Tanrılar, titanların asırlardır süre gelen sorumluluklarından sıkılması ve bu sorumlulukları yıkacak birilerine ihtiyaç duyması sonucu yarattıkları, ölümsüz, güçlü ve zamanla kendilerini somut biçimlere sokmayı öğrenmiş enerji topluluğun genel adıdır.
Kendi taht ve güçlerine tapan beş titan, onlardan güçlü olup isimlerini onlardan çalmamaları adına yüzlerce tanrı yaratıp güçlerini onlara paylaştırmış ve duygusal yönlerini olabildiğince sınırlı tutmuşlardır.
Titanlar, tanrılar ve diğer alt türler kendi aralarında güç yetenek ve bilgi odaklı kurulan hiyerarşide milyarlarca yıl yaşamış ve tanrılar, eski dünyanın insanları olarak onlar gibi alt türlerini korumuş, güçlerinin yettiği her yerde doğru olanı yapmış ve onlardan güçlü olarak gördükleri varlıklara tapınmış, onların ışığı ile övünmüşlerdir.
Titanlar; elbette ki böylesine rahat yaşadıkları hayatta bir şeylerin yanlış gidebileceğini düşünmediler, her şeyin aynı şekilde devam edeceğine, düzenin kurulduğuna ve her şeye hâkim olduklarına inandılar.
Unutulabileceklerine, tıpkı onların üst varlıklarını unuttukları gibi kendilerinin de unutulabileceğine inanmadılar…
Titanlar tahtlarını sağlama almak ile o kadar meşguldü ki tanrılardan çok uzaklara sakladıkları duyguların boşluğunun hayatlarında nelere yol açabileceğini de tanrıların titanların kontrolde olmaktan aldıkları zevki izleyip içlerindeki boşluğu onunla doldurmak isteyebileceğini de tahmin edemedi. Yaratmak için gerekli olan güçlerin ayrı ve samimiyetsiz tanrılarda olmasının kontrolleri dışı gelişecek herhangi bir durumu engellemeye yeteceğini düşündü; hiçbiri ortak bir amaçla tanrıların bir birlik olabileceğini düşünmediler. Nihayetinde sorumlulukları olmadan yaşadıkları hayatın, yarattıkları tanrıların başarılı var oluşunun ve kendi egolarının ışığı altında kör olmuşlardı.
Kim düşünürdü ki tanrılar titanlara bu kadar çok benzeyecekti…
Titanların işlerden ellerini ayaklarını iyice çekmesi ve gölgelere karışmasıyla tanrılar varlıklarını unutmaya, görmezden gelmeye başladılar. İşleri düşmedikçe onlarla muhatap olmadı ve onlarla fikir alışverişi içine girmediler; her şeyi tanrılar yapıyordu sonuçta, neden onlar gibi etkisiz varlıklar ‘onların’ ruhları üzerinde söz sahibi olurdu ki?
Sonuç olarak sadece titanlar gerilemeye değil, tanrılar öne çıkmaya, ilerlemeye ve kendileri için çalışacak, onları alt tabakadakiler için daha da uzak, yüksek ve güçlü gösterecek bir basamağı var etmeye karar verdiler.
İnsanlar.
Evrende bir yere sahip olmayan, değersiz, tanrılara hizmet edecek küçük varlıklar, düşük basamaklardaki varlıklardan birazcık daha üstün, daha üstün ki tanrılar onları her ezdiğinde içlerindeki eksikliği doldurmak için kullandıkları egoları tatmin olsun, olsun ki onlar da titanların tanrılara yaptığı gibi insanları yönetip onları kullanabilsin.
Tanıdık hikâye, değil mi?
. . . . . . . . . . .
İlk insanlar tanrıların birbirlerine bakarak yarattığı ufak süsler gibiydiler, her denileni yaptılar ve tanrılara istenildiği gibi itaat ettiler, söylendiğinde iyi, söylendiğinde kötü, söylendiğinde yorgundular.
Ancak tatmin edici değillerdi.
Güçsüzlerdi ve ortalıkta gezinip ayak işleri yapmaktan başka işe yaramıyorlardı.
Bir sonraki yaratılan nesil daha farklıydı. Tanrıların kendi yarattıkları insanları önceki neslin yarattığı ruhlardan daha farklı, daha iyi ve onları bir üst raddeye taşıyacak bir özelliğe ihtiyaçları vardı.
Akıl.
İnsanlara sorgulamayı, bakmayı değil görmeyi ve karar vermeyi öğrettiler, yaşadıklarını öğrenmeyi, hata yapmayı ve hatlarının sonucunu sırtlanmayı öğrettiler.
İnsanlara kendilerine tapmalarını söylemek yerine insanların onlara tapması, ayaklarına kapanması için sebepleri onlara gösterdiler, onlar sayesinde var olduklarını öğrettiler ve insanlar sanki var olmasalarmış bunun farkında olacakmışlarcasına ürktüler.
Bu sefer kendi iradeleri ile tanrılara hizmet etmeye ve onlar için güçsüz bedenlerinin kaldırabileceği kadar diğer varlıklara göz kulak olmaya başladılar. Tanrılar, titanların onlara yaptığının aksine insanlara güçler vermediler, onları ölümlü tuttular ve altmış yılda bir yeniden insanları üretmekle uğraşmamak için insanlara üremek için farklı, hayvanlar ve bitkilerin çoğalma biçimlerine benzer bir hareket yüklediler onlara.
Onları olabildiğince farklı ancak mükemmel yarattılar, yaratılan tanrılardan beşi bir araya gelerek bu varlıkları daha da geliştirmeye, daha ince detaylar eklemeye ve bir yerden sonra da onlara zarar vermeye başladılar. İnanılmazdı; ağırlıkları ve boyları yaptıkları işlere göre değişiyor, kimi incecikken yanındaki bir başka çalışan onun iki katı olabiliyordu. Yara alabiliyor ve farklı hızlarda iyileşiyorlardı.
Tanrılara en tuhaf gelen ve özellikle beşinin dikkatini çeken şey ise ufak insanlar olmuşlardı. Göründüğü üzere zamanla tanrılar insanların onlara karşı olan tavrından ve bakışlarında kaybolmuş ve öylesi ‘küçük’ ve ‘değersiz’ varlıkların pohpohlamaları ile kendilerinden geçmiş, zamanla yüzlerini daha az gösterir olmuşlardı. Bazı jenerasyonlar onları görmüştü elbet, bazıları bizzat ellerinde şekil almış ve yanlarından saniye olsun ayrılmamıştı. Şimdiki halleriyle ise bunu gereksiz görmeye ve çevrenin onları hiç görmemiş insanlarla dolmasına izin vermişlerdi.
Dikkat çekici kısım ise böylece ilerleyen jenerasyonun hala onlara inanması, saygı duyması ve kendileri aynadaki düzenin insanlarda olmayan güçlerle kontrol edildiğini anlayabilip yine yolunu tanrılara çevirmesiydi.
Tanrılar, geldikleri yeri ve üstlerindeki bütün o tarihi unutup sadece kendi yarattıkları şimdiye odaklanmışlardı, istedikleri ve içlerinde uktesi kalan her şey adına.