Ben Viktor Haruki. Paranormal olaylarla ilgilenen bir özel dedektifim.
İşim, çoğunlukla kendi çapında büyücülük oynamaya çalışan bazı zavallıların yaptığı kara büyüleri temizlemekle geçiyor. Yani anlayacağınız, sıradan, tekrar eden, sıkıcı işler...
Ta ki geçen aya kadar.
Hayatımda her şeyin değişeceği o bir ayın başladığını nereden bilebilirdim?
20 Nisan – Saat 14:00
Yataktan fırlamamı sağlayan şey, otuz ikinci çalar saatimin lanet olası çığlığıydı. Evet, otuz ikinci. Gözlerimi yarı açık şekilde yatağın başucuna uzandım ve sinirle saatin üstüne vurdum. Plastik bir çatırtı eşliğinde parçalara ayrıldı. Umurumda değildi.
Kendimi sürüklercesine banyoya attım, aynaya baktım.
Yorgunluktan gözlerim çökmüştü, sakallarım düzensiz, yüzümde uykusuzluğun izleri vardı.
Rutin.
Banyodan çıktığımda ise sürpriz bir misafirle karşılaştım. Yatağımda bir succubus yatıyordu.
Yoru.
“Yoru, kalk. Anlaşma süremiz dolmak üzere,” dedim sertçe.
Yoru başını yastığa gömmüş, bana isteksiz bir bakış fırlatıyordu. Gözlerinde hem öfke hem de yorgunluk vardı.
“Umurumda değilsin, aşağılık pislik,” dedi tiksintiyle.
“Hey! Ne yaptım ki?” dedim, bir adım yaklaşarak. “Yoksa seni tatmin edemedim diye mi bu trip?”
“Kes sesini!” diye bağırdı.
Ona baktım.
İç çektim.
Yine aynı şeydi. Her seferinde olduğu gibi, birine aşık olup ihanete uğramıştı.
Ve yine beni kullanmak için buradaydı.
“Aldatıldın, değil mi?” diye sordum, sesimi alaycı bir tonda tuttum.
Yoru, başını hızla kaldırıp bana zehir gibi bir bakış attı.
“Bu seni ilgilendirmez!” diye bağırdı, sesi odayı doldurdu.
Kahkahamı zor tuttum. Puromu yaktım, dumanı odanın köşelerine yayıldı.
Bir nefes çektikten sonra ona döndüm.
“Ah, itiraf et. Burada kalmak istiyorsun çünkü bir tek benim suratımda bu kadar rahat tepinebiliyorsun.”
Yoru kıkırdadı. Başını çevirdi ama hafifçe onayladı.
“Tabii ki ayyaş. Senden başka dostum yok,” dedi, sesi bu kez yumuşaktı.
“Ha! Demek beni sevdiğini kabul ettin,” diye alay ettim.
Yoru sinirle yastığı fırlattı. Yastık yavaşça elime düştü. Yüzümde gülümsemeyle yakaladım.
“Sakin ol Bayan Yoru no Akumo. Ruhumu emmek için sabırsızlandığını görebiliyorum ama önce biraz daha uyanmam gerek.”
Yoru, başını yastığa geri gömüp mırıldandı.
“Beni rahat bırak. Biraz daha uyuyacağım...”
Odayı terk edip ofisime geçtim. Bit pazarından alınmış eski, gıcırdayan sandalyeme oturdum. Ayaklarımı, üzeri sigara izleriyle dolu olan masama uzattım.
Tam önceliğimi tekrar vakanın dosyalarına vermiştim ki, kapı bir anda açıldı.
Çırağım Abe içeri daldı, nefes nefeseydi.
“Ne dedim sana defalarca Abe?” dedim başımı çevirmeden. “Ofisime böyle dalma.”
“Durum ciddi!” diye bağırdı. “Kiyokata’da yoğun bir kara enerji tespit edildi!”
Sözleri beynimde yankılandı. Sandalyemde doğruldum. Gözlerimi kısarak ona baktım.
“Kiyokata mı?..”
Aynı Saatlerde – Kiyokata Bölgesi
Üç çocuk, okul yolunda ilerliyordu. Yolun kenarındaki patikadan gitmektense, karşılarına çıkan kısa ama ürkütücü tüneli fark ettiler.
“Bu tünelden geçelim, yolu kısaltır,” dedi içlerinden biri, hevesle.
“Bilmiyorum…” dedi diğeri, ürkek bir sesle. “İçerisi çok karanlık.”
“Hadi ama, bebeklik etme!” dedi ilk çocuk. Üçüncü çocuk öne çıktı.
“Belki sensörlüdür, ışıklar yanar,” dedi.
İlk çocuk elini kaldırdı. “İşte bu! Adamsın!”
Ve hepsi birlikte tünele girdiler. İkinci çocuk bir şey söylemek istese de, söz hakkı tanınmadı.
Tünel... rahatsız edici bir sessizliğe sahipti. Ayak sesleri yankılanıyor ama hiçbir başka ses yoktu. Kuş yoktu. Rüzgar yoktu. Yaşam yoktu.
Birkaç adım ilerlediklerinde karanlığın içinden bir adam belirdi.
“Hey bayım! Bakar mısınız?” diye seslendi ilk çocuk.
Adam yavaşça döndü. Gözleri parlıyordu, yüzünde sinsi bir sırıtış vardı.
“Veletler... Canınızın yanmasını istemiyorsanız, buradan uzaklaşın,” dedi.
Üçüncü çocuk geri adım atmadı. “Kendi kararlarımızı verecek yaştayız, aptal herif!” diye çıkıştı.
Adam, gözlerini daraltıp konuştu.
“Benim ismimi duyan son kişi... şu an mezarda yatıyor.”
Çocuklar korkuyla geri çekilmek isterken tünelin öbür ucunda başka bir adam belirdi. Göz açıp kapayıncaya kadar, üçünü de katletti.
İlk adam gülümsedi.
“Demek geldin, Eusebius,” dedi.
Yeni gelen adam, katana taşıyordu. Gözleri soğuk, bedeni donuk bir tehdit gibiydi.
“Beni buraya birkaç çocuğu öldürmem için çağırmadın herhalde,” dedi Eusebius.
Diğeri, Sūkōeshi, gülümsedi. Ellerini duvara uzattı.
Duvarlarda büyülü yazılar belirdi. Ritüel başlamıştı.
“Tanrı olacağız, kardeşim. Sadece bekle ve gör,” dedi.
Eusebius kaşlarını çattı. “Böyle şeyler yasak. Hükümet bu ritüelleri durdurdu.”
Sūkōeshi kahkaha attı.
“Hükümetin canı cehenneme! O saçma rank sistemi yüzünden bastırıldık. Kısıtlandık. Artık tahammülüm kalmadı! Ya benimlesin... ya da karşımdasın!”
Eusebius başını iki yana salladı. “Beni biliyorsun. Bu yola girersen dönüşü olmaz. Bir gün kontrolü kaybedersen... seni ben durduracağım. Ve... ben kaybedersem, sen beni durduracaksın.”
İkisi el sıkıştı. Ve mühür tamamlandı.
Sūkōeshi gözlerini kapattı.
Sırtında siyah dövmeler belirdi. Zemin çatladı.
Tünel titredi. Karanlık bir kapı açıldı.
“Ribāsukōru... Jigoku no Nana-Kai!”
(Ters Çağrı: Cehennemin Yedi Katı)
Ve kapının ardından yedi varlık ilerlemeye başladı. Her biri bir günahı simgeliyordu.
Yedi Büyük Günah... gelmişti.
Sūkōeshi gülümsedi.
“İşte... geliyorlar.”