Paris'te akşamüstüydü.
Güneş yavaş yavaş binaların arasından çekilirken sokaklardaki kalabalık da azalmaya başlamıştı. İnsanlar işlerinden çıkmış, kimi metro istasyonlarına doğru aceleyle ilerliyor, kimi de yol üzerindeki kafelerin önünde kısa bir mola veriyordu. Şehrin her zamanki hareketliliği devam ediyordu.
Jean-Pierre ise bütün bunların arasında, evine doğru ağır adımlarla yürüyordu.
Neden bu kadar sıkıldığını anlamıyordu.
Paris'te doğmuştu. Çocukluğu bu sokaklarda geçmiş, gençliğini burada yaşamış, burada eğitim almış ve burada meslek edinmişti. Şehrin sokaklarını ezbere biliyordu. Hangi metro durağından nereye gidileceğini, hangi caddeden geçerse daha kısa süreceğini, hangi kafede neyin güzel olduğunu biliyordu.
Paris onun için sadece yaşadığı şehir değildi.
Hayatının büyük bir kısmıydı.
Ama son zamanlarda bütün bunlar ona eskisi kadar ait hissettirmiyordu.
Özellikle Müslüman olduğundan beri...
Jean-Pierre bir süre önündeki kaldırımlara bakarak yürüdü.
Paris'te değişen neydi?
Belki de hiçbir şey.
Değişen kendisiydi.
Fakat neyin değiştiğini kendisi de tam olarak bilmiyordu.
Yaşadığı olay elbette aklından çıkmıyordu. Bir insanın sırf inancı yüzünden karşılaştığı o iğrenç tavır kolay kolay unutulacak bir şey değildi. Fakat Jean-Pierre bunun bütün Fransızlara mal edilemeyeceğini biliyordu.
Zaten içindeki sıkıntı o olaydan önce de vardı.
Sadece şimdi daha görünür hâle gelmişti.
Jean-Pierre derin bir nefes aldı.
Şu an gerçekten boğuluyor gibi hissediyordu.
Apartmanın önüne geldiğinde birkaç saniye kapıya baktı. Sonra cebinden anahtarını çıkarıp kapıyı açtı.
İçeri girdiğinde evin sessizliğiyle karşılaştı.
Ayakkabılarını çıkarıp çantasını omzundan indirdi. Tam salona doğru ilerlerken içeriden bir ses duydu.
"Haydi aslanım! Haydi! Ez şunu! Mahvet!"
Jean-Pierre durdu.
Sesin kimden geldiğini tahmin etmek zor değildi.
Salona girdiğinde Fatih'i koltuğa yayılmış, telefonundan oyun oynarken buldu. Polislik mesaisini bitirmiş olan Fatih, işteki ciddi hâlinden oldukça uzak görünüyordu. Telefonun ekranına öyle bir konsantre olmuştu ki Jean-Pierre'in içeri girdiğini fark etmemişti bile.
Jean-Pierre birkaç saniye onu izledi.
Fatih tekrar bağırdı:
"Haydi! Haydi! Al şunu!"
Jean-Pierre başını iki yana salladı.
Çantasını masanın üzerine bıraktı.
Tam o sırada Fatih oyunu kaybetmiş olacak ki Türkçe ağır bir küfür savurdu.
Jean-Pierre kaşlarını kaldırdı.
B2 seviyesinde Türkçe biliyordu ve ne söylediğini gayet iyi anlamıştı.
"Fatih."
Fatih'in gözleri hâlâ telefondaydı.
"Ne?"
"Bu hiç hoş değil."
Fatih başını kaldırdı.
Jean-Pierre'i görünce şaşırdı.
"Jean-Pierre? Sen gelmiş miydin ya?"
Jean-Pierre hafifçe gülümsedi.
"Yeni geldim."
Fatih telefonu kenara bıraktı.
"Yemeği hazırladım. İstersen yiyebilirsin. Aç mısın?"
"Şu an aç değilim. Birazdan yerim."
Jean-Pierre birkaç saniye sustu.
Fatih onun yüzündeki ifadeyi fark etmişti.
"Bir şey mi oldu?"
Jean-Pierre cevap vermeden önce derin bir nefes aldı.
"Sana bir şey söylemem gerekiyor."
Fatih'in yüzündeki gülümseme kayboldu.
"Ne?"
Jean-Pierre gözlerini kısa bir süre yere indirdi. Sonra tekrar Fatih'e baktı.
"Ben gitmeye karar verdim."
Fatih birkaç saniye hiçbir şey söylemedi.
"Nereye?"
"Paris'ten uzağa."
Jean-Pierre'in sesi sakindi. Fakat yüzündeki yorgunluk saklanacak gibi değildi.
"İçimdeki sıkıntı ve yaşadığım olay artık beni Paris'ten koparmış gibi hissediyorum. Gitmem gerekiyor, Fatih."
Fatih koltuğa biraz daha dik oturdu.
"Yaşadığın olayın kötü olduğunu anlıyorum. Ancak bu sadece radikal ırkçı bir Fransız'ın yaptığı saçma sapan bir hareketten ibaretti."
Kısa bir süre durdu.
"Bunu bütün Fransızlara yüklemek ya da Paris'teki herkes böyleymiş gibi düşünmek ne kadar doğru?"
Jean-Pierre başını iki yana salladı.
"Ben bu hareketi kimseye yüklemiyorum, Fatih. Zaten içimdeki sıkıntı bu olayla birlikte doğmadı."
Bir an sustu.
"Artık buraya ait değilmişim gibi hissediyorum."
Fatih onu dikkatle dinledi.
"Madem buraya ait değilsin, peki nereye gideceksin?"
Jean-Pierre'in bakışları bir an boşluğa kaydı.
"Bilmiyorum."
Sonra hafifçe başını kaldırdı.
"Belki de..."
Fatih gözlerini kıstı.
"Belki de?"
Jean-Pierre birkaç saniye sustu.
"Senin ülkene."
Fatih'in kaşları havaya kalktı.
"Benim ülkeme?"
"İstanbul'a."
Fatih'in yüzünde önce şaşkınlık, ardından yavaş yavaş bir gülümseme oluştu.
"Sen?"
Jean-Pierre ona baktı.
"Ne?"
"Sen İstanbul'a mı yerleşeceksin?"
Jean-Pierre başını salladı.
"Evet."
Fatih bir anda kahkahayı bastı.
Jean-Pierre şaşkınlıkla ona baktı.
Fatih'in kahkahası birkaç saniye içinde kesilmedi. Aksine uzadıkça uzadı.
Sonunda Jean-Pierre dayanamayarak kaşlarını çattı.
"Fatih, ne var bunda bu kadar gülecek?"
Fatih, gülmesini zor bastırarak cevap verdi:
"Boşuna macera arama Jean-Pierre. Senin narin Fransız psikolojin İstanbul'u kaldıramaz."
Jean-Pierre'in kaşları daha da çatıldı.
"Kendi şehrini neden bu kadar kötü tanımlıyorsun anlamıyorum."
"Ben şehri kötülemiyorum."
Fatih kendinden emin bir şekilde başını salladı.
"Sadece narin Fransız psikolojisinin İstanbul'a hazır olmadığını söylüyorum."
Jean-Pierre iç çekti.
"Evet, İstanbul'da fare yok ama inan bana..."
Fatih parmağını ona doğru kaldırdı.
"...orada öküz çok."
Jean-Pierre birkaç saniye sessiz kaldı.
Sonra gözlerini devirdi.
"Fatih, inan bana, ben hazırım. İstanbul'da başıma ne geleceğini bilmiyorum. Ancak denemek istiyorum."
Fatih cevap vermedi.
Jean-Pierre devam etti:
"Ayrıca neden psikolojimin sürekli narin olduğunu söylüyorsun? Fransızlar gayet de dayanıklı bir psikolojiye sahiptir."
Fatih başını salladı.
"Aynen kanka, aynen."
Jean-Pierre şüpheyle baktı.
"Ne demek 'aynen'?"
"Git İstanbul'a, öğrenirsin."
Fatih sırıtıyordu.
"Dayanıklı psikolojiyi."
Jean-Pierre gözlerini kapatıp kısa bir nefes verdi.
"Yani benim şu an yapabileceğim hiçbir şey yok."
Fatih omuzlarını silkti.
"Madem gitmek istiyorsun... Akacak kan damarda durmaz derler."
Jean-Pierre ona baktı.
"Git. Kendi gözlerinle gör."
Jean-Pierre başını iki yana salladı. Çantasını masadan alıp odasına doğru yöneldi.
"Valizimi toplamaya gidiyorum."
Fatih'in yüzündeki gülümseme bir anda kayboldu.
"Bir dakika."
Jean-Pierre durdu.
"Ne?"
"Sen gerçekten her şeyi hazırladın mı?"
Jean-Pierre başını çevirip ona baktı.
"Evet."
Fatih'in şaşkınlığı arttı.
"Gerçekten mi?"
"Her şeyi hazırladım aslında. Sadece nereye gideceğimi kesinleştirmemiştim."
Jean-Pierre kısa bir süre düşündü.
"İstanbul seçeneği uzun zamandır aklımdaydı. Bugün emin oldum."
Fatih başını yavaşça salladı.
"Anladım."
Jean-Pierre odasına girip kapıyı arkasından kapattı.
Salonda yalnız kalan Fatih birkaç saniye sessizce oturdu.
Sonra yüzünde yeniden o alaycı gülümseme belirdi.
Kendi kendine düşündü:
"Acaba kaç gün dayanacak?"