İçeriğe geç

ARADAKİ

Bölüm 1 · 12 dk okuma

ARADAKİ

Bölüm 1

1

Yağmurlu hava şans demekti, en azından Cove buna inanıyordu. Mis gibi yağmurla ıslanmış toprağın kokusunu tüm gücüyle içine çekti, usulca kapattığı gözlerini verdiği nefesle beraber açtı. Yağmur yeni dinmişti; bahçedeki çimenlerin üzerinde küçük su damlaları birikmiş, ağaçların yapraklarından hâlâ aralıklarla birkaç damla toprağa düşüyordu. Hava serindi ve her yer, yağmurun ardından gelen o ağır toprak kokusuyla doluydu. Cove bir süre öylece durup bahçesine baktı. Yakında bu manzarayı her sabah göremeyecek olmak, nedense düşündüğünden daha fazla canını sıkıyordu. Birkaç hafta sonra üniversite için bu şehirden ayrılacak, hayatının büyük bir kısmını geçirdiği bu evden ve alıştığı her şeyden uzaklaşacaktı. Bunun güzel bir şey olması gerekiyordu. Yeni bir hayat, yeni insanlar, yeni bir şehir… Yine de içinde tarif etmekte zorlandığı bir huzursuzluk vardı. Sanki gitmek istemediğinden değil de, giderken ardında bırakacağı şeylerin ağırlığını henüz tam olarak hesaplayamadığından korkuyordu.

Sımsıkı sarıldığı çiçek saksısına bir kez daha baktı. Kaçırılmış ne çok an vardı şu insan hayatında, diye düşündü. Oldukça melankolik bir gündü Cove için. Mutlu hissetmeye çalışıyordu ama özlem ve korku, dün geceden beri istenmeyen misafirler gibi zihninin kapısını durmadan yokluyordu. Büyükannesini kaybetmesinin üzerinden çok uzun zaman geçmemişti ve bazı günler onun yokluğu diğerlerinden daha ağır geliyordu. Üstelik şimdi evden de ayrılacaktı. Annesini, babasını, çocukluğunun geçtiği odaları, bahçeyi, bu evin her köşesinde biriktirdiği küçük anıları ve elbette Charlie’yi geride bırakacaktı. İnsan bazı şeylere alıştığını sanıyordu, ta ki onları kaybetme ihtimali ortaya çıkana kadar. Cove’un içindeki sıkıntının sebebi belki de buydu. Belki de yeni bir başlangıç yapmanın heyecanı ile geride bırakacaklarının hüznü birbirine karışmıştı.

Elindeki saksıya biraz daha sıkı sarıldı. Bu, büyükannesinden kalan en güzel hatıraydı. Büyükannesi öldükten sonra Cove’un ondan yanında tutabildiği birkaç şeyden biri olmuştu bu bitki. Büyükannesinin ellerini, ona çiçeğin bakımını anlatırkenki sesini ve her defasında aynı uyarıyı yapışını hatırladı. Ona gözün gibi bak, derdi. Cove o zamanlar bu kadar küçük bir şeyin neden bu kadar önemli olduğunu anlamazdı. Şimdi ise saksıyı elinde tutarken büyükannesinin ellerinin sıcaklığını bile hatırladığını sanıyordu. Eğilip bitkiyi kokladı. Yağmurun nemiyle karışan hafif kokuyu içine çekti ve gözlerini bir anlığına kapattı. “Zaman ne tuhaf şey,” diye fısıldadı.

Gözünden bir damla yaş yanağına bir buse kondurarak usulca yüzünde gezindi. Cove, gözyaşının yüzünde oluşturduğu soğuk ve yumuşak hisse dalıp gitti. Elini kaldırıp silmek için bile acele etmedi. Aklından aynı anda çok fazla şey geçiyordu. Üniversiteye gidecekti. Yeni bir eve, yeni bir şehre alışacaktı. Annesinin sesini her sabah duymayacak, babasının evin içinde dolaşırken çıkardığı sesleri işitmeyecekti. Bu bahçeyi, yağmurdan sonra toprağın kokusunu ve elma ağacının altında geçirdiği saatleri özleyecekti. Charlie’yi ise ne kadar özleyeceğini düşünmek bile istemiyordu. Tam o sırada çok önemli bir vedayı unuttuğunu fark etti.

Bir anda doğruldu. Elindeki saksıyı aceleyle mutfak masasının üzerine bıraktı ve dolaptan biraz mama aldı. Bu mama, en büyük sırdaşı, biricik kedisi Charlie’nin en sevdiğiydi. Cove ona hep “Biriciğim” diye seslenirdi. Charlie’nin onu anlayıp anlamadığını hiçbir zaman bilemezdi ama bu ismi söylediğinde kedinin kulaklarını dikmesi, ardından kuyruğunu havaya kaldırarak yanına gelmesi Cove’a yeterdi. Birkaç hafta sonra şehirden ayrıldığında Charlie’nin onu kapının önünde beklemeyeceğini düşünmek bile içini burkuyordu. Bu yüzden bugün, ne kadar geç olursa olsun, onu görmeden günü bitirmek istemedi.

Evin kapısını açıp bahçeye çıktı. Yağmurun ardından bahçenin her zamankinden daha sessiz olduğunu fark etti. Islak zemine basarken ayakkabılarının altında çıkan hafif ses dışında hiçbir şey duyulmuyordu. Ağaçların yapraklarından düşen su damlaları, uzaktan gelen belirsiz bir kuş sesi ve rüzgârın çimenlerin arasında dolaşırken çıkardığı hışırtı… Cove etrafına bakındı. Sonra ellerini ağzının iki yanına götürüp seslendi. “Biriciğim, nerdesin?” Sesi bahçede usulca yankılandı. Cevap gelmedi. Birkaç saniye daha bekledi. Sonra uzaklardan bir yerlerden, ıslak zemine değen minik pati seslerini duydu. Cove’un yüzünde hafif bir gülümseme belirdi. Sesin geldiği yöne doğru yürümeye başladı. Yürürken elindeki mama poşetini sallıyor, çıkardığı hışırtıyla Biriciğinin onu bulmasına yardım etmeye çalışıyordu. Biraz daha yürüdükten sonra güzel elma ağacının altında Charlie’yle denk geldiler.

Cove yavaşça yere eğildi. Charlie onu görür görmez Cove’un bacaklarının arasında dolaşmaya başladı. Kuyruğu, tüm bedeni Cove’un bacaklarına temas ediyor, küçük bedeni her zamanki gibi ona sürtünüyordu. Bu onun selam verme şekliydi. Cove gülümsedi. Birkaç saniyeliğine içindeki bütün o ağırlık kaybolmuş gibiydi. Mama poşetini elma ağacının dibine bıraktı ve yavaşça Charlie’nin başını okşadı. Parmaklarını kedinin kulaklarının arkasında gezdirdi, sonra sırtına doğru indirdi. “Ah Charlie,” dedi, sesi farkında olmadan yumuşamıştı. “Seni o kadar çok özleyeceğim ki…” Charlie, Cove’un bacağına biraz daha sokuldu. Cove gülümsedi ve onu okşamaya devam etti. “Beni unutma, tamam mı Biriciğim?” diye fısıldadı. Bunu söylerken kendisine bile tuhaf geldi. İnsan bir kediye böyle bir şey söyler miydi? Belki de söyleyebilirdi. Charlie, Cove’un hayatındaki pek çok insandan daha uzun zamandır yanındaydı.

Birkaç saniye sonra Charlie mırıldanmaya başladı. Cove bu sesi duyunca gözlerini kapattı ve elini kedinin sırtında gezdirmeye devam etti. Mırıltı, yağmurun ardından çöken sessizliğin içinde garip biçimde huzur vericiydi. Cove bir anlığına gerçekten her şeyin yoluna gireceğine inandı. Yeni şehre alışacaktı, yeni arkadaşlar edinecekti, annesi ve babası onu özleyecekti ama her şey bir şekilde devam edecekti. Büyükannesinin yokluğuna da zamanla alışacaktı. Belki insan hayatı böyleydi. İnsan bazı şeyleri kaybediyor, bazı şeyleri geride bırakıyor ve yine de yürümeye devam ediyordu.

Sonra Charlie’nin mırıltısı değişti.

Cove önce bunu fark etmedi. Elini kedinin bedeninde gezdirmeye devam etti. Fakat birkaç saniye sonra ses daha derin bir tona dönüştü. Mırıltı giderek boğuklaştı ve sonunda tuhaf bir hırıltıyı andırmaya başladı. Cove’un eli Charlie’nin sırtında yavaşladı. Başını hafifçe eğip kedisine baktı. “Ne oldu?” diye fısıldadı. Charlie cevap vermedi. Kedi hâlâ Cove’un yanında duruyordu ama bedeni hafifçe titriyordu. İlk başta çok hafifti bu titreme; Cove neredeyse fark etmeyecekti. Fakat birkaç saniye sonra daha belirgin hâle geldi. Hırıltı da güçleniyordu. Ses artık Charlie’nin normalde çıkardığı hiçbir sese benzemiyordu. Daha kalın, daha boğuk ve nedense Cove’un içine işleyen bir tınısı vardı.

Cove bir an için elini çekmeyi düşündü ama çekmedi. Charlie bazen böyle oyunlar oynardı. Belki de yine bir şeylere sinirlenmişti. “Tamam, tamam,” dedi hafifçe gülerek. “Ne yapıyorsun sen?” Fakat gülümsemesi kısa sürdü. Charlie’nin titremesi artıyordu. Tüylerinin altında kaslarının gerildiğini hissedebiliyordu. Cove yavaşça doğruldu ve kedinin yüzüne baktı. “Charlie?” Kedi başını kaldırdı. Göz göze geldiler. Cove, o an Charlie’nin bakışlarında anlam veremediği bir şey olduğunu düşündü. Belki korkuyordu. Belki canı acıyordu. İçinde küçük, rahatsız edici bir his belirdi. Sanki Charlie’nin baktığı yerde kendisinin göremediği bir şey vardı.

Cove istemsizce arkasına baktı.

Elma ağacı, bahçenin diğer tarafındaki ev ve yağmurdan ıslanmış çimenlerden başka hiçbir şey yoktu.

Tekrar Charlie’ye döndü. Kedi hâlâ ona bakıyordu.

“Ne oldu sana, Biriciğim?”

Cove’un sesi bu kez daha temkinliydi. İçindeki huzursuzluk büyümeye başlamıştı ama Charlie’ye bir şey olduğunu düşünmek istemiyordu. Belki hastaydı. Belki bir yeri ağrıyordu. Belki de sadece korkmuştu. Onu sakinleştirmek için yavaşça eğildi ve bedeninden tutup kucağına almak istedi. Tam Charlie’yi kavradığı sırada kedi bir anda hareket etti.

Dişlerini Cove’un sol bileğine geçirdi.

Cove’un ağzından acıyla karışık bir çığlık çıktı. Bu Charlie’nin daha önce hiç yapmadığı kadar güçlü bir ısırıktı. Cove, kedinin dişlerinin derisinin altından kemiğine kadar ulaştığını hissetti. Acı, bileğinden koluna doğru keskin bir çizgi hâlinde yayıldı. “Charlie! Bırak!” diye bağırdı. Kolunu çekmeye çalıştı ama kedi bırakmıyordu. Birkaç saniye boyunca ne yapacağını bilemeden debelendi. Can havliyle Charlie’yi bedeninden kavradı ve bütün gücüyle ağacın diğer tarafına fırlattı.

Kedi ıslak zemine düştü.

Cove hemen geriye çekildi. Sol bileğini diğer eliyle kavradı ve birkaç saniye boyunca sadece nefes almaya çalıştı. Kalbi göğsünün içinde deli gibi çarpıyordu. Bileğindeki acı bütün bedenini sızlatıyordu. “Charlie…” diye fısıldadı. Kedi yerde hareketsizdi. Cove, onu fazla sert fırlatmış olabileceğini düşündü ve içindeki korkuya rağmen bir adım atmak istedi. Tam o sırada Charlie aniden ayağa kalktı.

Cove olduğu yerde durdu.

Charlie kaçmadı.

Kedi sadece ona baktı.

Öylece, dimdik duruyor ve Cove’un gözlerinin içine bakıyordu. Bakışlarında daha önce hiç görmediği sert, keskin bir anlam vardı. Cove bir anlığına kedisinin ona kızgın olduğunu düşündü. Sonra bu düşünce bile anlamsız geldi. Charlie’nin yüzünde kızgınlıktan çok başka bir şey vardı. Sanki bir şey anlatmak istercesine bakıyordu. Sanki Cove’un anlamadığı bir şeyi ona anlatmaya çalışıyordu. Cove ne kadar baktıysa, o bakıştan o kadar rahatsız oldu.

“Biriciğim?”

Cove çok korkmuştu. Bileğinin acısı hâlâ bütün vücudunu sızlatıyordu ama birkaç saniye sonra ağrının biçimi değişmeye başladı. Önce sol elinde hafif bir uyuşma hissetti. Ardından bu his bileğinden koluna doğru ilerledi. Parmaklarını oynatmak istedi; oynatabiliyordu ama sanki eli kendisine ait değilmiş gibi hissediyordu. Cove’un yüzü gerildi. Birkaç saniye sonra sol gözünün çevresinde de benzer bir uyuşma başladı. Görüşünün kenarında kısa bir kararma oldu. Cove gözlerini birkaç kez kırpıştırdı.

“Ne oluyor?”

Korku bu kez daha gerçekti.

Fakat kendisi için korktuğu kadar biricik kedisi için de korkuyordu. Charlie’ye ne olmuştu? Neden bir anda böyle davranmıştı? Onu daha önce hiç böyle görmemişti. Cove bir anlığına kendi acısını unuttu ve Charlie’ye doğru bir adım attı. Kedi hâlâ ona dimdik bakıyordu. Cove bir adım daha attı.

“Tamam,” dedi yavaşça. “Korkma. Gel buraya.”

Charlie kıpırdamadı.

Cove elini ona doğru uzattı. “Biriciğim, sana bir şey yapmayacağım.”

Bir süre hiçbir şey olmadı. Yağmurun ardından bahçeye çöken sessizlik ikisinin arasına girmişti. Cove, Charlie’nin gözlerini kendisininkilerden ayırmadığını fark etti. O an, kedisinin neden böyle davrandığını anlamaya her zamankinden daha çok ihtiyacı vardı. Belki de Charlie hastaydı. Belki de bir şeyden korkmuştu. Cove’un aklına gelen hiçbir ihtimal mantıklı değildi.

Sonra Charlie bir anda hareket etti.

Büyük bir hamleyle, tüm gücüyle koşarak uzaklaştı.

“Hey! Nereye gidiyorsun?”

Cove arkasından bir adım attı. Charlie çoktan bahçenin diğer tarafına doğru koşuyordu. Islak çimenleri yararak ilerledi, elma ağacının gölgesinden çıktı ve birkaç saniye içinde bahçe duvarına ulaştı. Cove’un sesi yeniden yükseldi.

“Charlie!”

Kedi bir an bile durmadan duvara sıçradı ve diğer tarafa atladı. Sonra gözden kayboldu.

Cove olduğu yerde kaldı.

Ne olduğunu hâlâ anlayamıyordu. Birkaç saniye boyunca duvarın arkasına bakıp Charlie’nin geri dönmesini bekledi. Gelmedi. Cove’un sol bileğindeki ağrı giderek şiddetleniyor, kolundaki uyuşukluk ağırlaşıyordu. Sol gözündeki tuhaf his de artmıştı. Başının içinde bir ağrı oluşmaya başladı. Önce hafifti. Sonra giderek derinleşti. Birkaç saniye içinde bütün kafatasını içeriden iten korkunç bir basınca dönüştü.

Cove elini başına götürdü.

“Ah…”

Nefesi sıklaştı. Zemin hareket ediyor gibi hissediyordu. Bir an için ayaklarının altındaki toprağın gerçekten sallandığını düşündü. Gözlerini kapatıp yeniden açtı. Evin duvarları gözlerinin önünde hafifçe dalgalanıyordu. Cove birkaç kez gözlerini kırpıştırdı. Başındaki basınç daha da arttı.

Bir iki adım ileride bahçe sandalyesi duruyordu.

Oraya oturması gerektiğini düşündü.

Sadece birkaç adım.

Cove kendini toparlamaya çalışarak bir adım attı. Başındaki ağrı bir anda dayanılmaz bir hâle geldi. Vücudunun içinden geçen bir elektrik akımı gibi bütün kasları kasıldı. Elleri titremeye başladı. Ardından titreme kollarına, omuzlarına ve göğsüne yayıldı. Cove nefes almaya çalıştı ama ciğerleri sanki yeterince hava almıyordu. Sol kolu ağırlaşmış, sol gözü neredeyse tamamen uyuşmuştu.

“Bir dakika…”

Kendi sesini bile güçlükle duydu.

Bir adım daha atmaya çalıştı.

Bacakları onu taşımadı.

Cove’un başındaki basınç son bir kez şiddetlendi. Görüşü karardı, kulaklarının içinde uğultuya benzer bir ses yükseldi. Vücudu kontrolsüzce titremeye devam ederken dizlerinin bağı çözüldü. Cove yere düşmemek için elini uzattı ama parmakları hiçbir şeyi yakalayamadı.

Ve bir anda yere yığıldı.

Cove gözlerini açtığında ilk hissettiği şey sessizlik oldu.

Ne başındaki ağrıyı ne de bedenini yere düşüren o korkunç basıncı hissediyordu. Birkaç saniye boyunca hiçbir şey anlamadı. Gözlerini kırpıştırdı ve etrafına baktı. Bahçe hâlâ oradaydı. Elma ağacı, evin duvarları, yağmurdan ıslanmış çimenler… Her şey olması gerektiği yerdeydi. Fakat bir tuhaflık vardı. Bunu hemen açıklayamıyordu. Sanki bütün dünya, görünmez bir şey tarafından hafifçe bastırılmıştı. Hava ağırdı. Sessizlik normalden daha yoğundu. Cove kendi nefesini bile duyamıyordu. Biraz önce bedeninde hissettiği basınç hâlâ devam ediyordu ama kendisini bir o kadar da hafif hissediyordu.

Olduğu yerden seslendi

“Anne?”

Sesi çıkmadı.

Cove boğazını temizledi ve yeniden denedi.

“Anne?”

Yine hiçbir şey.

O anda evine baktı. Kapı hâlâ açıktı. Birkaç dakika önce oradan çıkmış, Charlie’yi aramak için bahçeye gelmişti. Sonra ne olmuştu? Charlie onu ısırmış, kaçmış, başı dönmüş ve… Cove kaşlarını çattı. Sonrasını hatırlayamıyordu.

Ortamın tuhaf yoğunluğunu anlamaya çalışıyordu. Aklına yere düştüğü gelince panikledi, başını vurup ciddi yaralanmış olabileceğinden korktu. Bu hissiyatın sebebi bu olabilirdi. tekrar seslendi.

“Anne!”

Ve bir anda gözlerinin önünden bir karartı geçti.

Cove irkilerek başını çevirdi. İlk anda bunun yalnızca gözünün önünden geçen bir gölge olduğunu düşündü. Fakat karartı geri döndü. Havada süzülen koyu bir leke gibi bahçenin içinde hareket ediyordu. Cove gözlerini ondan ayırmamaya çalıştı.

Karartı bir süre sonra evin önünde durdu.

Cove ne olduğunu anlamaya çalıştı.

Karartı evin önünde yavaşça durdu ve sanki bedenlenmeye başladı. Fazlasıyla tuhaf ve rahatsız edici bir şekle büründü. Yüzünde olması gereken yerlerde göz kapakları vardı ama göz kapaklarının ardında olması gereken gözler yoku. Sadece boş, karanlık çukurlar... Ağzı ise yüzünün üzerinde ince bir çizgiden ibaretti.

Cove buna anlam veremiyordu, gördüğü şeyleri tanımlayamıyordu…dehşete kapılmıştı. Geriye doğru bir adım atmak istedi.

Atamadı.

Varlığı uzaktan izlemek tarif edilemeyecek kadar tuhaf ve mide bulandırıcı bir his yaratıyordu.

“Bu nasıl bir kabus böyle” diye fısıldadı.

Bu sefer sesi çıkmıştı.

Varlık aniden en başını Cove’a doğru çevirdi. Onu duymuştu. O bakış Cove’un tüm vücudunu soğuk bir ürperti gibi sardı. “Uyanmak istiyorum.” diye bağırdı Cove, tüm bedeniyle çırpınmaya başladı, koşup gitmek istiyordu ama yapamadı bedeni adeta olduğu yere çivilenmişti. Çirkin varlık bir elini kaldırdı ve işaret parmağını dudaklarının üzerine götürüp Cove’a uzaktan sus işareti yaptı.

Cove’un gözleri varlığı takip etti. Varlık evin içine doğru ilerleri ve gözden kayboldu. Evden hiçbir ses gelmedi. Ne bir ayak sesi, ne bir eşyanın hareketi, ne bir kapının kapanma sesi… Hiçbir şey. Cove açık kapıya bakıyordu. Varlığın içeride olduğunu biliyordu ama nereye gittiğini göremiyordu. Evin içi görüş alanının dışındaydı ve hâlâ hareket edemiyordu. Sessizlik giderek ağırlaşıyordu.

Cove daha fazla dayanamayacağını hissediyordu göğsü sıkışıyor nefes almakta zorlanıyordu. Sanki birisi göğüs kafesine ellerini geçirmiş de ciğerlerini parçalarcasına sıkıyormuş gibi hissediyordu.

“Uyanmak istiyorum!” bağırdı.

Ellerini kaldırmaya çalıştı. Kolları kıpırdamadı. Başını çevirmek istedi ama boynu bile hareket etmiyordu. Bütün gücüyle geriye doğru çekilmeye çalıştı fakat bedeni olduğu yerde sabitlenmiş gibiydi.

Kaçamayacağını bilmek korkuyu bambaşka bir şeye dönüştürmüştü.

Tam o sırada sağ omzunun hemen arkasında bir şey belirdi.

Varlığın yüzü, Cove’un sağ omzunun arkasından yavaşça Cove’un bedeninin ön tarafına doğru uzuyordu. O kadar yakındı ki Cove ilk anda yüzün yalnızca bir kısmını görebildi. Sonra yüz biraz daha uzandı. Cove’un nefesi kesildi. Varlığın yüzü omzunun üzerinden Cove’a doğru yaklaşmaya devam etti. İncecik ağız ve boş göz çukurları daha belirgin hâle geldi. Biraz daha yaklaştı. Cove gözlerini kapatmak istedi ama kapatamadı. Biraz daha… Artık yüzü Cove’un yüzünün hemen önündeydi. Aralarında neredeyse hiç mesafe kalmamıştı. Cove ağlamaya başladı. Varlığın çirkin dudakları usulca yukarı doğru büküldü, şeytani küçük bir gülümse belirdi. Cove artık nefes alamıyor, hiçbir şey düşünemiyor, hissettiği korkuyu tarif edemiyordu. Kalbinin şiddetli çarpıntısı neredeyse tüm bahçede hissediliyordu, Cove artık dayanamadı ve gözlerini açtı.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.