Salonda uzanmış bir şekilde bilgisayarımdan davalara bakarken kapı çaldı. Gir onayını vermemle birlikte kapıyı çalanın dışarıdaki güvenliklerden biri -aynı zamanda arkadaşım- olan Poyraz'ı gördüm. Bana bir zarf uzattı. Zarf bej tonlarındaydı. Elim zarfta gezinirken parmaklarım bir yükseltiye denk geldi. Zarf mühürlüydü. Zarfın ön yüzünü çevirdiğimde mühürün Nemesia Strumosa çiçeği olduğunu gördüm. Bu çiçek intikamı sembolize ederdi.
Başımı zarftan kaldırıp Poyraz'a döndüm. "Kim getirdi bu zarfı?" diye sordum. "Kimin getirdiğini bilmiyoruz. Bahçedeki yolun ortasına bırakılmış. Oysa ki bahçedeki güvenlikler oradan hiç ayrılmadı. Nasıl geldi bilmiyoruz." dedi. Başımı zarfa çevirip koltuğa yöneldim ve seslendim "Teşekkürler Poyraz." Poyraz başını hafifçe öne eğerek selam verdi ve odadan çıktı.
Elimdeki zarfla koltuğa oturdum. Zarfı açmadan önce her yönünü inceledim. Zarfın rengi, mühür, mühür rengi... Bir süre sonra zarfı dikkatlice açtım ve okumaya başladım.
"Yarın saat 14.00'da Büyük Hapishane'ye gel. Görüş odasına gir ve 4 numaralı masaya otur Avukat. Bekliyor olacağım."
Yazının altında ise yine Nemesia Strumosa çiçeği vardı. Ama zarfın üzerindekinin aksine bu bir çizimdi ve mektuptaki yazı da baskı değil, el yazısıydı.
Bu çiçeği kendine sembol edinmiş biri var mı diye kontrol etmek için bilgisayarımı açtığımda yeni bir mail geldi. Mailde "Sakin ol Avukat. Ve boşuna çiçeği araştırmaya kalkma. Çiçekle ilgili bilgilerin şuan sana yeterli. Daha fazla bilgi istersen yarın bana sorman yeterli olacaktır." yazıyordu.
Kimdi bu? Neden böyle bir mektup ve mail yollamıştı, aklımdan geçecekleri nasıl tahmin etmişti? Sırf aklımdaki soruları cevaplamak için bile oraya gidebilirdim.
Gidecektim de...
Ertesi gün:
Yağmur damlaları camı tokatladı, gökyüzünden ince bir perde gibi. Arabamın içinde sessizce otururken, sileceklerin ritmik sesi dışarıdaki sessizliği bozuyordu. Karşımdaki hapishane duvarları bana hiç yabancı gelmiyordu; işte yeniden buradaydım.
Camlarımdan dışarı baktım ve uzaklarda gökyüzüne uzanan telleri gördüm. Bu tellerin ardında, kim bilir kaç tane suçlu benim gibi yağmur altındaydı? Belki de onlardan biri de benim için buradaydı.
Ama şimdi değil. Şimdi, benim sıramdı.
Hapishanenin soğuk ve sert duvarları arasında yürürken, gözlerim koridorlardan geçen diğer mahkumların üzerindeydi. Her adımımda, bu dünyanın karanlık atmosferi beni sarıyordu. Doğduğumdan beri bu karanlık atmosferin içindeydim ama yine de hapishanenin havası daha farklıydı. Hatta belki de o karanlık atmosfer bendim, bilemiyordum.
Hapishane koridorlarında adımlarımı hızlandırdım, hafif bir sinirle parmaklarımın arasında mektubu sıkıyordum. Mektupta belirtilen saatte ve yerde buluşmak için buradaydım. Mektubu yazanın niyeti neydi? Neden beni buraya çağırmıştı istemişti? Bu sorular kafamda dönüp dururken, kapıdaki nöbetçi beni durdurdu. "Işık Hanım?" sesinde şaşkınlık vardı. "Şuan bu hapishanede olan bir müvekkiliniz yok. Kim için geldiniz?" diye sordu.
Bilmiyordum. Kim için geldim, neden geldim bilmiyordum.
"Bilmiyorum. Bana gelen bir mektup üzerine buradayım. Üzerinde çiçek sembolü olan bir mektup. Bilginiz dahilindedir." diye ona cevap verdim.
Kadın daha da şaşırdı. "Emin misiniz?" diye sordu.
"Evet, eminim." Nefes verdim ve baskın bir sesle devam ettim "Geldiğimi haber verin."
Kadın hâlâ şaşkındı. Nedenini anlayamıyordum. Önünde duran telsizi eline aldı, başını eğdi ve telsize dönüp "Avukat Işık Aksoy geldi. Mektup için." kadın kaşlarını çattı, biraz duraksadı kısa bir süre göz devirircesine bana baktı ve tekrar telsize döndü "Evet, son derece kararlı görünüyor."
Kadın önündeki kağıda ismimi yazdı; Avukat Işık Aksoy.
Kendi ismimin yanında başka bir isim daha olduğunu görebiliyordum ama okuyamıyordum, kadının önündeki kağıttan yazıyı okumaya çalışırken aniden kağıdı çekti ve "Eşyalarınızı bırakın." dedi. Bütün eşyalarımı bıraktım. Üst aramasından da geçtikten sonra başka bir görevli beni görüş odasına götürdü.
Bütün masalar boştu, 4. masa dışında. 4 numaralı masanın önüne geldiğimde karşımda Emir Savaş Kaya vardı. Tacizcileri, tecavüzcüleri, çocuk, kadın ve yaşlı katillerini, devletin ve halkın malını çalan hırsızları, insan pazarlamacılarını katleden o ünlü katil tam da karşımdaydı.
Ben sandalyemi çektiğimde Emir Savaş ayağa kalktı ve eliyle sandalyemi gösterdi "Otursana Avukat." devam etti "Karşıma geçip -tam da sol elinizin yaslandığı o sandalyeye- oturursanız size söyleyeceklerim var. Bunu uzun zamandır bekliyorum Avukat. Buyur, otur."
Emir Savaş'ın sözleri üzerine sandalyeyi çekip oturdum, ben oturduktan birkaç saniye sonra da o oturdu.
"Beni neden buraya çağırdınız?" diye sordum, sesimdeki endişeyi gizlemeye çalışarak. Emir Savaş ise sakin bir şekilde konuştu, hafifçe gülümsüyordu "Seni avukatım olarak seçtim." sesli bir şekilde nefes verdi ve devam etti "Avukatlığımı yapacaksınız." Hapishanede olmasına rağmen sesinde bir neşe var gibiydi. Bu sözler va tavır karşısında şaşkınlığım daha da arttı. Neden ben? Ünlü mafya lideri Deniz Aksoy'un kızı olarak, hukuk dünyasında pek de bilinmeyen bir avukat olmam, üstelik babam dolayısıyla karıştığım suçlar Emir için nasıl bir anlam taşıyabilirdi? Daha da önemlisi; Emir Savaş bu suçlarımı, geçmişimi biliyor muydu?















