Sabah olduğunu gözlerimi açınca değil… içimdeki ağırlıkla anladım.
Bir an hiçbir şey hatırlamadım.
Tavana baktım sadece.
Sonra…
hepsi geri geldi.
Nefesim kesildi.
Bir anda doğrulamadım.
Kımıldamadım bile.
Sadece gözlerimi kapattım.
“Olmamış olsun…” diye geçirdim içimden.
Ama bu sefer… hiçbir şey geri alınmıyordu.
Başımı yana çevirdim.
Sena koltuğun köşesinde uyuyakalmıştı.
Üzerinde ince bir örtü vardı.
Ellerini karnının üzerinde birleştirmişti.
Karnı.
Gözlerim orada kaldı.
Bir süre.
“Babasız doğup büyüyecek…” diye fısıldadım.
Sesim o kadar kısıktı ki ben bile zor duydum.
Ayağa kalktım.
Yerler soğuktu.
Kapıyı açtım.
Koridordan sesler geliyordu.
“Yavaş konuşun…” dedi bir kadın sesi.
“Daha yeni…”
Cümleyi tamamlamadı.
Banyoya girdim.
Aynaya baktım.
Kendime benzemiyordum.
“Toparlan.” dedim kendime.
Ama nasıl toparlanılırdı… bilmiyordum.
Seda uyandığında bana baktı.
Uzun uzun.
“Gerçek mi?” dedi.
Cevap veremedim.
Sadece başımı salladım.
Gözleri doldu.
Ama ağlamadı.
Bu daha kötüydü.
Elimi tuttu.
“Ben…” dedi.
Devam edemedi.
“Yanındayım sena abla” dedim.
Ne kadar doğruydu bilmiyorum.
Ama başka bir şey diyemezdim.
Cenazeye gittiğimizde…
kalabalık vardı.
Sena’nın eli elimdeydi.
Hiç bırakmadı.
“Derin…” dedi biri.
Tanımadım.
Başımı salladım.
“Sağ olun.” dedim.
Aynı cümleler.
Aynı yüzler.
Hiçbiri anlamlı değildi.
Bir kadın Sena’ya sarıldı.
“Canım kızım…” dedi.
Sena gözlerini kapattı.
Ama ağlamadı.
Ben baktım sadece.
Tabuta bakmadım.
“Baksana…” dedi biri arkamdan.
“Son kez…”
Başımı daha da eğdim.
“Bakmak istemiyorum.” dedim.
Kısık.
Ama net.
Etrafıma baktım.
Babam yoktu.
Bir an içimde bir umut vardı.
Gelebilir diye.
Gelmedi.
Dudaklarımı sıktım.
“Tabii gelmez.” diye mırıldandım.
Sena duydu.
“Gelse ne değişecek?” dedi.
Cevap vermedim.
Çünkü haklıydı.
Ama yine de…
“En azından…” dedim.
Devam etmedim.
İçimden bir küfür geçti.
Lanet olsun.
Zaman geçmiyordu.
İnsanlar konuşuyordu.
Ama sesler birbirine karışıyordu.
Sonra fark ettim.
“Boran nerede?” diye geçirdim içimden.
Kaşlarım çatıldı.
Tekrar baktım etrafa.
Yoktu.
Gelmeyecek mi?
İçimde bir şey gerildi.
“Bu ne biçim iş…” diye fısıldadım.
Sena başını çevirdi.
“Ne oldu?”
“Hiç.” dedim.
Ama içimden devam ettim:
Arkadaşının cenazesine de geç kalmazsın.
Tam o sırada…
hareket oldu.
İnsanlar biraz kenara çekildi.
Başımı kaldırdım.
Boran.
Hızlı adımlarla geliyordu.
Yüzü sertti.
Sanki geç kaldığını o da biliyordu.
Bir an göz göze geldik.
Hiçbir şey söylemedik.
Ben hemen başka yere baktım.
İçimdeki o his…
daha da büyüdü.
Tabut indirildi.
O an…
her şey sustu.
Toprak sesi duyuldu.
“Allah rahmet eylesin…” dedi biri.
Kürek sesi…
toprağa çarpıyordu.
Her ses…
içime indi.
Sena’nın eli elimdeydi.
Ama ben tutamıyordum artık.
“Derin…” dedi.
“Dayanamıyorum.” dedim.
Sesim titredi.
Dizlerim boşaldı.
Olduğum yere çöktüm.
Nefes alamadım.
Sonra…
ağladım.
Gerçekten.
Seda da eğildi yanıma.
“Ben de…” dedi.
İkimiz de…
aynı anda parçalandık.
Yanımda birinin durduğunu hissettim.
Bakmadım.
Ama bildim.
Boran.
Hiçbir şey söylemedi.
Ama gitmedi.
Ve bu…
nedense daha da ağırdı.
O an anladım.
Bu sadece bir kayıp değildi.
Bir sondu.
Ve ben…
o sonun tam ortasındaydım.
Dönüş yolu…
beklediğimden daha sessizdi.
Kimse konuşmadı.
Sena başını cama yaslamıştı.
Gözleri açıktı ama bir şeye bakmıyordu.
Ben de bakmıyordum.
Sadece… duruyordum.
Eve girdiğimizde içeride bir sıcaklık vardı.
Ama o sıcaklık…
insanın içini ısıtan cinsten değildi.
Kapıdan girer girmez babaannem sedanın koluna girdi
“Gel kızım…” dedi Sena’ya sarılarak “Gel yavrum… dayan…”
Sena kendini bıraktı.
Gerçekten bıraktı.
“Ben… ben iyi değilim…” dedi.
“Biliyorum, biliyorum…” dedi babaannem, saçlarını okşayarak.
“Gel otur…”
Ben kapının yanında kaldım.
Ayakkabılarımı çıkarırken ellerim titriyordu.
İçeride birkaç kişi daha vardı.
Teyzeler.
Komşular.
Herkes kısık sesle konuşuyordu.
“Yazık…” dedi biri.
“Daha çok gençti…”
Kulaklarım duydu.
Ama beynim almadı.
Sena’yı koltuğa oturttular.
Başını geriye yasladı.
Gözlerini kapattı.
Babaannem hemen mutfağa geçti.
“Bir çorba koyayım, içsin…” dedi.
“İstemiyorum…” dedi Sena.
Ama sesi çok zayıftı.
Ben yanına oturdum.
“Elimi tutar mısın…” dedi.
Hiç düşünmeden tuttum.
Parmakları soğuktu.
“Midem bulanıyor…” dedi.
“Geçer…” dedim.
Ama geçmeyeceğini biliyordum.
Bir süre sonra sofraya geçtik.
Masada her şey vardı.
Ama kimse gerçekten yemek yemiyordu.
Babaannem yine de uğraşıyordu.
“Al biraz…” dedi bana.
“Sen de hiçbir şey yemedin.”
Başımı salladım.
“Yiyorum.”
Ama tadını almıyordum.
Sena tabağa bile bakmadı.
“Bir lokma ye kızım.” dedi babaannem
“Yiyemem…” dedi Sena.
“Bak bebeğe de lazım…”
Seda gözlerini kapattı.
“Gerçekten midem bulanıyor…” dedi.
Babaannem sustu.
Sadece başını okşadı.
“Tamam…” dedi.
“Zorlama kendini…”
Kapı çaldı.
Herkes bir an durdu.
Babaannem mutfaktan seslendi:
“Derin bak kızım!”
Kalktım.
Kapıyı açtım.
Boran.
Elinde bir poşet vardı.
Gözleri yorgundu.
“Derin…” dedi.
“Ne var?” dedim.
Sesim ne sertti ne yumuşak.
Sadece…
mesafeliydi.
Poşeti biraz kaldırdı.
“Emir’in eşyaları.”
Bir an gözlerimi kaçırdım.
“Tamam.” dedim.
Bir saniye sustuk.
Sonra:
“İçeri gel.” dedim.
Sanki söylemek zorundaymışım gibi.
Ayakkabılarını çıkardı.
İçeri geçti.
Babaannemin sesi duydu.
“Kim geldi?”
“Boran.” dedim.
“Gel oğlum gel!” dedi hemen.
“Gel yavrum, hoş geldin.”
Boran hafif başını eğdi.
“Hoş bulduk.”
“Gel otur, açsındır…”
“Yok, rahatsız etmeyeyim…”
“Olur mu öyle şey!” dedi babaannem
“Gel, gel.”
İtiraz etmedi.
Masaya geldi.
Seda başını kaldırdı.
Boran’a baktı.
Bir an…
gözleri doldu.
“Sen…” dedi.
Devam edemedi.
Boran başını hafifçe eğdi.
“Başın sağ olsun.” dedi.
Sena dudaklarını ısırdı.
“Sağol…” dedi.
Garipti.
Aynı acıyı paylaşan iki insan…
birbirine yabancıydı.
Boran oturdu.
Masada sessizlik oldu.
Babaannem boranın tabağına yemek koydu.
“Al oğlum…”
“Sağ olun.” dedi.
Sena bir anda kalktı.
Sandalye sertçe geriye kaydı.
“Ben… kusucam…”
Hemen ağzını kapattı.
Babaannem panikledi.
“Ay kızım dur!”
Koluna girdi.
“Gel banyoya…”
Sena yürürken sendeledi.
Refleksle ayağa kalktım.
Ama Boran daha hızlı davrandı.
Bir adım attı.
Sonra durdu.
Sanki dokunmaya hakkı yokmuş gibi.
Ben Sena’nın diğer koluna girdim.
Birlikte götürdük.
Kapı kapandı.
İçeriden su sesi geldi.
Babaannem:
“Biraz iyi olur şimdi…” dedi.
Ben kapının önünde kaldım.
Boran da birkaç adım geride duruyordu.
İkimiz de konuşmadık.
Bir süre sonra Sena’nın sesi geldi:
“Ben iyiyim…”
Ama değildi.
Salona döndüğümüzde…
masa aynıydı.
Ama hiçbir şey aynı değildi.
Boran hâlâ oradaydı.
Poşet masanın kenarındaydı.
Gözüm ona takıldı.
“Ona…” dedim.
Sesim kısıktı.
“Sonra bakarım.”
Başını salladı.
“Tamam.”
Yine sessizlik.
Ama bu sefer…
daha ağırdı.
O an şunu fark ettim.
Ev doluydu.
İnsan vardı.
Ses vardı.
Ama içimde…
hiçbir şey yoktu.
Ve bu…
en kötüsüydü.