaydı göz devirmeden edemedim.
"Benimle oyun oynama." Sesimde uyarıdan çok eğlenen bir kız çocuğunun neşesi vardı.
"Oynatma." Tam göz devirecektim ki tekrar söze girmesiyle erteledim. "Gözlerini seviyorsan gözlerini devirme." Ona tereddüt içinde baksam da yüzünde ki alay beni bu cümlesinin şakasına söylendiğine ittiğinden gözlerimi devirerek diz çöktüğüm yerden kalktım.
Sanki şu an burada kafası yarılmış bir adam yokmuş gibi sanki ben daha dün şeye -tecavüzün kodlu adı- uğramamışım gibi çok rahat davranıyorduk.
Hayat böyleydi işte hıçkırıklarla ağlamana sebep olurken beş dakika sonra güldürebiliyordu.
Yeşil gözlerin sahibi bir önceki çocukluğunu silerek bana bakmayı sürdürdü. Kaşlarımı çatarak ona karşılık verirken soru sorar gibiydim.
"Hadi." Dedi bana doğru adım atmaya başladığında.
"Ne?" Benim sorumu duymazdan gelerek kolumdan çekiştirdi ve önünde sürüklemeye başladı.
"Bekle bu şekilde dışarı nasıl çıkayım?"
Durup bana döndü yüzünde ilki kadar yumuşak ama az önceki kadar da sert bir ifade yoktu.
"Bence şu an yaşadığına şükret sen yeridir." Ölmüş mü olmam gerekiyordu acaba?
Başka şansım olmadığından yeşil gözlerin sahibine zorluk çıkarmadan yürümeye devam ettim.
Beyaz ama hafif gri rengini andıran merdivenleri indikten sonra bir kapı karşıladı bizi.
"Nereye gittiğimiz sorabilir miyim?" Neye itiraz ediyorsam sanki burada kalmaya çok meraklıyım hatta kurtulmak için can atan ben değil miydim? Şimdi ne olmuştu bir anda burada kalma isteği doğmuş olmalıydı(!)
"Hep böyle misin yoksa bana Özel bir performans mı?"
"Ney?"
"Konuşkanlığın." Adımlarım bir anda kesildi ve tüm o itirazcı hallerim ateşte yanarak kül olduktan sonra rüzgarın etkisiyle savrulup kendini bir bilinmezliğin içine attı.
Benimle beraber yeşil gözlerin sahibi de durmuştu ona bakmasam da kaşlarının çatık halde benim profilimiz izlediğini hissediyordum.
"Hey?" Dedi ama duymamış gibi yaparak boşluğu izlemeye devam ettim. Yüzümde bir hüzün olduğunu biliyordum. Bedenimi titreten bir korkunun gözlerime yansıdığını hissediyordum.
"Sorun ne?" Konuşan yine yeşil gözlerin sahibiydi.
Orata da büyük bir sorun vardı belki de yoktu. Sorunu biliyordum ama aynı zamanda da bilmiyordum, bilmekten kaçıyordum.
Sorusunu tekrar yanıtsız bıraktım benim bu ani ruh değişimin onu şaşırtmış ve bir tereddüt içinde bırakmış olmalıydı.
Aradan sadece birkaç dakika geçmiş olmalıydı bana ise asırlar kadar gelmişti. Dudaklarıma bir yapıştırıcı sürülmüştü ve birbirine bastırılmıştı ya da bir kilit vurup anahtarını boş bir araziye atmışlardı.
Konuşmuyordum, konuşamıyordum. Zincirler kilit vurmuştu ağzıma sesimi çıkartmamı engelliyor cevaplarımı yutmamı sağlıyordu.
Yeşil gözlerin sahibi bir şeyler söylüyordu ama bilincim gerçekliğe kapılarını kapatmış beyin fırtınama yer açmıştı.
Korktuğum, üzüldüğüm ve ya acı çektiğim zamanlarda ya çok konuşkan olurdum ya da çok susardım hiç konuşmazdım.
Bu iki çelişki beni aynı duyguları yaşarken bulabiliyordu.
Ne oldu bize bir anda?
İçimde büyüyen varlıkla ikinci defa böyle hüzünlü bir konuşma yapıyordum, ilki ise....
Bilmiyorum sence ne oldu?
Kendi sorunlarımı kendime soruyordum ama konuştuğum kişi ben değildim sanki o her zaman lafını sokan ve çözüm bulan bir tarafımdı.
Çöktük biz Aden.
Çöktük değil mi?
Battık.
Battık değil mi?
Keşke hep konuşsaydık.
Keşke hep sussaydık.
Konuş Aden, konuş onunla.
Susmak istiyorum.
Zararına işler Aden.
Ya daha çok canım yanarsa o zaman ne olacak?
Güven bana.
Bu konuda sorunlarım olduğunu biliyorsun.
Tek bir seferliğine o sorunları yok sayıp birine güvenebilirsin tıpkı konuşkanlığının tuttuğu zaman ki gibi.
Yapabilirim.
Yapabilirsin. İnsanın güvenleri kendine olan inançlarında gelir.
Kendine inancın sonsuz olsun.
İçimde büyüyen varlıkla konuşmak gerçekten iyi gelmişti beni kendime getirmiş, kendime olan inanç depomu nerdeyse fullemişti.
"Hey? Duyuyor musun? Bana bak, gözlerime bak." Sonunda gerçekliğe adımımı attığım da yeşil gözlerin sahibi tam karşımda durmuş endişe saçan gözlerle bana bakıyor bir tepki bekliyordu.
Gözlerimi onun gözlerine kenetlediğimde tebessüm etmeye çalıştım.
"Duyuyorum."
"Bir an ayakta öldün sandım." Hafif şakaya karışık kurduğu cümleye cevap vermeyip öylece izlemeye devam ettim.
"Neler oluyor?" Derin bir nefes verip duruşunu dikleştirdim.
"Şu ana kadar korktuğum da, acı çektiğim de ve ya buna benzer duygular yaşadığım da ya çok konuşurum ya çok susarım. Bu iki çelişki beni aynı duygular içinde yakalayabiliyor tıpkı az önceki gibi ne kadar boktan olduğunu bilemezsin ya da nasıl hissettirdiğini ama çok garip bir şey var."
Rahatsız edici bir sessizlik oluşuncaya kadar cümleleri kafamda toparlamaya çalıştım.
"Nedir?" Dedi dayanamayarak.
"Konuşurken eğleniyorum, acı çeksem de eğlendiğimi hissediyorum ama susarken çektiğim en büyük acıyı çekiyorum. Beni aynı duygularda yakalayan bu çelişki durumun beni ele geçirdiğinde hissettirdikleri de çelişki içinde. Bu hiç adil değil anlıyor musun?"
Bir süre sustuktan sonra derin bir nefes aldı ardından dudaklarını araladı benim de gözlerimden birer damla yaş düşmüştü.
"Bir nevi nöbet gibi yani?"
"Evet."
"Dışardan gören biri sana deli der."
"Yüksek ihtimal."
"Şu an moralini düzeltip seni tekrar konuşturmaya çalışıyorum."
"Öyle mi?"
"Öyle."
"Peki."
Şu an komik bir durumda mıydık büyük ihtimal. Beni tekrar konuşturmaya çalışıyordu ve bunun için bana 'deli' diyerek sinirlerimle oynayacaktı aklı sıra lakin şu an öyle bir durumdaydım ki anlatmaya çalışsam anlatamazdım anlattığımı da anlamazdım.
Sırtımda bir el hissettiğimde ne ara tekrar boşluğa dalıp gittiğimi hatırlamıyordum bile.
Sırtımdan beni itikleyen el yeşil gözlerin sahibine aitti.
Kafamı sol tarafıma çevirerek ona baktım. Kaşlarını kaldırmış bana bakıyordu.
"Bak ne kadar zor şeyler yaşadığını biliyorum. Böyle bir durumda delirsen de sana hak verirdim ki bu senin normal halinmiş."
Kaşlarımı çatarak baktım gerçekten deli gibi mi görünüyordum?
"Ne deli deli haraketlerin varsa ben ne yapabilirim?"
Yüzümde sıcak bir tebessüm yerini alırken yeşil gözlerin sahibinin yüzünde de sıcak bir tebessüm oluştu.
"Deli olduğumu sanmıyorum."
"Ben de dışardan kendini izlediğini sanmıyorum."
Kendimi tutamayıp kıkırdadığımda içinde bunu nasıl yaptığını sorguladım.
"Artık gidelim." Kafamı onaylar gibi salladım.
Merdivenleri indik ardından büyük demir bir kapıdan geçtikten çok da büyük sayılmayacak bir bahçeyle karşılaştık.
İşin garibi burada hiç kimse yoktu ne bir adam ne bir korum.
"Babam," diye başladı sözüne "Kendi özel işlerine adam sokmaz." Özel iş derken? Bu muydu özel iş?
Sinir hormonlarım aktif hale gelse de onları kontrol altın alıp bahçedeki yeşillikleri birbirinden ayıran taşlı yolda yürümeye devam ettik.
Bizi daha büyük demir bir kapı karşılaştığında kapı kendiliğinden açılmaya başladı.
İstemsizce etrafa baktım birinin olma ihtimaline karşı. Kapının kendiliğinden açılacak hali yoktu ya.
"Etrafta kimse yok."
"O zaman bu kapı otomatik. Nerede yaptırdın söyle de ben de evimin bahçesine yaptırayım." Dedim etrafta göz gezdirmeye devam ettirirken
"Sana ait bir evin olduğunu sanmıyorum."
"Benim kaldığım ev benim sayılır."
"Bu kapıyı yaptıracak kadar paran olduğunu sanmıyorum."
"Benim değil babamın zaten."
Küçük tartışmamızdan sonra açılan büyük demir kapıdan da çıktık. Bana yol göstererek sağa dönmemi işaret etti.
Siyah bir araba bizi karşıladığında aklım hala arabanın parlaklığına takılı kalmıştı. Kendimi net bir şekilde görebiliyordum.
Yeşil gözlerin sahibi bana yol göstererek geçmemi işaret etti. Beni ön yolcu koltuğuna oturtduktan sonra arabanın önünü dolaşıp sürücü koltuğuna geçti.
"Nereye gidiyoruz?" Diye sordum. Her ne olursa olsun o benim için bir yabancıydı ve o 'hadi' dediğinde ona güvenemezdim bekle çoktan güvenmiştim.
"Gidince görürsün."
Onunla yaşadığımız o tüm komik anları bir anda unutup duruşumu dik hale getirdim."Ne demek gidince görürsün?" Sesim sert çıkmıştı ama bu onu çok da alakadar etmiyor gibiydi.
Anahtarı çevirip arabayı çalıştırdığında radyo otomotik olarak açılmış ve kulakları tırmalayan bir şarkı arabanın içini doldurmuştu.
(Never get used to people- life letters)
Araba çoktan haraket etmeye başlamıştı ama elim yine de kapı koluna gitti.
Kahretsin! Diye geçirdim içimden kilitlemişti. Zaten önlem almayacağını düşünmek aptallık olurdu.
"Sakin olur musun?"
"Nereye gittiğimizi söylersen sakin olabilirim!" Sesim birden yükselmişti, kalp atışlarım hızlanmıştı ve gözlerim dolmuştu.
"Hey, sakin ol bak sana zarar verecek bir yer değil tamam mı? Güven bana."
O zaman söyleyebilir di değil mi? Bana zarar vermiyorsa söyleyebilir di extra gizleme ihtiyacımız yoktu.
"Bana zarar vermiyorsa söylemen de bir sakınca görmüyorum."
"Sana zarar vermiyorsa bilmeni gerektirecek bir gerekçe göremiyorum." Onun da sesi yükselmiş ti. Sanırım şu an gerçek bir tartışma içindeydik, ciddi bir tartışma.
"Ben daha dün tecavüze uğradım! Bunu bana yapan senin pislik baban dı! Duydun mu beni? Senin aşağılık baban bir kızın namusuyla oynayacak kadar aciz! Böyle bir adamın oğlundan merhamet beklemem."
Araba ani firenle durdu bedenim öne savrulurken umursamadım. Ortam bir anda sessizliğe gömüldü. Radyo da çalan şarkı bitmiş yerine başka bir şarkı çalmaya başlamıştı ama ortam da o kadar garip bir hava oluşmuştu ki radyo da çalan şarkı yok gibiydi.
Belki ona göre ağır konuşmuştum ama bunlar gerçeklerdi. Başta ona güvenmem bile hataydı belki de.
Gözümden bir damla yaş yolunu çizerek sınırlarımdan ayrılırken yeşil gözlerin sahibinin de gözlerinin dolduğuna şahit olmuştum. Umrumda değil di ne hali varsa görsün dü.
Gözlerimi onun gözlerinden ayırıp önüme döndüm. "Kapıyı aç." Dedim ama o beni dinlemedi. Arabayı tekrar çalıştırdı ve aniden gaza basarak öyle bir sürmeye başladı ki korkudan yerime sindim küçük bir kedi gibi.
Gözbebeklerimin korkudan büyüdüğüne emindim ama yeşil gözlerin sahibinin gözü şu an hiçbir şey görmüyor gibiydi.
"Yavaş sür!" Diye bağırdım. Bu şekilde giderse ikimizin de sonu olacaktı.
"Ben babam gibi değilim!" Gaza biraz daha yüklen di ve kafasını bana çevirip bir kez daha tekrarladı bu sırada ben de ona bakıyordum.
"BEN BABAM GİBİ DEĞİLİM! HİÇ OLMADIM DUYDUN MU BENİ!"
Ağzından tükürükler saçıyor gözünde biriken yaşları serbest bırakmamak için büyük bir çaba sarf ediyordu.
Farkında olmadığı bir şey vardı. O delirmişse ben de delirmiş tim hem bana deli diyen oydu şimdi izlesin şovumu.
Hiçbir şeyi umursamadım. Belki kaza yapacaktı, belki ikimizin de sonu olacaktı ama bunları şu an benim de gözüm görmüyor gibi hissediyordum.
"Hayır," diye mırıldandım onun aksine . İçinde fırtınalar, yangınlar, felaketler birbirini kovalasa da onları kusmayı az sonraya bıraktım. "Sen tam olarak da baban gibisin." İlk darbeyi atmıştım. Ona bakıyordum ama göz ucuyla kafasını iki yana salladığını görmüştüm. "Her çocuk ailesinin kopyasıymış sonuçta."
Biraz bekledim bu haraketimin onu daha fazla delirttiğinin farkındaydım.
"Annene ne olmuştu?" Sesim meraklı gibiydi ama merakımın içi alay doluydu bunu anlamak için salak olmak lazım dı. "Yoksa baban annene..." De diyeceğimi anlamış gibi sözümü kesti.
"Sus artık!" Bağırıyordu ama ben onun aksine sakin tavırlarımla konuşmaya devam ettim. "Ah, belki de sen tecavüz sonucu doğmuşsundur." Sertçe yutkunduğunu işittim. "Ya da annen babanın ne kadar pislik biri olduğunu anlayıp onu terk etti seni de 'babasının oğlu' diyerek onun yanına köle olarak bıraktı."
"Ben kimsenin kölesi değilim." Araba yine ani frenle durdu, bedenim öne doğru savruldu ama umursamadım.
"Artık inebilir miyim?"
"Neden kimse bana güvenmiyor?" İşte bu soru cümlesinin altında o kadar fazla anlam yatıyordu ki onları ben bile görmüştüm.
Çaresizlik ve kimsesizliği okudum o cümlede ilk ardından bir yakarış duydum o cümleden daha sonra da bir inançsızlık. Bu soru cümlesi fazla gerçek, fazla masum, fazla ihtiyaç doluydu. "Belki," diye konuşmaya başladı tekrar gözlerim yine dolmuştu ama bu sefer ağlayan oydu. Bana konuşuyordu ama gözleri karşıyı izliyordu. "Sen inanırsın bana diye düşünmüştüm. Sorgusuz sualsiz bana güvenirim sanmıştım çünkü gözlerin de ki ihtiyacı görmüştüm. Gözlerinde ki yardım çığlıklarını okumuştum ben." Rahatsız edici bir sessizlik oluşuncaya kadar konuşmadı ardından sesini biraz yükselterek devam etti.
"Babam gibi olsam kafasını yarar mıydım? Bir kızın namusuyla oynayacak kadar aciz olsam babamın o dolabın kapağını açıp seninle olan işini bitirmesine izin verirdim. Onun soluğunu kesmez, kanını akıtmazdım."
Ne yazık ki haklıydı bunları hiç göz önünde bulundurmamıştım.
Benden ses çıkmayınca o da daha fazla konuşmayı sürdürmedi arabayı çalıştırdı ve yolun önümüzde akıp gitmesine izin verdi. Ben de bu sefer ona güvenmeyi seçerek kendimi kendi dünyama hapsettim.
Ne kadar zamandır yolu izliyordum bilmiyorum ama gözlerim kapanıyordu. Artık uyumaktan korksam da yanımda güvenmem gereken biri olduğunu hatırladım ve kendimi arabanın sıcak havasında uykunun beni çağıran kollarına teslim ettim.
💤
Gözlerimi aralamaya çalıştım, çok ışık vardı. Neredeydim ben? Burası çok ışık tı. En son ne olmuştu ki bana?
Yeşil gözlerini hatırlıyorum, ona güvendiğimi... Hata mı etmiştim. Ortama hakim olan ışık etkisini kaybederken acıyan gözlerimi zorlukla araladım. Burası... Şimdi de karanlık ve şimdi de aydınlık. Kafamı yukarı kaldırdım ama herhangi bir lamba göremedim bu ışık nereden geliyordu.
Nerede olduğumu bilmiyordum ama ışıklar birkaç saniyeliğine gitti ve tekrar geldiğimde karşımda o vardı.
Kafasının bir tarafı yarılmıştı ve kan akıyordu. Sağ elindeyse beton heykel vardı. Biri çığlık atıyor kim bu? Ah, bu benim bağırıyorum yerdeyim ellerin kollarım zincirlenmiş bir mahkum gibi. Geri geri gitmeye çalışıyorum tam çaprazda yeşil gözlerini görüyorum. Ellerini önünde birleştirmiş kafasını önüne eğmiş acıyan bakışlarını sunuyor bana.
Adamın elinde bir demir beliriyor bana doğru yaklaşıyor kaçmaya çalışıyorum, çığlık atıyorum kimse umursamıyor. Demirin ucu kıpkırmızı ateşte ısıtılmış belli. "YAPMA!" Diye haykırıyorum ama nafile. Gözlerimi tekrar yeşillere çeviriyorum. Elinde bir mendil, yüzünde ki korku okunuyor ve bana doğru koşuyor, koşamıyor! O çabaladıkça daha da uzaklaşıyor benden. Bir isim haykırıyorum bu onun ismi ama ismi duyamıyorum sesim kısılmış.
Adama bakıyorum. Elinde ki demiri kaldırıyor ve sıcaktan kızıllaşmış ucunu bana doğru savuruyor...
*
Kulaklarıma dolan çığlık sesleri bana aitti. Yüzümde eller geziyordu. Gözlerimin önünde ki karanlık kalkıp kendini gerçekliğe bırakıyor.
Vücudumun her zerresinden akan terleri hissediyordum. Yüzümde dolaşan ellerin sahibini görmek için kafamı çevirdiğimde yeşil gözlerin sahibiyle karşılaşmayı beklemiyordum. Gerçi şu durumda başka kim yetişirdi ki benim imdadıma?
Sesleri boğuk duyuyordum. İyice sersemlemiştim.
"Bak bana çekirdek. Duyuyor musun?" Yüzüme yavaş tokatlar atıyordu -can acıtmayandan-
Gözlerimi yoldan çevirip sağıma çevirdim tekrar sürücü koltuğunda değildi araba haraket etmiyordu.
Kafamı onaylar gibi salladım.
"Güzel bak şimdi bu kaç?" Yüzümde duran bir elini çekil gözlerimin önünde tavşan kulağı şekline getirdi.
Ben yanlış bilmiyorsam tavşan kulağıydı bu.
"Tavşan." Bana ciddi misin? Der gibi baktı. Ona ciddi olduğumu kanıtlayan bir bakış yolladıktan sonra derin bir nefes verdi.
"Pekala, çekirdek bak şim-" cümlesini tamamlamasına izin vermeden kestim. "İsmin çekirdek değil." Bana yine ciddi misin? Bakışı attı bende aynı şekilde karşılık verdim.
"Gözlerin kahve gibi ve kahve kokuyorsun." O zaman tüm sersemliğimi unutmuş kendime gelmiştim. Bu söylediği iyi bir şey miydi? İltifat mı etmişti?
"Kahve sevmem."
"Bu kokusunu sevmeyeceğin anlamına gelir mi?"
"Gelir mi?" Diyerek sorusunu yineledim.
"Gelmez."
"Çekirdek ne alaka." Gayet sakin bir şekilde konuşuyordum ama iltifatı beni biraz sarsmıştı.
"Kahve çekirdeği." Her ne kadar ne diyeceğini bilsem de aklımda dolaşan soruyu sordum.
"Kahve çekirdeği de sevmem."
Bu kokusunu sevmeyeceğin anlamına gelir mi?
"Bu kokusunu sevmeyeceğin anlamına gelir mi?" Bingo
"Gelir mi?" İki dakika öncesini dejavu olarak yaşıyorduk.
Gelmez.
"Gelmez."
Bir kaç dakika sonra aramızda ki görünmez ipleri çözdük ve yeşil gözlerin sahibi tekrar sürücü koltuğuna geçti. Sanırım ona gerçekten güvenebilirdim.
Güneş batmış yerini ay ve parlayan yıldızlar almıştı. Araba hafif engebeli bir yola girdi. Kafamı -camdan görebildiğim kadarıyla- aşağı doğru eğip cama yaklaştım daha fazla yıldız görebilmek için.
"Efe." Yeşil gözlerin sahibi konuşunca tüm dikkatim otomotik olarak dağıldı.
"Ne?" Anlık bozulan sessizliğe karşı biraz yüksek sesle tepki vermiştim.
"Sakin ol seni öldürecek bir şey demedim kaşlarını serbest bırak." Ne? Kaşlarımı mı çatıyordum? Bunu bile daha yeni fark etmiştim.
Hızlıca kendimi düzeltip tüm dikkati ona verdiğimi belli eden bir bakış attım, bunun karşılığında kılırdadığında tebessüm etmeden edemedim.
Boşver be Aden dedim içimden boşver geçmişi sen geleceğe bak.
"Öhöm." Yalandan öksürerek az önceki dediğimi tekrarlamasını bekledim.
"Adımı sormuştum. Efe, adım bu."
İstemsizce göz devirdim bunu için mi bu kadar yaygara yapmıştı.
"Memnun oldum desem dünyanın en büyük yalancısı ödülünü alırım herhalde."
"Bende sana bayılıyorum zaten."
"O anlamda demedim."
"Diyecektim ki, adını bileyim ki bende memnun kalmayayım."
Fırsat bu fırsat.
"Ne yapacaksın sen benim adımı?" Diye sordum imalı imalı. Ne yapmaya çalıştığımı anlamış olacak ki kaşları savaş açıyorsun demek ha? Der gibi havaya kalktı.
"Söylemesen de olur." Diyerek beni kışkırtma çabalarına girdi. Başarılı da olmuştu. "Ama," gözleri yol ve ben arasında gidip geliyordu."istersen sen bana yeşil gözlerin sahibi demeye devam et."
"Çok beklersin."
"Sabırlı bir insan değilim."
Tekrar göz devirdim tam o sırada araba durdu.
"Niye durduk?" Kaşlarım benden istemsizce çatılmış kalbim istemsizce hızlı atmaya başlamıştı.
"Geldik çünkü." Gözüyle benim oturduğum tarafı gösterdi. Kafamı çevirip camdan dışarıya baktım. Sokak lambalarının aydınlattığı bu sokak hiç de yabancı değildi burası benim evimdi.
Kendimi sakinleştirmeye çalıştım anneme bu durumu nasıl açıklayacaktım bilmiyorum.
"Şu sıralar tüm Türklerin Amerika'ya geldiğini düşünüyorum." Ah, ne saçmalıyordum ben.
"Neden?" Bana ayak uyduruyor du.
"Nereye el atsam Türkçe konuşan insanlar var."
"Dünya küçük yer."
"Aslında yeterince büyük."
"Korkma." Anlamıştı neyden şüphe ettiğimi de anlamıştı.
Ortama birkaç saniye sessizlik çöktü ardından hızla kapıyı açıp indim, geri de söylediğim tek şey.
"Aden memnun olma, gülmemek üzere." Olmuştu.
Dört katlı bir bina idi burası biz de 1. Katta -zemin kat hariç- oturuyorduk. Derin bir nefes alıp zile bastım. İçin kıpır kıpır oluyordu ama bu kesinlikle korkudan dı. Hava soğuktu ama titrememin sebebi kesinlikle hava değildi.
Demir kapı açıldı. Hafifçe iterek apartmanın zemin katına ulaştım.
"Kim o?" Diye seslenen annemin sesini işittiğimde sesindeki yorgunluğu buradan anlamıştım.
Gözlerim dolduğunda hızlıca sildim. Üzerimde hâla sadece bir tişört vardı belki de soğuktan üşüyordum.
"Benim anne." Gözlerimden yaşlar daha şimdiden firar etmeye başlamıştı. Annemin indiği merdivende yankılanan terlik sesi beni gülmeye itiyordu lakin yorgunluk ve çaresizlik hissi ilk kez bu kadar ağır basıyordu.
Arkamdaki kapıyı boş verip karşımdaki merdivenlere birkaç adım attım.
Annem şişmiş gözlerle tam karşımda durunca akan gözyaşlarım hıçkırıklara dönüştü.
"Anne." Birbirimizi sımsıkı sarıp sarmaladık dakikalarca öyle durduk.
Annem saçlarımı kokluyor, öpüyor, okşuyordu.
Özlemiştim, onları çok özlemiştim.
"Aden neredesin sen kızım n'oldu?"
Başıma gelenleri hatırladıkça biraz daha ağlıyordum.
"Önce," hıçkırdım. "Kendime gelsem?" Hıçkırıklarımla ağlamaya devam ettim.
Bugün ömrümün en kötü günüydü ve bir ses kulağıma fısıldıyordu.
"Artık senin hayatın karardı ve kararmaya devam edecek."
Gerçekten bu durumu anneme nasıl açıklayacağımı bilmiyordum.
Annem şişmiş gözlerle beni onayladı. Yukarı çıkarken beni biraz da babam korkutuyordu. Tamam annemle belki konuşabilirim ama babama nasıl açıklayacaktım?
Açık olan kapıdan annemle beraber girdik, annem kapıyı kapattıktan sonra babamın harap olmuş sesi kulaklarıma doldu. "İpek, kim gelmiş?"
"Sen odana git." Gözyaşlarım usul usul akarken odama doğru ilerledim. Çok ses çıkartmaya özen göstererek odaya girdim. Işığı yakarak odayı aydınlattım. Dolabıma doğru ilerlemek için arkamı dönmüştüm ki Emir'i gördüm. Odalarımız aynıydı evet ama o benim yatağıma uzanmış, elinde en sık giydiğim tişörtlerimden birine sarılmış uyuyordu. Ağlamaktan kızaran yanaklarını görebiliyordum. Gözüme o kadar masum gelmişti ki bana öyle davrandığı için bile ona kızamadım. Yanına gidip alnına bir öpücük bıraktım, uyanık olsa bunu asla yapamazdım ama o uyuyordu ve ben gün içinde nefret kustuğum ikizimi çok özlemiştim. Evet belki dengesiz di, ne yaptığını bazen bilemiyordu ama bağlıydı; bize bağlıydı, bana bağlıydı, sevdiklerine değer verirdi. Bana o gün öyle davrandığı için ona sinirlenebilirdim hakkım dı. O günün gecesi başıma gelenler için onun sorumlu tutamazdım. Geleceği göremiyordu insan, nereden bilebilirdi ki?
Dolabımdan bir kaç parça kıyafet seçtikten sonra odanın ışığını kapatıp odanın banyosuna girdim her ihtimale karşı kapıyı kilitleyip beyaz ışık saçan lambayı aktif hale getirdim.
Kıyafetlerimi kenara koyup üstümdeki kıyafetleri çıkardım. Kendimi sıcak suyun altına bıraktığım da nedense gözlerimin önüne o görüntüler geliyordu. O adamın yerde yatan kanlar hali, daha sonra gördüğüm kabus.
Belki gider umuduyla gözlerimi tekrar sıkıca yumdum. Gitmiyordu oradaydı beni aklamak için zaman kolluyordu.
Elindeki kızgın demiri kaldırmış tam bana savuracakken açtım gözlerimi.
Derin bir nefes alıp tekrar yumdum bu sefer açmamaya kararlıydım.
Adam yine oradaydı elinde kızgın demir vardı ama Efe'nin olduğu yerde başka biri vardı, kim olduğunu bilmiyordum ama Efe değildi.
Kafamı biraz daha çeviriyorum bir ceset orada istemsizce bir çığlık kopuyor dudaklarımın arasından.
Kim ki o?
Demirin bana doğru geldiğini görüyorum. Gözlerimi sıkıca yummuş bekliyorum bir şey olmuyor gözlerimi açıyorum tanımadığım bir çocuk demirin kızgın olmayan yerinden tutmuş kızgın yerinin bana gelmesini engelliyor.
Kim ki bu? Efe değil.
Neler oluyor burada bunlar kim?
Suyun altında gözlerimi açıp öksürerek kendime gelmeye çalıştım. Bedenimi suyun erişemediği bir yere çekip derin nefesler alıp verdim.
Bu bir kabusdan fazlasıydı.
💧
Banyodan çıkıp üstüme pijamalarımı geçirdim. Saçlarımı tarayıp kuruttuktan sonra serbest bırakıp banyodan çıktım, Emir hala uyuyordu onu rahatsız etmeden odadan yavaşça çıktım. Anneme ve babama bir açıklama borçluydum. Nasıl yapacaktım bilmiyordum ama zamanın kelimeleri dilime dökeceğini umuyordum.
Salonun kapısının önüne yaklaşınca babamın öfkeli ama kendini dizginlemeye çalışan sesini duydum.
"Dalga geçiyorlar benimle."
"Sinan biraz sakin ol."
Babamın sesi bir anda yükseldi.
"Nasıl sakin olayım ipek?! Benim kızıma..." Devamını getiremedi. Salonun Aralık duran kapısından görmeye çalıştım babam alnını eline yaslamış kara kara düşünüyordu. Annemin gözünden bir kaç damla yaş kendini feda edip intihara gitti.
"Benim, kızımın canını yaktılar." Babam da ağlamaya başlamıştı.
"Ben bun engel olamadım ipek,koruyamadım kızımı." Babamın şu an nasıl bir duygu yaşadığını bilmiyordum tatmadığım için de empati kuramıyordum.
"Nasıl bir babayım ben?" Diye kendine kızmaya devam etti. Omzum da hissetiğim elle bir an ürperdim. Başımı sola çevirdiğimde Emir'i gördüm her şeye rağmen gülümsemeyi ihmal etmiyordu.
"Alnımı bir daha yıkamayacağım kutsal bir andı." Ah, hissetmişti.
Gülümseyip kafamı tekrar salondan yana çevirdim.
Emir kafasını onaylayıp geçmemi işaret etti. O da merak ediyordu ama üstüme gelmiyordu.
Salondan içeri adımlar attığımızda direkt dikkatlerini çekmiştik.
Babamın yüzünde ki öfke elle tutulur bir şekilde belirgin di.
"Baba." Sesim o kadar cılız çıkmıştı ki ben bile beni zor duymuştum.
Onlar bana soran gözlerle değil boş anlam taşıyan gözlerle bakınca, "ne olduğunu sormayacak mısınız?" Diye sormadan edemedim.
"Sormamıza gerek kalma-" annem cümlesini bitirmeden ağlamaya başlayınca içimi bir korku sardı. 'Gerek kalmadı.' derken ne demek istemişti?
Bir korna sesi kulaklarımı doldurduğunda hemen pencerenin yanında gidip perdeyi bir tarafta topladım. Efe. Efe beni eve bırakalı ne kadar zaman geçmişti? Ben banyo etmiştim kendimi sorgulamıştım tüm bu aralıklarda yoksa... Hayır, hayır başıma gelenleri sadece Efe biliyordu ve ben kendi işlerimi hallederken evime çıkıp... Hayır, olamaz bunu benden öğrenmeleri lazımdı. Her ne kadar beni bir yükün altından çekip kurtarma da ben yapmalıydım bunu o değil. Kafamı kurcalayan bir diğer şey ise Efe'nin evimi nereden bildiğiydi.
Sahi nereden bilebilirdi ki o benim evimi? Sormayı unutmuştum.
Arkamı dönüp benden bir tepki bekleyen aileme baktım. Babam öfkeden kuduruyordu kızının başına böyle bir şeyin gelmesi imkansızdı onun açısından.
Sağ çaprazımdan Emir bana doğru gelip beni kolları arasına sıkıştırınca istem dışı rahatladığımı hissettim.
Ailem benim her şeyim di onlar olmazsa bende olmazdım.
Biz parçalara ayrılmış kumaş parçası gibiydik. Ayrıyken hiçbir şey ifade etmeyen ama birbirine dikilince bir bütün oluşturandık.
Mutlu aile tablomuzu bozup ayrılırken herkesin gözünden yaşlar geliyordu. "Siz artık gidin uyuyun." De annem kafamı acı bir tebessümle sallayıp. Odama çıktım, üstümde zaten pijama olduğu için değiştirme gereği duymadım.
Pencerenin kenarına gidip biraz durdum gökyüzünde ki yıldızları izledim, saydım.
Yalnızlığın beni temsil ettiğini düşünmüştüm, müziklerin sığınağım olduğunu sanmıştım oysa değilmiş.
Beni ailem temsil ediyordu ve benim sığınağım yine ailem di. Benim bugün attığım sessiz vaveylaları gerçekten duyan yine ailem di.
"Adoş hadi gel birlikte uyuyalım." Sessizce kıkırdayıp Emir'e döndüm benim yatağıma yatmış yanına da gelmem için yer ayırmıştı.
Yıldızlara son kez bakıp sığınağıma doğru ilerledim. Bana ayırdığı yere yatıp üzerime yorganı çektim ve "Gece horlarsan tekmüğü yersin." Diye uyarıda bulundum.
"Tamam horlarsam yerim tekmüğü."
Gülüşüp birbirimize sarılarak gözlerimizi karanlığa kapattık. İnsan sığınağının yanındayken kabuslarından da korkamıyordu.
Benim üç tane sığınağım vardı ve bunlar dünyanın en güçlü en dayanıklı sığınaklarıydı bana göre.
Emir saçlarıma bir öpücük bıraktı hala uyumamıştı. Göz kapaklarımızı kapatıp uykuya dalmayı bekledik bir kaç dakika için de de uyku bizi derin çukuruna çekti.
🌜
Sabah gözlerimi Emir'in homurdanmalarıyla birlikte açtım.
Cimciklesem de bir şey fayda etmedi bende diretmeden kalkıp lavaboya gittim.
Kısa bir duş alıp dişlerimi fırçaladım ve üzerime günlük kıyafetler giyerek odadan çıktım. Mutfaktan patates kokusu geliyordu, özlemiştim doğrusu patates yemeği.
Tabiki her şeyi çabucak unutmamıştım ben de derin bir iz bırakacağı kesin di lakin bunu dışarıya vurarak insanların da huzurunu bozmaya gerek yoktu zaten ailemin de çok huzurlu olduğunu düşünmüyordum. Benim ilerde kızım olsa ve böyle bir şey yaşasa ona bunu yapanı bulmadan durmazdım. Annemlerin bu konuyla detaylı bir şekilde ilgilenecek lerini biliyordum, hemen hastaneye geçmedikleri için onlara kızamazdım, onlar da mahvolmuştu tıpkı benim gibi.
"Günaydın." Dedim mutfak başındaki anneme.
"Günaydın, masayı hazırlamaya başlar mısın?"
"Kalkar kalkmaz mı?"
"Hı hı." Annem kendini yaptığı işe öyle bir kaptırmıştı ki bir oraya gidiyor bir buraya gidiyordu onun bu hareketlerinden nasıl oraya girip çekmeceden çatal kaşık çıkartacaktım ki?
"Anne sakin ol. Peşinden at koşturuyor ya."
"Çok konuşma." Alayla göz devirip mutfağa girdim ve masayı hazırlamaya koyuldum. Çatal, kaşık, çay bardağı, ekmek, zeytin, peynir, patates, ketçap. Koymam gereken her şeyi koymuştum. Tam o sırada Emir'de geldi.
"Oo bakıyorum da bana özle kahvaltı hazırlamışsınız."
"İşimiz yok sana özel kahvaltı hazırlayacağız." Dedim ağzıma attığım ekmek parçasıyla.
Yaklaşık on dakika sonra herkes masada ki yerini almıştı. Ben bazı şeyleri belli etmemeye çalışıyordum annemlerde bunu anlayıp bana atla uyduruyorlardı. Tabi masanın başında babamla birbirlerine gergin bakışlar attıklarını görmesem.
"Söyleyecek misiniz artık?" Diye yakındım ağzımdan zeytinin çiğidini çıkartırken. Annem ve babam ellerinde ki şeyleri masaya bırakıp bize döndüler.
"Evet." Dedi Emir dayanamayarak. Başımı sallayıp ona katıldığını belli ettim.
"Biz dün gece babanla çok konuştuk." Ortaya konuşuyordu ama asıl hedef bendim. "Ve bir karar aldık. Size sormadık sorun çıkaracağınız sanmıyorum." Kalbim her geçen saniye hızını arttırırken açıklayacakları şeyleri büyük bir merakla beklemeye başladım.
"Haydi artık." Emir'e kesinlikle katılıyordum. Acun'un adadan kimin elendiğini açıklaması gibi heyecan yapmaya gerek yoktu.
Beni daha da geren şey bu kararın sebebinin ben olduğumu düşünüyordum.
"Bundan sonraki yaşamamızın Türkiye'de devam etmesi daha uygun olur diye düşündük."
"Taşınıyor muyuz?" Diye sordum.
"Evet."
"Babamın işi?"
"O işi hallettik."
İçimde bir şeyler kıpır kıpır oluyordu lakin...
O gün verilen o kararın benim sığınaklarımı yok edeceğinden henüz haberdar değildim.
🌝🌚
BÖLÜM SONU.
Öncelikle beni yarı yolda bırakmayıp buraya kadar okuyan herkese teşekkür etmek istiyorum.
Benim ilk deneyimim ve nasıl olduğunu merak ediyorum bu yüzden sizden de duygularınızı yorumlara dökmenizi rica ediyorum destek olmak için de yıldıza tıklamanızı.
Bu kitabı iki yıldır yazıyorum ve üstüne titriyorum. Sadece eğlence ve kendimi denemek için yazılmış bir kitap. Henüz bölüm halinde ama gün geçtikçe kitap diyeceğiz.
İnşallah.
Eğer bir hatam varsa söyleyin henüz acemiyim bu yüzden bazı şeyleri fark etmemiş olabilirim.
Çok sanmıyorum ama merak ettiğiniz bir şey varsa sorabilirsiniz şimdiden yanım olan olmayan herkese çok teşekkür ederim