Bazı insanlar kaderlerini doğdukları gün öğrenir. Bazıları ise kaderlerinden kaçamaz ve onun tarafından avlanırlar. Ben ise ne olacağını bilmeden normal hayatıma devam ediyordum.
O gece gökyüzü olması gerekenden daha karanlıktı. Penceremin önünde durmuş, yağmurun cama vuran sesini dinliyordum. Kasım ayının son günleriydi. Sokak lambalarının solgun ışığı yağmur damlalarının arasında kayboluyor, dünya sanki yoğun bir sisin içinde yok oluyormuş gibi görünüyordu. Normalde böyle geceleri severdim. Ama içime doğan o his, huzursuzluğun ta kendisiydi. Sanki kötü bir şey olacakmış gibi hissediyordum. Nedenini bilmiyordum fakat içimdeki sıkıntı her geçen dakika büyüyordu.
Dışarıyı izlerken ve düşüncelerimin arasında kaybolmuşken zamanın nasıl geçtiğini fark etmemiştim. Saate baktığımda gece yarısı çoktan geçmişti. Artık on sekiz yaşındaydım. Ama nedense sevinmek yerine içimde açıklayamadığım bir huzursuzluk vardı. Belki büyümenin getireceği sorumluluklardan korkuyordum, belki de sebebi tamamen başka bir şeydi.
Tam o sırada odanın havası değişti. İçerisi saniyeler içinde buz kesti. Kalbim hızla atmaya başladı.
"Anne?" diye seslendim.
Ama sesim neredeyse çıkmıyordu. Ev, ölüm sessizliğine bürünmüş gibiydi.
Masamın yanındaki aynadan gelen çıtlama sesi dikkatimi çekti. Başımı çevirdiğimde yüzey boyunca ince çatlakların yayıldığını gördüm. Olduğum yerde donup kalmış, aynaya bakıyordum. Çatlayan camın içinde kendi yansımamı görebiliyordum. Sonra yansımam hareket etti. Ama ben hareket etmemiştim.
Kanım çekildi.
Aynadaki kız başını yavaşça yana eğdi ve ela gözlerini benden ayırmadı. Bunlar benim gözlerimdi ama bana hiç benzemeyen bir bakış taşıyorlardı. Dudaklarını ağır ağır araladı ve tek bir kelime söyledi.
"Açıldı."
Sözcük dudaklarından çıkar çıkmaz ayna büyük bir gürültüyle patladı. Bir anda kendimi karanlık bir boşluğun içinde buldum. Düşüyordum. Aşağı, daha aşağı ve daha aşağı... Tam o sırada aşağıdan yükselen parlak bir ışık yüzüme çarptı. O kadar parlaktı ki kör olacağımı sandım.
Işığın içinde bir adam duruyordu. Yüzünü seçemiyordum ama altın sarısı saçları ışığın altında parlıyordu. Gözlerinde ise derin bir hüzün vardı. Bana bakıyordu; sanki beni tanıyormuş, uzun zaman önce kaybetmiş ve sonunda yeniden bulmuş gibiydi. Elini bana doğru uzattı.
"Arya," dedi. "Nihayet seni buldum."
Tam ona uzanacakken karanlık bir el bileğimi kavradı. Soğukluk tüm bedenime yayıldı. Arkamda başka bir adam belirdi. Siyah kanatları vardı. Kızıl gözleri karanlığın içinde parlıyor, yüzündeki gülümseme ise rahatsız edici derecede güzel görünüyordu.
"Benden önce davranma, Lucien."
Sonra gözleri bana döndü. O anda ciğerlerimdeki bütün hava çekilmiş gibi hissettim. İlk kez gerçek korkunun ne olduğunu anladım.
"Küçük yıldız," dedi. "Seni almak için cehennemin kapılarını bile yaktım."
İkisi de bana doğru yürümeye başladı ve ben çığlık atarak uyandım.
Her yerim ter içindeydi. Boğazım kurumuştu. Kalbim delirmiş gibi atıyordu. Odam karanlıktı. Yağmur hâlâ yağıyordu. Her şey normal görünüyordu. Bunun sadece bir kâbus olduğunu düşündüm.
Tam rahatladığımı sanıyordum ki pencerenin dışındaki adamı gördüm. Sokağın karşısında duruyordu.
Yüzünü seçemiyordum.
Ama o gözleri tanıyordum.
Karanlığın içinden kıpkırmızı parlıyorlardı
Bana bakıyorlardı