Küçük, sarı saçlı, gök mavi gözlere sahip bir kız çocuğu büyü kazanının etrafında dört dönüyordu.
Efsun, büyü kazanına bir oyuncakmış gibi bakarken aslına kazan veya içindeki o garip şey ilgisini çekmiyordu sadece yasak olması onu cezbediyordu. Bu sırada yaklaşık beşinci kez duyduğu kızgın sesle kaşları çatıldı. Bu haliyle asil bir kraliçeden çok hırçın bir korsanı andırıyordu. “Efsun! Kaç kere dedim sana oradan uzak dur diye”
Efsun minik ellerini beline koyarak sese doğru döndü. “Ve sende her defasında bana güvenmeyi seçtin öyle mi?”
Büyücü kadın onların krallık yanlısı akrabalarındandı. Ailesiyle birlikte saraya benzer şatoda ne aradıkları hakkında ise en ufak bilgisi yoktu. Tek bildiği bu kadının tam bir aptal olduğuydu. Halkın fakir kısmı bu kadar zor geçinip bir bayat ekmek uğruna canlarından olurken bu kadının nasıl hala krallığı savunduğunu anlayamıyor, bunu aptallığına yormaya çalışıyordu lakin çoğu çocuktan daha kıvrak bir zekaya sahip olduğu için diğer ihtimalleri düşünmeden edemiyordu. Ama zamanla bu konuya kafa yormayı bırakmış onun yerine bu kadınla uğraşmaya başlamıştı.
Ailesi yokluk içindeyken bu kadın krallık yanlısı diye sarayda yaşayamazdı! Bu adil değildi.
Büyücü kadın bezmiş bir halde “Efsun!” dedi tehdit edercesine.
Efsun ise onu kaale almadan gözlerini devirerek arkasını döndü ve tekrar kazanın etrafında dönmeye başladı. “Evet adım Efsun, doğru”
Büyücü kadın saatlerdir bu baş belası küçük kıza bakıyordu ve artık sinirden renk değiştirmeye başlamıştı. “Efsun, uzaklaş oradan dedim sana!”
Efsun istifini bozmadan “Küçük bir çocuğa nasıl bu kadar güveniyorsun anlamıyorum” dedi “Senin yerinde olsam bir aptal gibi defalarca birine inanmak yerine şu…” iğrenircesine yüzünü buruşturdu. “Şu şeyi artık her neyse, gider başka yer koyardım”
Büyücü kadın hırsla kızın kolunu tutarak çekiştirdi. “Sen bana ne hakla hakaret ediyorsun be. Sen kim oluyorsun!”
Efsun acıyan koluna bakarken “Ah, pekala” diye mırıldandı ciddiyetle “Kolumu bırakmalısın aksi takdirde senin için iyi şeyler olmayacak”
Büyücü sinirden gülerek “Bir çocuk neyine güvenerek beni tehdit edebiliyor anlamıyorum” dedi bu sırada sinirden kıpkırmızı olmuştu. Sıradan bir çocuğun ona patronluk taslaması gururunu incitiyordu.
Efsun, bu aşağılama karşısında sinirlenmeye başladığını hissetti ardından gür bir çığlık atarak kendini yerden yere atmaya başladı. Bu sırada ise hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. Büyücü bu hareketi karşısında elini ateşe değmiş gibi hızla çekti ve afallayarak sertçe yutkundu. Şok içinde adımları gerilerken kısa sürede herkes orada toplandı. Efsun ağlayarak parmağıyla büyücüyü işaret etti. “O” dedi hıçkırarak “O bana vurdu”
Kalabalık şok içinde kadına bakmaya başladığında büyücü hızla “Yalan söylüyor” diye atladı lakin Efsun öyle bir ağlıyordu ki kimse bir çocuğun böyle bir plan yaptığını tahmin edemezdi. Efsun hıçkırıklar içinde kızaran kolunu uzattı. “Beni önce kolumdan tutup savurdu” kalabalık dehşetle bir Efsun’a bir büyücüye bakmaya başladı. “Sonra bağırarak bana saldırmaya kalktı eğer çığlık atmasaydım başarılı olacaktı da” sözlerinden sonra ağlaması şiddetlendi. Bu sıradaysa Kraliçe çatık kaşlarla yanlarına geldi. “Bu doğru mu, Büyücü?”
Büyücü hızla başını iki yana sallasa da Kraliçe itibarını sarsıp böyle biriyi sarayda tutuyor dedirtemezdi. “Muhafızlar!” diye haykırdı “Alın götürün şunu!” ardından göğsünü kabartarak “Hapse atılacak!” diye ekledi.
Sonralarda büyücünün yalan söylüyor haykırışları sarayı doldurdu…
Günümüz
Efsun’dan
Gözlerim yarı baygın bir şekilde açılıp kapanırken bir arenayı andıran, filmlerden fırlamış yuvarlak hücrelerden birindeydim. Karnımın gurultusu kulaklarıma ulaştığında derin bir nefes aldım. Sahi kaç gündür açtım, Bir? İki? Üç?
Bu sayı üç olmalıydı lakin o lanet kraliçenin koruyucularla arası iyi diye adaletsizlik yapıyorlardı!
Halk bu sayıyı üç biliyordu! Ama neden üç günde bir verilmiyordu yemeğim. Tamam, pekala Kraliçe benden nefret ediyordu bunun da etkisi olabilirdi. Ölmemi istiyorlardı, ölse de kurtulsak diyorlardı. Çok beklerlerdi. Onlara bunun bedelini ödetmeden ölmeyi düşünmüyordum.
Derin, bıkkın bir nefes aldığımda başım sert zemin yaslıydı.
“Yoruldun mu yoksa, Efsun?” karşıdan gelen alayı sese kaşlarım çatılmış bir şekilde ters bir bakış attım. “Kes sesini, Okan. Şu an kimseyi çekecek durumda değilim”
Güldü “Yine ne oldu?”
Ofladım “Üç günü geçti yemek yemeyeli. Bunlar galiba gerçekten öldürecek beni ya”
Gözlerini kısarak ciddi bir ifadeye büründü. “Sahiden üç gün bile aç kalmak imkansızken nasıl daha fazlasına göz yumabilirler?”
“Ölmemi istiyorlar, Okan. Lanetin gücünü bilmedikleri için işlerini şansa bırakmak istemiyorlar. “ sinirden gülerken buldum kendimi “Tabii o lanetin gücü o kadar çok olsaydı şimdiye kaçmıştım buradan”
“O lanetin gücünden haberin yok galiba senin” dedi hayretler içinde “O lanet gerektiğinde gücünü ortaya çıkarır ama bunu görmüyor olamazsın. Gökyüzü tarafından lanetlenmiş tek kişisin”
Abartılı bir şekilde gözlerimi devirdim. “Lanet iyi bir şey değildir, bunu sende iyi biliyorsun”
Kaşları çatılan Okan derin bir nefes alarak “Her lanetin bir amacı vardır, Efsun. Sen gökyüzünün seçilmiş kişisisin” dedi fakat şu an bu umurumda olan son şeydi. Bugünde yemek vermezlerse gerçekten ölecektim, dakikalar geçtikçe durumun ciddiyetini daha iyi anlıyordum ve anladığım bu durum sanki içimdeki bir şeyleri uyandırıyordu. Korkutucu bir şeyi. Yutkunurken hücrelerin önünden geçen koruyucuya “Hey” diye bağırdım “Bana yemek vermek zorundasınız, bu kadarı yasalara aykırı”
Koruyucu beni umursamadan alayla güldü. “Kraliçe ölmeni istiyor, lanetli.”
Kaşlarım çatılırken. “Yemek vermek zorundasınız!” diye yineledim fakat kimse beni kaale almıyordu. Aklımı yitirecektim. Göz göre göre öldüreceklerdi beni!
Nefes alışlarım hızlanırken neden bana diğer lanetlilerden farklı davranıyorlardı emin değildim. Gökyüzü tarafından lanetlenen ilk ve tek kişi olmam iyi değildi lakin neden benden bu kadar korkuyorlardı anlamıyordum. Evrende herkesin sihri vardı zaten sadece krallık bunu bir büyü kalkanıyla engelleyerek sadece soyluların sihir yapmasını sağlamıştı. Sihrim bile yokken neden sıradan bir lanetliden korkarlar ki? Lanetliler kendi kendini yiyip bitirir zaten. Normal bir yaşama sahip olamayan lanetliler doğuştan mahkumdur zaten. Neden o kadar kişi arasında bana takmışlardı? Kesinlikle bilmediğim şeyler dönüyordu ve bu bilmediğim şeyler yüzünden ölecek olmam beni çıldırtıyordu.
Burada ölümü beklemeyecektim!
Benden bu kadar korkuyorlarsa korkmaları için gerçek bir sebep vermeliydim değil mi?
Hayatımın iki senesini burada boşu boşuna işkenceler görerek geçirmiş, aşağılanmıştım. Elbet intikam alacaktım lakin bunun için neden çıkmayı bekliyordum ki? Burayı ayaklandıracaktım. Koruyucular ne yapabilirdi ki? Öldürürler miydi? Kendi kendime güldüm. Zaten ölecek birini onlar öldürsün çok mu.
Bunu onların yanlarına bırakmayacaktım.
Lanetliden değil Korsan Efsun Akay’dan da korkmayı öğreneceklerdi.
İçimde hissettiğim bu garip şey neydi en ufak fikrim yoktu fakat ona sımsıkı tutundum. Ne olduğu umurumda değildi bana güç veriyordu. Bayılmak üzere olan zihnime fikirler sunuyor, her bir kemiği sızlayan bedenimi ayağa kalkması için teşvik ediyordu. Mavi gözlerim bir girdaba dönerken ne ara ayağa kalktım hiçbir fikrim yoktu. Dilim benden izin almadan haykırarak kelimler sıralamaya başladı, açıkçası bundan şikayetçi değildim. “Mahkumlar! Sıkılmadınız mı bu saçma düzenden? Onların kafalarına göre hareket ederek alay ettikleri şeyler bizim hayatımız! Tek bir ayaklanmayla burayı onların başına yıkabiliriz! Hadi onlara kimin daha üstün olduğunu kanıtlayalım!”
Kurtuluş nidalarımı destekleyen ilk kişi Yale oldu. Siyah saçlarını geriye atarak demirleri sarsıyordu. “Hadi” diye yineledi benim sözlerimi “Onlara kimin daha üstün olduğunu gösterelim!”
Yale’den sonra bir diğer katılanda Okan oldu. Öyle bir haykırıyordu ki kulaklarımın sızladığını hissettim.
O ikisinden sonra işler karıştı. Her hücreden farklı haykırışlar gelirken koruyuculardan biri beni demirliklerden geriye doğru itmeye ve elektirik vermeye kalkıştı fakat gözlerime bakınca her ne gördüyse yutkunarak geriledi. Bense bu korkuyu zevkle izledim.
Bedenim benden habersiz hareket etmeye başladığında mavilerim her gördüğü kişi korkutuyordu.
Haykırış nidaları, parçalamaya çalışan demirler ve koruyuculara saldıran muhafızlar. Etrafı zevkten dört köşe olarak izlerken önümden geçen bir koruyucuyu insan üstü bir çeviklikle yakalayıp bileğini büktüm. Koruyucu acı içinde inlerken zaman kaybetmeden belindeki silahı ve anahtarları aldım. Silahı zaman kaybetmeden koruyucunun şakağına yasladım. Koruyucunun gözleri korkuyla büyürken bir an bile düşünmeden tetiğe bastım. Burada öğrendiğim bir diğer şeyse sana acımayana acımaman gerektiğiydi.
Bu koruyucu hayatımla alay edendi.
İfadesiz bir şekilde anahtarlarla hücrenin kapısını açtım sonraysa koruyucunun şapkasını hızla saçlarımı geçirdim ve üstüne kanlar sıçrayan ceketi, koruyucunun cebinden bulduğum bir ıslak mendille sildim. Hızla ceketi de üstüme geçirdiğimde yapmam gereken tek şey bir lanetliyle karşı karşıya gelmeye bile korkan koruyucuların arasından onlardan biri gibi gözükerek kargaşanın arasından kolayca sıyrılmak oldu….