İçeriğe geç

ANTALYA GÜNCESİ

Bölüm 2 · 9 dk okuma

ANTALYA GÜNCESİ

Bölüm 2

PORTAKAL ÇİÇEĞİ VE TUZLU YARALAR

​Antalya sabahları, Ankara’nın o gri, genzi yakan egzoz dumanlı ve beton kokan sabahlarına hiç benzemiyordu. Burada hava, ciğerlerinize dolarken adeta izin istiyor gibiydi; yumuşak, nemli ve belli belirsiz bir portakal çiçeği kokusuyla yüklüydü. Zehra Toprak, perdenin aralığından sızan ve toz zerrelerini dans ettiren güneşin yüzünü yalamasıyla gözlerini araladı. Bir süre tavanı izledi. Ankara’daki odasında pencereyi açtığında karşısında sadece bitişik nizam apartmanın kasvetli tuğla duvarını görürdü. Burada ise, Olcay halasının evinin balkonundan bakıldığında, falezlerin ötesinde uçsuz bucaksız bir çizgi halinde parlayan Akdeniz’i seçebiliyordu.

​Yatağın kenarına oturdu, çıplak ayaklarını soğuk karolara bastı. Bu manzaraya alışmak, sabahın köründe korna sesleriyle değil de kuş cıvıltıları ve denizin uzak uğultusuyla uyanmak, bedeninde tuhaf bir hafiflik ama zihninde tarif edilemez bir kurşun ağırlığı yaratıyordu. Kaçtığı olaylar, o geceki kavga ve babasının hayal kırıklığı dolu bakışları Ankara’da kalmıştı; ama insan kendini, gölgesini ve o sızılı anılarını bir valize sığdırıp yanında getirebiliyordu. 1992 yılı, onun için bir kurtuluş değil, sadece bir yer değiştirme töreniydi.

​Odasının kapısı hafifçe tıklandı ve aralandı. Küçük, sarı kıvırcık bir kafa içeri uzandı. Emir. Dört yaşındaki bu çocuk, hayatın en acımasız şakalarından birini henüz idrak edemeyecek kadar masumdu. Toprak’ın kuzeni, yani Olcay halasının oğlu geçen yıl o meşum trafik kazasında hayatını kaybettiğinde Emir henüz üç yaşındaydı. Annesi ise bu ağır travmayı kaldıramayıp "kendi hayatını kurma" bahanesiyle Emir’i babaannesinin, yani Olcay halanın şefkatli ama yorgun ellerine bırakıp gitmişti.

​"Toprak abla," dedi Emir fısıldayarak. Sesi, sabahın sessizliğinde kristal bir vazo gibi parlıyordu.

"Komşu abla geldi. Mutfağa krep kokusu doldu."

​Toprak’ın yüzüne, sabahki o huysuzluğuna rağmen istemsiz bir gülümseme yayıldı. Mutfağa gittiğinde gördüğü kız Sevda...

Okuldaki ilk gününde Narin’e olan benzerliğiyle kalbini yerinden oynatan o kız, kısa sürede Toprak’ın bu yabancı şehirdeki tek sığınağı olmuştu. Sevda’nın ara sıra onlarda kalacak olması, Olcay hala için de bir can suyu gibi olacaktı. Evdeki o yas havasını, Sevda’nın bitmek bilmeyen enerjisi dağıtıyordu.

​"Geliyorum aslanım," dedi Toprak, Emir’in yanına gidip saçlarını karıştırarak.

Aşağı indiğinde mutfaktan gelen taze demlenmiş çay kokusu ve Sevda’nın neşeli mırıltıları, Toprak’ın içindeki o "yabancılık" hissini bir nebze olsun kırdı. Girişteki ayakkabılıkta duran çanta gitmişti; Eniştesi Selim Bey her zamanki gibi sabahın ilk ışıklarıyla dükkânına geçmiş, evin ağır ve yaslı sessizliğini arkasında bırakmıştı. Masanın başında ise Olcay Hala, tekerlekli sandalyesinde oturmuş, Emir’e taze sıkılmış portakal suyunu içirmeye çalışıyordu. Yaşlı kadının yüzündeki derin çizgiler, evlat acısının yazılmamış bir haritası gibiydi ama Sevda masadayken o çizgiler sanki biraz daha yumuşuyordu.

"Günaydın uykucu Ankara prensesi," dedi Sevda, elindeki spatulayı havada bir zafer bayrağı gibi sallayarak. Üzerinde Toprak’ın eski, bol tişörtlerinden biri vardı. Saçlarını tepeden dağınık bir topuz yapmıştı ve sabah güneşi, bal rengi gözlerini daha da parlatıyordu.

"Günaydın. Sen burada ne yapıyorsun?" dedi Toprak, sandalyeyi çekip otururken. "Koku mahalleyi sarmış. Halacığım, günaydın."

"Günaydın güzel kızım," dedi Olcay Hala, elini Toprak’ın yanağına koyarak. "Sevda sabahın köründe damladı, 'Toprak’a Antalya usulü krep yapacağım' diye tutturdu."

Sevda da "Demek Olcay Teyze'nin günlerdir dilinden düşürmediği o Ankaralı yeğen dün durakta çarptığım kızmış! Bana da büyük sürpriz oldu," dedi yüzünde tatlı bir gülümsemeyle.

​Toprak’ın Ankara’dan neden gönderildiği bu masada asla konuşulmayan, üzeri örtülü bir sırdı.

Olcay Hala, yeğeninin içindeki fırtınayı biliyor ama onu zorlamıyordu. Ankara, Toprak için artık sadece bir şehir değil; babasının iflası, ailenin dağılması ve en yakın arkadaşı Narin’i geride bırakmanın yarattığı bir vicdan azabı hapishanesiydi. Burada ise sadece "Toprak"tı. Geçmişi olmayan, sadece hırçınlığıyla tanınan o yeni kız.

​"Bugün büyük gün," dedi Sevda, krep tabağını masanın ortasına bırakırken. "Seni bizim ekiple tanıştıracağım. Kerem ve Özden. Onlar varken okulda kimse sana yan gözle bakamaz."

​Okul yolu, palmiye ağaçlarının gölgelediği geniş bulvarlardan geçiyordu. 1992’nin o sıcak Eylül sabahında, Sevda’nın babasının eski Murat 124’üyle ilerliyorlardı. Radyoda Sezen Aksu’nun Gülümse albümü dönüyordu; "Hadi gülümse, bulutlar gitsin..." sesi nemli rüzgarla birleşip içeri doluyordu.

​"Gergin misin?" diye sordu Sevda, vites değiştirirken.

​"Biraz," diye itiraf etti Toprak. "Biliyorsun, insanlarla tanışma konusunda senin kadar 'parlak' değilim. Ben daha çok... köşesinde durup fırtınayı bekleyen tiplerdenim."

​"Bizimkiler seni sevecek," dedi Sevda emin bir tonla. "Kerem biraz gevezedir, bazen ağzından çıkanı kulağı duymaz ama kalbi pamuk gibidir. Özden ise... Özden biraz farklıdır. Seni bir röntgen cihazı gibi süzecektir, dikkat et. Ama bir kez güvendi mi, dünyanın en sadık dostudur."

​Okul bahçesine girdiklerinde, o devasa çınar ağacının altı yine 90'lar gençliğinin o renkli, gürültülü kaosuyla doluydu. Sevda, Toprak’ın koluna girdi. Bu temas, Toprak’a görünmez bir zırh giydirmiş gibi hissettirdi. Kantinin bahçe kısmında, en köşe masada oturan iki kişiye doğru yöneldiler. Masada bir sürü test kitabı, yarım içilmiş oraletler ve bir kasetçalar vardı.

​"Millet! Size bahsettiğim o gizemli Ankaralıyı getirdim," diye seslendi Sevda.

​Masadaki uzun boylu, esmer çocuk ayağa fırladı. Yüzünde kocaman, samimi bir sırıtış vardı. Üzerindeki kot ceket ve altındaki geniş kesim pantolonuyla tam bir dönem genciydi. "Vay vay vay! Sonunda kanlı canlı görebildik. Ben Kerem. Memnun oldum dostum." Elini uzattı ve Toprak’ın elini koparacakmış gibi sıktı.

​"Toprak," dedi o da hafifçe gülümseyerek. Kerem’in enerjisi, insanı içine çekiyordu.

​Masanın diğer tarafında oturan kız ise daha ağır hareket etti. Gözlüklerinin üzerinden Toprak’ı süzdü. Kısa, küt kesilmiş saçları ve ciddi ifadesiyle Sevda’nın "analitik" tanımına tam uyuyordu.

"Hoş geldin Toprak," dedi sakin bir sesle. "Ben Özden. Sevda seni o kadar anlattı ki, beklentiyi bayağı yükseltti."

​Kerem, Özden’e bir kağıt mendil fırlattı. "Korkutma kızı hemen! Bakma sen ona Toprak, Özden’in sevgi dili budur. Seni ne kadar sorguluyorsa o kadar değer veriyordur."

​Toprak güldü. "Beklentileri karşılamak gibi bir iddiam yok ama en azından okulda kaybolmamaya çalışıyorum."

​Sohbet hızla koyulaştı. Kerem, okulun en "arıza" hocalarının taklidini yapıyor, kantindeki boyozların neden bu kadar yağlı olduğunu tartışıyordu. Toprak, kendini uzun zamandır ilk defa bir grubun parçası gibi hissetmeye başlamıştı. Ancak bu neşeli hava, kantinin girişinde beliren bir silüetle aniden buz kesti.

​Bahçeye giren genç, diğerlerinden tamamen farklıydı. Üzerinde simsiyah, yıpranmış bir kapüşonlu vardı. Hava 30 derece olmasına rağmen kapüşonunu başına geçirmiş, elleri ceplerinde, başı öne eğik yürüyordu. Etrafındaki öğrenciler, o geçerken sanki görünmez bir veba duvarı varmış gibi kenara çekiliyor, fısıldaşmalar anında başlıyordu.

​Toprak, masadaki enerjinin nasıl çekildiğini hissetti. Kerem’in gülüşü soldu, Özden’in bakışları sertleşti. Sevda’nın yüzünde ise tarif edilemez, derin bir hüzün belirdi.

​"O kim?" diye sordu Toprak, sesini alçaltarak.

​Kerem derin bir nefes aldı, gözlerini o siyahlı çocuktan kaçırdı. "Murat," dedi fısıltıyla. "Doruk’un kuzeni."

​"Neden herkes ona vebalıymış gibi bakıyor?"

​Özden, gözlüklerini düzeltti. Sesi her zamankinden daha mesafeliydi. "Çünkü insanlar

acımasızdır Toprak. Ve anlamadıkları her şeyi lanetlemeyi severler."

​Sevda, elindeki kağıt bardağı parmaklarıyla ezerken konuştu: "Murat... O çok zor şeyler yaşadı. Hakkında dönen söylentiler, bir insanın taşıyabileceği türden değil."

​Toprak’ın merakı, dün Doruk’la yaşadığı o gerginlikten sonra daha da artmıştı. O çocuğun, Murat’ın duruşunda tanıdık bir şeyler vardı. Bu, Toprak’ın kendi hırçınlığı gibi bir savunma mekanizması değil; tamamen dünyadan elini eteğini çekmiş birinin sessizliğiydi. "Ne gibi söylentiler?" diye üsteledi Toprak.

​Kerem masaya biraz daha eğildi, sesi bir fısıltıya dönüştü. "Bak, 1992 Antalya'sında dedikodu kurşundan daha hızlı öldürür. Murat ortaokuldayken... Çok karanlık bir olay yaşamış. Bir taciz vakası olduğu söyleniyor. Ama olay sadece kurban olması değil."

​Toprak’ın midesinde bir düğüm oluştu. "Dahası ne olabilir?"

​"Söylentiye göre," dedi Özden, kelimeleri buz gibi seçerek, "o olaydan bir çocuğu olmuş. Henüz kendisi de bir çocukken. Tecavüze uğradığı kişi tarafından... İnsanlar şimdi ona bakınca sadece o 'günahın' meyvesini ve o karanlık geçmişi görüyorlar."

​Toprak duyduklarına inanamadı ama kalbindeki o sızı, tanıdık bir frekanstaydı. Bir kurbanın, nasıl olup da suçlu gibi toplumdan dışlandığını görmek, Toprak’ın içindeki o hırçın adalet duygusunu ayağa kaldırdı.

​"Peki o bahsettikleri çocuk nerede?" diye sordu Toprak.

​"Kimse bilmiyor," dedi Sevda. "Belki de hiç yok. Belki de insanlar sadece onun sessizliğini korkunç hikayelerle dolduruyordur. Ama Murat... O yaşayan bir ölü gibi. Gözlerine baktığında orada kimseyi göremezsin."

​Toprak, kantinin en uzak köşesinde, tek başına bir zeytin ağacının altına oturmuş, uzaklara bakan Murat’a baktı. Dumanın ardındaki yüz ifadesi donuktu. Sanki orada, o bedenin içinde değilmiş gibiydi. Toprak, kendi Ankara'dan kaçış sebeplerinin, bu trajedinin yanında ne kadar hafif kaldığını düşündü.

​Öğleden sonraki derslerde Toprak’ın aklı hep o siyahlı çocuktaydı. Tarih dersinde, hocanın anlattığı imparatorlukların çöküşünü dinlerken, aslında Murat’ın omuzlarındaki çöküşü düşünüyordu. Zil çaldığında, Toprak eşyalarını toplarken Sevda’ya döndü. "Ben biraz bahçede kalacağım, sen git istersen."

​Bahçeye çıktığında güneş alçalmış, gölgeler uzamıştı. Murat hala aynı ağacın altındaydı. Toprak, adımlarını sanki kendi iradesi dışındaymış gibi o tarafa yöneltti. Yaklaştığında, Murat başını kaldırmadı ama duruşu gerildi.

​"Burası rezerve mi?" diye sordu Toprak, hırçın ses tonuna rağmen içinde bir titremeyle.

​Murat yavaşça başını kaldırdı. Gözleri... Toprak o an nefesinin kesildiğini hissetti. O gözlerdeki derinlik, 15 yaşındaki Yavuz’un bakışlarındaki o hüzünlü parıltının küle dönmüş haliydi. Murat bir süre Toprak’ın yüzüne baktı, sonra hiçbir şey demeden ayağa kalktı ve yürümeye başladı.

​"Sana bir soru sordum!" diye seslendi Toprak arkasından.

Murat durdu ama arkasına dönmedi. "Yalnız kalmak, senin gibi 'yeni' olanlar için bir tercih olabilir," dedi. Sesi boğuk ve yorgundu; ama o boğukluğun gerisinde, Toprak'ın ta Ankara'nın sokaklarından hatırladığı o kırık tını gizliydi. Başını omzunun üzerinden hafifçe çevirdiğinde, kapüşonunun gölgesinde parlayan gözleri Toprak'ın gözlerine kilitlendi.

"Benden uzak dur, Ankara kızı. Buranın dedikodusu senin o postallarına benzemez, seni içinde boğar."

Toprak olduğu yerde çakılı kaldı. 'Ankara kızı' derken sesindeki o tuhaf çatallanma... Doruk’tan mı duymuştu? Muhtemelen öyleydi; kuzenlerin arasındaki bağ ne kadar kopuk olursa olsun dedikodu ağı hızlı çalışırdı. Ama o iki kelime öyle yabancı bir ağızdan çıkmış gibi tınlamamıştı. Sanki o ses, yıllar önce Ankara ayazında kulaklarına fısıldanmış çok eski bir cümlenin yankısıydı. Toprak kalbini yokladı; o tanıdık sızı yine oradaydı ama zihni bu harabeyi Yavuz'la eşleştirmeye henüz cesaret edemiyordu.

​Akşam eve döndüğünde, Antalya’nın nemli gecesi cırcır böceklerinin sesiyle dolmuştu. Toprak, Emir’i uyuttuktan sonra balkona çıktı. Olcay Hala ve Selim Enişte içeride televizyon izliyordu. Toprak, masanın üzerindeki o siyah kaplı defteri açtı. Bu defter, Ankara’dan ayrılırken Narin’in ona verdiği "Antalya Güncesi"ydi.

​Kalemi eline aldı ve tarihin yanına şu notu düştü:

​"Bugün bir ölüyle tanıştım Narin. Ya da yaşayan bir hayaletle. Adı Murat diyorlar ama gözleri bana başka bir şey söylüyor. Sanki çok eski bir şarkının yarım kalmış notası gibi...

Bu şehirde herkes birbirine gülüyor ama herkes birinin arkasından bıçak biliyor. Doruk’un o küstah bakışları ve Murat’ın o dipsiz sessizliği arasında bir uçurum var. Ve ben sanırım o uçurumun kenarında yürümeyi seviyorum. Ankara’nın ayazını özledim ama buranın sıcağı, içimdeki yaraları daha çok sızlatıyor. Yaralı insanlar birbirini tanırmış derdin ya... Haklıymışsın."

​Defteri kapattı. Karşıdaki ankesörlü telefona gitmek, Narin’i arayıp saatlerce ağlamak istedi ama yapmadı. Toprak artık ağlamayacaktı. O, bu "mavi cehennemde" kendi yolunu bulacaktı.

​İçeriden Olcay Halanın sesi geldi: "Toprak! Kapıyı kilitlemeyi unutma kızım."

​"Tamam Hala," dedi Toprak, içeri girerken. Sürgülü cam kapıyı çekti ve kilitledi. Ama biliyordu ki, Murat’ın hikayesinin kapısı bir kez aralanmıştı ve o kapı bir daha asla kilit tutmayacaktı.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.