Beğenmeyi ve bol bol yorum yapmayı unutmayın
İyi okumalar
Sabahları kendi isteğimle uyanmazsam ayılmam en az bir hazırlanma süremi alırdı. Özellikle şu an kulağımın dibinde çalan alarmı susturmak için rüyada olup olmadığımı anlayıp beynimi susturmam gerekiyordu. Alarm tepemde beni intihara sürükleyecek bir eziyetle devam ederken bir kolumu kafamı koyduğum yastığın üzerinden kurtardım. Telefona elimi uzattım, o sinirle ekranın her kısmına dokundum ama alarm kapanmadı. Bana komplo kurabileceğini düşünüyorum.
Sinirle gözümdeki göz bandımı çıkardım, gözüme giren ışığı umursamadan telefonu alıp kapattım. Göz bandımı kafamdan çıkartıp yastığın üstüne koydum ve yatakta doğrulmaya çalıştım ama belime kramp girmesiyle kalkamadan sırtüstü yatağa geri düştüm.
Uyumadan önce yoga yapmaya karar vermiştim. Daha doğrusu anlık gelen motivasyon dalgası beni buna itmişti.
Ayaklarım bu sıcak havada bile üşürdü o yüzden çekmecemi açıp kısa bir çorabı ayağıma geçirdim. Bilmek istemediğim gerçekle yüzleşmeye karar verdim ve telefonumu elime aldım. Saat 10'a geliyordu ve ben neden alarm kurduğumu hatırlamıyordum.
Anca hatırlamıştım bugün doğum günüm olduğunu.
Doğum günümde her yıl ailene seni dünyaya getirdikleri için şükretmek, sonra da arkadaşlarının sana doğduğu için teşekkür babında hediye vermeleridir. Ama ben 23 yaşında olduğum için buna o kadar da sevinmiyor, her gün ne yaptıysam onu yapıyordum. Kalkıp, ailemle kahvaltımı yapıp gün bitene kadar gerekli gereksiz faaliyetlerle boş boş oyalanıyordum.
Ama unuttuğum bir şey, sanırım o da ailemin bu doğum günümde bana araba almış olduklarıydı.
Bunu iki saat düşünüp de yeni aklıma geldiği için heyecanlandım. Sanki yıllardır bunun hayalini kurmuyormuş gibi bir anda şenlenip odamdaki lavaboya koştum. Musluğu açıp ayıltma icabında avucuma aldığım suyu yüzüme vurdum. Yüzümü parmaklarımla ovaladım. Banyoda paklanma işimi bitirdikten sonra giyinme odama gidip üstüme siyah bir elbise giydim. Yarım kol, ayak bileğime kadar uzanan yırtmaçlı, dar bir elbiseydi.
Boyum çok fazla uzun olmasa da uzun elbiseleri kendime yakıştırıyordum.
Beyaz ayakkabılarımı da giydikten sonra da kendime ihtiyacım kadar makyaj yaptım. En son da saçlarımı dağınık bir topuz yaptım.
Topumuzun dağılmayacağından emin olunca kendime aynada son kez baktım. Herhangi bir kusur bulamadım ve kendime aynada süzer gibi izledikten sonra epey zaman kaybettim ve odadan çıktım.
Kavuracak kadar yaz gelmemişti ama hastalık havasını da geride bırakmıştık. Okula giderken elbise giymek pek nasip olmamıştı. Bana üniversite zor bir yer dememişlerdi ve ben rahat kafa gitmiştim ama bu kadarını beklemiyordum. Zaten anca filmlerde insanlar gece hayatı, bütün gün sarkıntılıklar, kafeler bilmem neler yaparlar. Kitabın kapağı açılmaz, ama yine de okulu birincilikle bitirirler.
Hukuk fakültesini iyi bir ortalamayla bitirmiştim. Ama hala iş hayatına atanmadım.
Aslında amacım üniversitenin bitmesiyle beraber arkadaşlarımla ayrı eve çıkmaktı ama annem şu anlık beklemede kalmamı söylüyordu. Bunu çok fazla irdelemedim çünkü bir gün elbet konu açılacaktı ve kaçacak yeri olmayacaktı.
Üniversite biteli 8-9 ay olacak ama ben çalışmaya başlamamıştım diğer arkadaşlarımın aksine. Çünkü biraz daha gerçek hayata alışmak ve sosyalleşmek istemiştim. Yakın zamanda yapmıştım başvuruşumu.
Odamdan çıkmadan önce çantamı koluma, telefonumu da elime aldım. Merdivenlerden seke seke indim. Salona girdiğimde annem ve babamı sabah kahvelerini içerken gördüm. İkisinin de elinde tablet vardı. Beni ilk farkeden annem oldu. Tableti elinden bırakıp kollarını açtı.
"Günaydın doğum günü kızı," dedi ayaklanırken.
Etrafa her zaman neşe saçan bir annem vardı. Sanırım en çok bu yönünü seviyorum. Anneme birkaç adım yaklaştıktan sonra bana sıkıca sarıldı. Normalde bu kadar sıkı sarılmazdı. Sanki bırakmak istemiyormuşçasına göğsüne bastı beni. Bende kurtulmak için biraz eğildim ama annem zaten benden de kısa olduğu için ona fark etmemişti. Az kalsın nefessizlikten öleceğimi hissederken babamın bizi hüzünlü bakışlarıyla karşılaştım. Göz göze gelince ifadesini düzeltip göz kırptı. Bende iki gözümü kapatıp açtım.
"Günaydın babasının kızı."
"Günaydın." Annem benden sonunda ayrılınca rahatladım. Kemiklerimin acısını hissedebiliyordum. Sağa sola belimi oynatırken babam anneme sitem etmeye başlamıştı.
"Yavrum, niye o kadar sıkıyorsun kız ölüyordu az kalsın." Annem belini büküp eğildi ve bir ayağındaki topukluyu çıkarıp babamın göğsüne fırlattı.
"Kızımla arama girme Yalçın. O rahatsız olsa bilirdim. Değil mi bebeğim?" dedi annem kurbanlık koyun gibi hissetmeme yol açan bir şekilde. Şu an sanki komploya gittiğimi hissetmiştim.
"Evet anneciğim haklısın," dedim babamdan çok annemin gazabından korkarak.
Babam annemin ona attığı topukluyu yüzüne gelmeden yakalamıştı. Refleksleri iyidir baya. Topukluyu alıp tek ayak üstünden bekleyen annemin yanına gitti. Eğilip ayakkabısını giydirirken hayran hayran onları izliyordum. Böyle bir evliliğim olsaydı bende âşık olmak için gün sayardım ama ne erkekler çekilir ne de her gününün aynı insanla geçmesi.
"Ben masaya geçiyorum aşk dolu bakışmalarınız bitince haber verin," deyip tam kaçacakken annem tarafından bir topuklu da ben yemiştim. Ama tersine kaldığı için düzgün atamamıştı. Ayak bileğime çarpıp yere düşmüştü sadece. Babam homurdanarak gelip diğer topukluyu aldı ve anneme giydirmek üzere salona döndü.
Ben sofraya oturmuş onları beklerken sonunda geldiler. Ailecek kahvaltımıza başladım. Ben günümün harika geçeceğini hissetmiş gibi keyifle böreğimi yerken aklıma araba geldi. Konuyu açmam da bir sıkıntı görmedim.
"Babacığım?" dedim yalvarır gibi çıkan sesimle. Ağzındaki lokmayı yutup çayını yudumladı. En sonunda bana döndü.
"Söyle babacığım," Babama göre en önemli şey konuşma sırasında göz temasıdır. Konuşurken başka bir şeyle uğraşmamak önemliymiş.
"Bilmem hatırlar mısın, bizim bir araba işi vardı yaklaşık birkaç ay önce konuşmuştuk ne oldu ona?" Anneme dudağı kıvrılır bir gülümsemeyle dönüp baktı.
"Ne diyorsun Şule?" Annem gülümseyince almış olduklarını anlamıştım. Ve bana oyun oynamak ister gibi bir halleri olduğu için yavaş yavaş hareket ediyorlardı.
"Geç bile kaldık Yalçın." Babam gülümsedi, yavaşça ceketinin iç cebinden minik bir kutu çıkardı. Sevinçten çığlık atma isteğime son anda engel oldum. Titreyen bacağıma yumruğumu bastırıp heyecanımı dizginlemeye çalıştım. Ama neye çalışıyorsam.
Bu kadar heyecanlanmakta kötü bir şey yok. Ailemle bir aradayım, sağlıklıyım, okulu bitirdim. Hayat akışıma bakılırsa beni üzebilecek hiçbir etken yoktu. Üstümdeki o okulu bitirmiş olmanın rahatlığı ve artık şoförsüz gezebilecek olma mutluluğu, heyecanımı arttırıyordu. "Aslında akşama verecektik ama madem sen şimdi istiyorsun." dedi ve bana uzattı. Ellerim titrerken kutuyu yine de sağlam bir şekilde avuç içime aldım.
"Bahçede." Tam ayağa kalkıp bahçeye koşacakken babam eliyle durdurdu ve kaşlarını itiraz eder bir vaziyette kaldırdı. "Ama önce kahvaltını bitir." Ben tam mızmızlanacakken annem lafımı kesip araya girdi.
"Bırak kızı Yalçın, gitsin baksın arabasına. 5 yıldır bu anı bekliyor," dedi babama benim adıma kesin bir cevap vererek. Ehliyetimi aldığım günden beri bugün benim için önemliydi. Onu onaylayıp kafamı salladım. Babamın otoriteri yavaş yavaş yüzünde yıkılmaya başladı annemin karşısında.
"Peki, öyle olsun ama fazla uzatmıyorsun sonra hemen gelip kahvaltını bitireceksin." İçimden anneme teşekkürlerimi iletip babamın yanağına bir öpücük bıraktım. "Bir tanesin sen," dedim neşemi saklamaya çalışmadan. İkisi de arkamdan gülerken salondan koşarak çıktım. Koşarken yeni alınmış spor ayakkabılarım bile rahat batmıştı.
Evden çıkıp bahçenin içinde duran tam da istediğim modelde kırmızı bir araba gördüm. Eteğime dikkat ederek yanına çimlere basarak ulaştım. Arabanın her detayı beni çağırıyordu. Film kaplı değildi ve içi çoktan sevdiğim gibi doldurulmuştu. Araba koltuk renginden, jantına kadar her noktasına teker teker baktım. Artık kendi arabam olduğu için tatlı bir heves vardı içimde. Arabamın renginde hissettiğim kırmızı rengi sanki heyecandan yanağımda da yanmaya başlamıştı.
Kapının önüne döndüğümde babamın elini annemin beline sardığını, annemin de kafasını babamın omzuna yasladığını gördüm. Beni gülümseyerek izliyorlardı. Yanlarına gidip kocaman sarıldım.
"Teşekkür ederim. Sizi çok seviyorum." Annemin bir anda gözleri sulandı, yanağından çeneğine akan birkaç damla yaşı fark edince şaşırdım. Hızlı duyguya girip çıkardı. Hızlı ağlar, hızla gülerdi. Buna şaşırmadım ama neden ağladığını bilmediğim için epey sorguladım. Babam uyarıcı bir bakış attı anneme.
"Annem neden ağlıyorsun ama? Mutlu olman lazım." Babam kolunu omzuma atıp beni kendine çekti.
"Boş ver, kızım annen böyle işte duygusallaşıyor hemen. Değil mi Şule?" Annem hızla göz yaşlarını sildi. İşte onun için bu kadar kolaydı duygudan çıkmak.
"Evet anneciğim boş ver sen beni. Hadi gel kahvaltımızı yapalım." İkna olmasam da aklım hala arabamda olduğu ve ne desem ağızlarından laf alamayacağım için itiraz etmedim. Başımı aşağı yukarı salladım, annemin mutluluktan ağladığını düşünerek yanağından öptüm. İçeri girip kahvaltımıza devam ettik.
Tam o sırada dikkat çeken bir şey fark ettim. Evimizde 3 hizmetli 2 şoför vardı. Ama hizmetlileri neredeyse 3-4 haftadır görmüyordum. Normalde pek fark edilmemesi olağan bir durumdu, sonuçta büyük bir ev ve ben salondayken yukarı katta temizlik olabilirdi. Buna dikkat etmemiş olabilirdim. Şoförlerimizden birini babam her sabah işe giderken kullanıyordu. Bende şoförle gezmeyi pek sevmediğim için diğerini her gün derneğe ya da alışverişe giden anneme bırakıyordum. Yani onların da yokluğu fark edilmiyordu. Ama bahçeye çıktığımda görmediğim şoför ve sabah ev içinde duyulmayan sesleriyle hizmetçi nerde olduğunu merak ettiriyordu.
"Anne," dedim yine önce bana bakmasını bekleyerek. "Söyle yavrum." Birkaç saniye susup mutfaktaki sesleri dinlemeye çalıştım ama çıt çıkmıyordu. "Lale abla ve diğer kızlar nerede? İşten mi ayrıldılar?" Annem ve babam duraksadıktan sonra birbirlerine baktılar.
"Şey, tatlım. Mayıs'ın sonundayız ya. Şimdi de Lale ablan doğal olarak-" Annem ağzında kem küm ederken ben sonuca varmasını sabırla susup bekledim. Babam o sırada annemden lafı ele aldı. "Lale ablan ve kızlarının köye gitmeleri gerekiyormuş babacığım," dedi anneme bakıp lafı bastırarak. "İşte yazdan önce temizlik yapmak istediler. Bende onlara izin verdim." İmayla gözlerimi açıp babama inanmadığımı çok net belli ettim.
"4 haftadır?" Annem bu sefer araya girdi.
"E, kızım üç kızı var kadının sadece. Eşi de vefat etmiş kadın. Kendi annesi orada yalnız. Köy geçindirmek kolay mı yani? Hem benim yemeklerimi yiyorsun işte fena mı?" Annem öyle dediğinde biraz ikna oldum. Hiç köye gitmediğim için o ormanlık alanda epey zor olduğunu tahmin edebiliyordum. Bu bana inandırıcı gelmişti o yüzden şoförlerin de benim gözümden kaçtığını düşünerek onları sormadım.
Gerçi annemin yemeklerini yemek işkence gibi ama olsun.
Eğlenceli geçen bir kahvaltıdan sonra müsaade isteyip kalktım. Buluşma saatim yaklaşıyordu ve arkadaşım Zümra'nın cırlamasını istemiyordum. Dediğim gibi doğum günü kutlamak istemiyordum. Ama benden daha çok kutlama seven arkadaşlarım vardı ve benim doğum günüm onlar için beleşe partiydi. Diğerlerinin belli başlı işleri vardı o yüzden sadece Zümra ile çıkacaktık. Gece tam 00.00 olduğunda mesajlar yağmıştı zaten.
Arabamın yanına yine geldiğimde az önceki heyecanım azalmış, kalp ritmimin çarpma hızı yavaşlamıştı. O kadar özenli davranmaya çalışmıştım ki kapısını bile uzun tırnaklarıma dikkat ederek açmaya çalışmıştım. Emniyet kemerimi taktıktan sonra ilk işim dokunmatik ekrana telefonumu bağlamak oldu.
Bununla uğraşırken babam ve annem bahçeye çıktı, benim yanıma gelip şans dilediler ve sonra sadece babamın arabasına binip gittiler. Aynı yere gittiklerini düşünmüştüm ama sağdan yani dernek yolundan gittiklerinde önce annemi bırakacağını anlamıştım. Çünkü babam derneğe asla gitmezdi, orada hep kadınların olması ve muhabbetlerinin hoşuna gitmediğini söylüyordu.
Ama neden annem kendi gitmemişti o zaman?
Arabayı çalıştırıp kısa yolculuğuma başladım. Yolculuk çok baymıştı. Zaten epey sıcaktı ve 23 yaş keyfini yaşayamıyordum. Kırmızı ışığa denk gelince durdum ve karışık listemden otomatik açtım. Arabayı dolduran İngilizce şarkıya eşlik ettim. Dilim şarkıyı söylerken düzgün döndüğü için içimde özgüven ve gurur meydana gelmişti. İngilizce telaffuzum iyiydi. Bir dönem yurtdışında yaşadığım için öğrenmem kolay olmuştu.
Devam da edebilirdim ama yol bitti. Arabamın hissini daha fazla yaşamak istesem de şansım olmadığı için oflayarak radyoyu kapattım. Arabayı aşırı dikkatli şekilde ve şansıma tek seferde park ettikten sonra arabadan indim, kilitledim.
Kilitlediğimden iki kere emin olunca çantama koyduğum telefonumu bulmaya çalışarak ilerliyordum. Kafeye girdiğimde önce etrafa göz gezdirdim. Zümra'yı görünce yanına ilerledim. Telefonumu ararken başım sert bir bedene çarpınca az kalsın düşecektim ki belimdeki elleri buna engel oldu. Karşımda kaşları çatılmış bir adam duruyordu. Bana baktığında kaşlarında bir gevşeme oldu. Büyük bir gevşeme yaşandı. Uzun uzun gözlerinde beliren garip bir duyguyla baktı ama sözleriyle bakışları eş kalmadı.
"Yürürken önüne bak," dedi ve ellerini çekti. Yanımdan ayrılıp kasaya ilerleyince arkasından küfrettim bu küstahlığına. Tabii içimden. Biraz sinirli gibi duruyordu. Kısa süreli bakışmada yüzündeki gereksiz sabredememe duygusunu fark etmiştim. Ama bir çarpışmadan bana ders verme haddini nasıl kendinde bulabilirdi?
Masaya tekrar ilerlediğimde Zümra'nın şaşkın şaşkın bana baktığını fark ettim.
"Asena o kimdi?" Neden bu kadar sinirlenmiştim ya da uyuz olmuştum bilmiyorum ama buna rağmen öfkemi azaltmadım ve çantamı başka bir sandalyeye koyduktan sonra kendim oturdum.
"O küstah herifi kastediyorsan çarpıştık sadece." Zümra bana tek kaşını kaldırarak baktı.
"Belinde ellerinin olmasına takıldıysan ben gördüm yani düşmemen için olduğu belliydi-..." Genel olarak yakın çevremdeki ve güvendiğim erkekler dışında bana dokunulmasını istemiyordum. Ama adamın bilerek yapmadığını elini hemen çekmesinden anladığım için sesimi çıkarmamıştım.
"Ona değil çok yukardan konuşuyor gibi gelmişti. Neyse hadi boş ver sipariş verelim." Zümra irdelemedi ve beraber ona getirilen menüden bakmaya başladık.
Ben yeni kahvaltı yaptığım için ama aşırı bir şekilde tatlı krizinde olduğum için donut söylemiştim. Zümra ise sabah hiçbir şey yemediği için kahvaltı söylemişti kendine. Tabii bana gelen pastanın içinde 'iyi ki doğdun' yazan bir pankart ile kısa bir kutlama yapmıştık.
Gülüşler eşliğinde yemeklerimizi yedik. Birkaç saat oyalandık çünkü kafede genelde internet üzerinden çalışan insanlar vardı. Bende Zümra'nın bir yandan yeni tasarladığı evinin dokunuşlarıyla çalışırken onu sabote etmeye çalışmamla eğlenmiştik. Ben doğal olarak çalışmadığım için arkadaşımda çalışamazdı.
En sonunda Zümra'nın işi bitince müzeye gitme kararı aldık. Uzun zamandır gitmek istediğimiz bir müze vardı. Ben hesabı ödemek için kasaya gidecekken elimde tuttuğum telefonum çalmaya başladı. Annemin aramasını ekranda okuduktan sonra bekletmeden açtım.
"Kızım?" Sesinde tedirginlik tonu epey netti ve nedenini söyleyecek gibi durmuyordu. "Balım, biraz erken gelebilir misin? Akşama babanın misafirleri gelecek de." Tıpkı bir ergen gibi gözlerimi devirmemin yanında ofladım.
"Anne adı üstünde babamın misafirleri, ben neden geliyorum? Zümra ileyim sahile gidecektik," dedim çocuk gibi. Doğum gününü sevmiyorum ama babamın misafirleri de olmasın bir zahmet.
"Biliyorum çiçeğim ama senin de burada olman lazım. Lütfen sözümü dinle, hadi anneciğim," Annemin neredeyse yalvaran sesini anlayınca kaşlarımı çattım.
"Tamam tamam geliyorum. Anne?"
"Efendim canım?" Sesindeki huzursuzluğunun yanında çok bezmiş olması de cabası.
"Bir şey mi oldu?" diye sordum aynı mesleğim gereği avukat edasında. Bir anda enerjisini yükseltmeye çalıştığını hisseder gibi oldum.
"Yok hayatım bir şey olmadı. Hadi yavaş yavaş gel öpüyorum," dedi ve telefonu yüzüme kapattı. Daha önce böyle bir tepki almamıştım annemden. Neden böyle bir istekte bulunmuştu bilmiyorum. Ben sürekli her misafirlikte dışarda oluyordum ya da bilerek kaçardım. Şimdi neden ben önemli oluyordum?
Belki de babam beni okulunu okudu, avukat olacak diye övmek istemişti. Ya da sevmediği bir ortağı gelecekti ve benimle duyar kasmak istemişti.
Bana ne olduğunu merak eden bakışlarıyla bakan Zümra'ya döndüm. "Zümra akşam babamın misafirleri gelecekmiş müzeye gidemeyiz." Dudaklarını büzdü.
"Ama müzenin 4. yılı için özel sergi varmış." Zaten müze gezmeyi seviyorum ve burada bana şans tanınmıyor. "Gitmesen olmaz mı?"
"Maalesef gitmek zorundayım, Zümra. Önemli bir misafirmiş sanırım," dedim ve çantamı elime alıp Zümra'ya sarıldım. O da razı gelerek belime sarıldı.
"Pekâlâ, sana bol şans. Bu camialarda her an birine gelin gidebilirsin. Kendimden biliyorum. Ama babam benim önceki erkeği kapı dışarı ettirdiğimi bildiği için asla sormuyor artık," dedi kıkırdayarak. Benim ise ne bundan haberim vardı ne de böyle bir durum olma ihtimalinden.
"Şu an bunu merak ediyorum ama acelem var. Bana eve gidince durumu anlatan uzun bir mesaj at bende sana görüldü atarım," dedim ciddi bir şekilde ve arabama yürürken. Zümra da başını salladı. "Tamamdır hayatım, bende büyük puntoyla yazarım. Hadi öptüm."
"Görüşürüz," dedim ve arabama bindim. Zümra da kendi arabasına bindi ve iletişimimiz kesildi. Yola çıktığımda müzik açasım gelmemişti. Aklım Zümra'dan duyduğum tavsiyeyle takıldı. Evet ticari evlilikler olabiliyordu ama benim ailemin buna ihtiyacı yoktu ve olmamıştı hiçbir zaman. Ayrıca beni evlendirecek kadar kötü duruma düşseler de böyle bir hata asla yapmazlar. Beni zora sokacaklarını sanmıyorum.
Fazla araba kullanma pratiğim olmadığı için içimdeki tuhaflığı bastırmaya ve kaza yapmamak için ekstra özen gösterdim. Gelince arabayı garaja park edip hemen arabadan indim. Eteğimden dolayı çok koşamasam da elimden geldiğince hızlı olmaya çalışıyordum.
Arabadan inmeden elimde ayarladığım anahtarımı alıp kapıyı açtım. İçeri girdiğimde ilk işim salona bakmak oldu ve anne ile babam oradaydı. Kapı girişinde içeri girip girmeme konusunda kararsız kalmıştım. Çünkü babam salonda volta atarken eliyle ensesini sıvazlıyordu ve yüzünde ilk kez tanık olduğum bir duygu vardı. Telaş.
"Anne ne oluyor?" dediğimde babam sırtını dönüp bana baktı, annem de oturduğu koltukta izlediği halıdan gözlerini çekip ayaklandı. "Bir sorun mu var?" Annem az önceki sıkıntılı ifadesinin yerini gülümsemeye bıraktı.
"Anneciğim biraz konuşalım mı meleğim?" Kaşlarım çatılıydı ve öğrenmek için can atıyordum. "Lütfen konuşalım ve bana bir an önce anlatın ne olduğunu." Ailemi ilk kez böyle görüyordum. Çaresiz, ne yapacağını bilememe ve belki hatta yolun sonuna geldiğini düşünme. Bunların hiçbirini daha önce hissetmedim ya da ailem bana bu duyguyu hissettirmedi. Bu hissiyat şu an bana sanki Zümra'nın söylediğini haklı çıkarır gibi gösteriyordu.
Evlilik, ömür boyu süren hatta insanların sadece birbirleriyle yaşamalarını gerektiren bir maraton. Hiçbir aile, çocukları için böyle bir karar almamalı. Açıkçası annemin böyle bir karar aldığını zannetmiyordum. Kimse elleriyle, gözden sakınarak büyüttüğü çocuğunu bir ticaretten evlendirmek istemezdi.
Annem, ellerimi tuttu ve beni yürüterek koltuğa oturttu. Kendisi de yanıma. Babam hala ayaktaydı ve topu anneme atmış gibi sesini çıkartmıyordu. Annemden artık bir cevap bekliyordum o yüzden gözlerimi üstüne dikmiş bir an önce konuşmaya başlamasını bekliyordum. Zümra'nın evlilik mevzusu zihnime sızmıştı ve fazla etkilemişti beni. Ailemin böyle bir şey yapacağı fikrine varmamıştım.
"Benim güzel yavrum, şimdi sana bir şey söyleyeceğiz. Söylememiz gerek. Ama lütfen korkma ya da endişelenme çünkü senin için değişen bir şey olmaya-..." Annemin sözünü sertçe kestim çünkü duyacaklarımdan korksam da bir an önce yüzleşmek istiyordum.
"Sadede gel anne." Annem son kez babama baktı ama babam ona bakıyor muydu bilmiyorum. Ben sadece anneme akbaba gibi gözlerimi dikmiş kaçmadan cevap vermesini istiyordum.
"Asena, sen evleniyorsun." İlk duyduğumda kavrayamadığım ama en sonunda bir sonuca vardığım o sözcük. Evlenmek.
İnsanların almadan önce iki defa düşündüğü, aşık olmak için yıllarca sabırla beklediği o eylem, bana şimdi sunulmuştu. Ben evleniyor muydum?
"Anne ne saçmalıyorsun?" dedim kendime geldiğim ilk an. "Ne evlenmesi?" dedim çığlık çıkartmak istediğim sesimle. "Ben kiminle evleniyorum, ne evliliği?!" Ayağa fırladım, dik duramadığım postürle bir anneme bir babama döndüm. Bu evlenmek fiilini bana daha açıklayıcı anlatmaları gerekiyorlardı, fark etmez her türlü evlenmeyecektim.
"Kızım bak babanın-..." Anneme avuç içimi doğrulttum sözünü böldüm. "Eğer babamla alakalıysa o anlatacak. Susmayacak." Bedenimi tamamen babama döndürdüm. "Ne demek oluyor baba? O ticari evliliklerden birinin içine mi sokuyorsun sen beni? O saçma durumun içine sende mi sokuyorsun beni? Ya da keyfin için mi evlendiriyorsun?" dedim feryat kopardığım sesimle. Dinlemeden aklında türlü türlü senaryo sürme, dedi iç sesim ama dinlesem daha çok o batağa atılacak gibi hissediyordum. Aklımda evlilik, anlaşma gibi kelimeler dönünce bir çıkmaza sürükleniyordum.
"Asena; işler kötü, kızım. Son aylarda sana çaktırmadık, evet, hizmetliler gitti ama onlara ödeyecek paramız olmadığı için. Şirket batmak üzere," dedi babam zoraki çıkarmaya çalıştığı sesiyle. Devam edecekti ki bir anda durdum.
"Neden bana söylemediniz?" Böyle sıkıntı yaşadıklarını bilmiyordum ve öğrenince durulmuştum. "Karşı taraf bize evlilik için çare sunduğunda vazgeçmeleri için bekledik ama bugün seni istemeye geliyor. Ama-..." Babam devam edecekti ki durdurdum onu. Şoktan şoka atlıyordum ve daha evliliği kaldıramazken şimdi bugün isteme nasıl yaşanabilirdi ki?
"Bugün mü? Baba siz-..." Bu sefer sözü kesilen ben oldum. Babam bir anda ciddi haline büründü. Karşıma geçti, omuzlarımdan kavradı ve gözlerimin içine baktı. O kadar dikkat ve ciddi hali bir anda beni ürkütmüştü.
"Zorunda değilsin, Asena. Duydun mu zorunda değilsin. İstemiyorum dersen bu iş asla olmayacak. Gerekirse baştan başlarım. Tekrar büyütürüm. Ama seni istemediğin bir evliliğe zorlamayacağım, anladın mı beni?"
Sanki göğüs kafesim simsiyah bir tebeşirle karalanmış da doğru kararı verirsem temizlenecekti. Ailem mutlu olursa, ben mutsuz olacak, istemediğim bir evliliğin kölesi olacaktım. Ama ailem mutsuz olursa ben yaşayamazdım. Onlarla baştan başlardım, gerekirse maddi durumumuz kötü olurdu ama biz yine yaşardık, o arabaları satardık. Mücevherleri satardık. Yeni yatırımcılar bağlar, yine eski hayatımıza dönerdik.
Bir kadındım ama şu an kendimi bir çocuk gibi hissediyordum. Doktora kaç yaşında olsa bile ailesiyle gitmek isteyen, çikolata mı dondurma mı dendiğinde karar veremeyen ama sadece tek bir tanesini seçme hakkı olan, annesi ve babası boşansa hangisiyle kalacağını seçemeyen bir çocuk gibi.
Kendimi küçük bir çocuk gibi düşünmüştüm ve içimden ne karar vermem gerektiğini bildiğim için cevabımı verdim. "Evlenmek istemiyorum, baba."
§
Odamda oturmuş, annemin yatağıma bıraktığı elbiselerden birini giymiş, odamda bir sağa bir sola yürüyüp duruyordum. Şeffaf bant topuklularımla mükemmel gözüken bir elbiseydi. Ben elbisenin şıklığıyla yanıp tutuşamamıştım çünkü başımızda koca bir dert vardı.
Biliyordum, ailem ben istemediğim sürece böyle bir şeye asla tamam demezlerdi. Bu işin sonunda her ne kadar maddi sıkıntı olsa bile.
Hazırlandıktan sonra dikkatli adımlarla aşağı indim. Annem harika bir sofra hazırlamıştı, en azından denemişti. Fazla abartmamasını söylemişti babam çünkü bu evliliği en başından itiraz edecekti. Bu net olan bir şeydi. Babamın bu evliliğe en başından ters olduğu belliydi.
"Çok güzel olmuşsun babacığım." Babama teşekkür ettikten sonra çalan kapı üçümüzün de derin nefes almasını beraberinde getirdi. Annem beni belimden tutup kapıya yönlendirdi.
"Kızım sen önde ol kapıyı aç, hadi." Başımı sallayıp kapıya yürüdüm. Fazla umursamazdım ama kapıyı açtıktan sonra sanki gözlerim daha net görmeye başlamıştı.
Sabahki küstah çocuk karşımda duruyordu. Bir elinde sanırım çikolata bir elinde çiçek. Ve beni fark edince yutkundu. Eğer çok dalarsam hayran hayran bana baktığı gafletine düşecektim. Yanında da annesi, babası ve tahminen o çocuktan 3-4 yaş büyük bir erkek vardı. Böyle bir şey beklememiştim ve sanırım o da bilmiyordu. Babam bana çocuğun ne fotoğrafını göstermişti ne de yaşını söylemişti. Nasıl olsa evlenmeyeceksin görme bir şey olmaz, demişti kıskanç bir tavırla.
"Hoş geldiniz." Babam konuşunca dikkatimi tekrar toparladım.
"Hoş bulduk, Yalçın Bey," dedi babası olduğunu düşündüğüm kişi. En önden o çocuk girdi. Çiçek ve çikolatayı nazik bir tavırla bana uzattı. Ben ona ters ters baktıktan sonra aldım. O herif benden sonra anne ve babamın elini sırayla öptü. Çiçek ve çikolatayı kapının önünde olan aynalı çekmecenin üstüne koydum.
"Merhaba, Emre ben. Ardıç'ın abisiyim," dedi diğer erkek. Böylelikle de o çocuğun adının Ardıç olduğunu öğrenmiştim. Emre'nin de sesinden neşe akmıyor adeta fışkırıyordu. Acaba beni hangisine isteyeceklerini düşünüyorlardı?
"Merhaba bende Asena," dedim, o Ardıç'ın peşine giderken. Sonra sarışın saçlı ve hala yaşlanmayı düşünmeyen kadın, kahverengi saçlarının arasına akların serpiştirildiği adam içeri girdi.
"Merhaba kızım ben Sedat, bu da karım Demet." Gülümsedim.
"Asena. Memnun oldum." Kısa bir kapıda görüşmeden sonra salona geçtik. Hepimiz koltuklara dizilirken ben annemin yanına oturmuştum çünkü epey gerici bir ortamdı ve beni koruyabilecek tek insanın o olduğunu düşünmüştüm.
"Tekrardan hoş geldiniz, Sedat Bey," dedi babam nazik bir tavırla. Önceden tanışmış da olabilirler, yakın arkadaş da. Yine de böyle bir durumu açıklamadan önce onları geri çevirmek için kibar olması gerekiyordu.
"Hoş bulduk, Yalçın," dedi adının Sedat olduğunu öğrendiğim adam. Babam gibi yaşını göstermeyen, samimi görünümlü bir adamdı. Kadın biraz gösterişliydi. Kendince fazla abartılı giyinmiş kadın imajı çizmiştim. Ama samimi olduğu ortadaydı. "Ama biz bir aile olacağız, değil mi? Beyli Hanımlı hitaplara ne hacet?" dedi yarı güler bir sesle. Babam boğazını temizleyip lafa girmeye hazırlandı, ama annem babamdan erken davrandı.
"Ardıçcığım, canım. Sen nasılsın?" Önce Ardıç'a sorduğu için bir anlığına aday olan erkeğin o olduğunu düşünmüştüm. Her ne kadar gereksiz olsa da.
"İyiyim Şule Hanım, teşekkür ederim. Siz?" dedi ezbere konuşur gibi. Çok ciddi bir yüz ifadesi vardı. Sesinin tonu çok samimi ve yumuşak gelmişti ama yüz hatları çok keskin ve bitse de gitsek gibiydi. "Sağ ol, bende iyiyim."
"Şule, yoksa doğru mu görüyorum, Asena'nın üstündeki benim hediye aldığım elbise mi?" Babam ile başlarımızı anneme sert bir ifadeyle çevirmiştik aynı anda. Annem bu elbiseyi zoraki giydirmek için öne sunmuştu. Yatağıma serdiği elbiselerden en çok bunu giymemi istemişti. Ve gel gör ki bu elbise, müstakbel kayınvalidemin hediyesi olan bir elbiseymiş. Allah söyletti.
Babam sinirlenmişti ki normalde dünyanın en sakin insanıdır. Bu yüzden daha çok gerilmiştim. Sinirlendiğini avucunu kendi diz kapağını bastırıp sertçe sıkmasından anlaşılıyordu. O kadar çok sıkmıştı ki parmak kemikleri keskinleşmiş, boğumları beyazlamıştı. Babam beni vermek istemiyordu zaten. Annemin de bu elbiseyi giymem için ekstra muamele göstermesi, işleri epey bozmuştu.
"Ah, evet Demetciğim," dedi annem, birkaç saniye oturuşunu düzeltip boğazını temizledikten sonra. Yalancı gülümsemesi onları değil bizi kandırmak içindi. "Asena, çok beğendi verdiğimde hemen giymek istedi." Annemin yanına oturduğuma çok şanslıydım. Annemin kolunu parmaklarımla cimcikledim ama hiç canının yandığını belli etmeden yalancı gülümsemesine bozmadı.
Demet Hanım bana dönünce bende aynı annem gibi yalandan gülümsedim. "Evet, ben çok beğendim. Çok teşekkür ederim," dedim, utanmıştım. Annemin yaptığı işleri epey batırmıştı. İnsanlara evlenme anlaşmasını bozmak için yer arıyorduk. Ve görgüsüz gibi onların hediye aldığı kıyafet üzerimdeydi.
"Ne demek canım, güle güle giy." Ortada gereksiz bir sessizlik vardı. Kimse ne konuşuyor, ne de nefes alıyordu sanki.
"Sedat, biraz konuşalım mı seninle?" dedi babam. İçimden 'sonunda' diye geçirdim Beklediğim an şu an oydu. "Özel olarak." Sedat Bey, başını sallayıp ayaklandı. Babam bir şey demeden balkona yöneldi, Sedat Bey de peşinden gitti. Arkalarından balkon kapısı kapanınca Demet Hanım sessizliği bozdu.
"Ardıç, oğlum. Siz Asena ile bir konuşun isterseniz." İtiraz etmek için ağzımı açtım, ne diyeceğimi bilemediğim için geri kapattım. Annemin de araya girip Demet'e şans vermesini beklememiştim. "Evet, kızım. Hadi gidip konuşun, görüşün." Annemin sabahtan beri ne yapmaya çalıştığını anlamamıştım ama bana yandan bir göz kırpınca bir planı olduğunu düşündüm. Mecburen kısa başımı sallayıp ayağa kalktım.
Ardıç sessizce kalktı ve bana eliyle salon çıkışını göstererek öncelik verdi, önden ben çıktım ve salondan duyulmayacağına emin olduğum mutfağa girdim. Ardıç da peşimden girdi ve kapıyı kapattı. İkimizde birbirimizin arlanmaz gibi gözlerine bakıyor ama tek kelime etmiyorduk. Onu baştan aşağı süzdüğümde gerçekten yakışıklı olduğu hissediliyordu. Kahverenginin en güzel tonunda saçları ve gözleri vardı. Gözlerindeki kara müzik etkileyiciydi. Saçları dağınıktı ama dokunsam ipek yumuşaklığı hemen hissedilecek gibi duruyordu. Yanında küçük kalıyordum. Yakın çekimde karşı karşıya gelsek yüz yüze gelemezdik. Aramızdaki boy farkı açıklanamaz derecede fazlaydı.
"Ardıç."
"Asena."
Mutfak camından içeri sızan günbatımının kızıl ışıkları ikimiz arasına girmişti. Sanki aramızdaki o ışık, aramızdaki gizli sınır çizgisiydi. Susmak için bu ışık bizi gizli tutuyordu. Aklımdan geçen onca sarkan düşüncelere kafamda dağıtmak için boğazımı temizledim. "Biz evlenmeyeceğiz." Bunu en ani söyleme yolum buydu. Ardıç birkaç saniye kaşlarını çattıktan sonra konuştu.
"Nasıl olacak o?" dedi gür ve sert sesiyle.
İstemiyordu zaten ve sanki yolunu öğrenmeye ihtiyacı vardı. Kendim araya girdim ve açıklama ihtiyacı duydum. "Ben istemiyorum, zaten babam da babanla onu konuşacaktı." Ardıç hiç beklemediğim bir tepki gösterdi, alnı kırışmaya, sert çene hatları gerilmeye başlamıştı. Onun aksine yanaklarım vardı, bir erkeğin yüzünü fena halde kıskanmıştım.
"Bak, bu evlilik olmak zorunda, tamam mı?" Kaşlarımı çatmadan edemedim. Merak içinde gözlerimi kıstım.
"Neden zorunda-" Hızlıca kapıyı son kez kontrol etti, o çizgiyi aşacak kadar adım attı ve tam karşımda dikildi. Göz göze gelebilmemiz için o başını eğmiş ve bende uzun bir dağa bakıyormuş gibi başımı kaldırmıştım.
"Ailem beni evlendirmeyi kafaya taktı. Senle evlenmezsem milyon tane kadın kapıda dikilecek. Ve senin de bilmediğin problemler yaşanacak hayatımda." İkinci cümlesinden sonra onu içimde egoist olarak oturtmuştum. Parasını ve kendini düşünen bir erkek için bu evlilik olmak zorunda değildi, olmayacaktı.
"O senin sorunun, sırf senin için evlenmeyeceğim," dedim ve umursamadan onun yanından sıyrılıp kapıya yürüdüm. Daha elim kapı koluna değmeden dirseğimden tutulup geri çekildim. Ardıç beni bir anda çekince onun göğsüne çarpmıştım.
"Sizin finansal durumunuzu da babam düzeltecek, unutma. Benimle evlenirsen onlara yardım edecek," dediğinde bu gerçekle tekrar yüzleşmiştim. Sırf ailemin durumu için bu evliliğe mahkum kalabilirdim. "Bak sadece 6 ay. 6 ay evli kalacağız, sonra sadece ayrılacağız. Hatta," Durdu, derin nefes aldı, eliyle alnını sıvazladı. Sonra devam etti. "Hatta evlendikten birkaç ay sonra 'aşık olduk' deriz. 6 ay sonra da anlaşamadık diyerek ayrılırız. Tamam mı?" Bu mantıklı bir sebepti. Ama ona güvenmiyordum. Tanımadığım bir insana bu kadar kolay güvenebilmem aptallık.
"Sana neden güveneyim?"
"Yardımına muhtacım, anlıyor musun? Sana muhtacım."
Tam o anda salondan bağırış sesleri duymaya başladık. İkimizde başımızı kapalı kapıya çevirdik. Birkaç saniye içerden gelen sesleri dinledikten sonra artık net bir karar vermem gerektiğini hatırlatan şey Ardıç'ın çenemden tutup başımı ona çevirmesi oldu. Ona döndüğümde yüzlerimiz birbirine çok az yakındı. Ama ufak yakınlık bile yutkunmama sebep olmuştu. "Sözleşme de hazırlarım, sana 5 metre bile yaklaşmam. Ama yeter ki kabul et şunu."
Sözleri yalvarır biçimdeydi ama ses tonu ve çehresi hala dikti. Ağzımı açsam her şeyi söyleyeceğim ama ne diyeceğimi bilmiyordum. Kafamda tarttıktan sonra, Ardıç'a güvenmediğimi fark ettim ama aileme çok şey borçluydum. Her yardıma ihtiyacım olduğunda bir ellerinin her zaman benim omzumda olduğu zamanları geride bırakmıştık. Ailem sayesinde iyi bir insan ve başarılı bir kadın olmuştum.
Belki de onlar için bunu yapabilirdim.
"Tamam, kabul." Ardıç rahatlayarak kendini benden çekti ve başını salladı. "Ama sözleşme hazırlayacaksın."
"Tamam, hazırlayacağım." Birbirimize incelemek ister gibi bakıyorduk. İkimizde evleneceğimizi artık anlamıştık sanırım ve tanımak ister gibi yüzlerimizi uzun uzun gözlüyorduk.
Ardıç başını havaya kaldırıp nefes aldı rahatlamış gibi. Sonra masaya avuç içlerini dayayarak yaslandı. Ardından başını bana döndürdü. "Teşekkür ederim, bana güvenmeni sağlayamam ama bu evlilikte çizgimizi koruyacağımdan emin olabilirsin." Başımı salladım, bu da bir nevi güvenmekti ama başka çarem yoktu. 6 ay dediğin 6 gün gibi geçerdi.
Mutfak kapısı açıldı ve içeri ailelerimiz sinirle girmişti. Bu karar anında içerisinin sesi kulağa çok hoş gelmeye başlamıştı ve sanırım bir süreden sonra duymamaya başlamıştık.
"Asena, sen evlenmek istemiyorum demiştin değil mi kızım? Söyler misin onlara kızım. Bu iş bitsin." Babama fena halde mahcup duruma düşecektim çünkü hiç sinirlenmeyen bir insan bağıra çağıra tartışmaya girme potansiyeli düşüktü. "Baba..."
O sırada aklıma çok tatlı bir fikir gelmişti. Başımı dik bir şekilde kaldırdıktan sonra Ardıç'ın masaya yaslı sağ elini tutup ellerim arasına aldım. Ardıç şaşırarak başını ellerimize çevirdi sonra sorgular şekilde bana baktı. Ben onu umursamadan babama döndüm.
"Baba, Ardıç benim sevgilim." Herkesin ağzından şaşkınlık nidası çıktı. Buna Ardıç da dahildi. Açıklamaya hemen giriştim. "Ben sevgilim olduğu için evlenmek istemiyordum ve madem Ardıç ile evleneceğiz kabul ediyorum."