İçeriğe geç

ANAHTAR

Bölüm 8 · 16 dk okuma

ANAHTAR

Bölüm 8

2023...1539....

2023...

Dakikalar sonra kütüphanenin önündeydim. Elif'e aldığım hediyeyi cebimden çıkarıp torpidoya attım. Torpidodan bir şey almasını söyleyip orayı açtıracak ve hediyenin bir anda önüne düşmesini sağlayacaktım. Evet evet romantikliğimi kimse sorgulamasın.

Bakalım neredeymiş benim sevgilim. Arabayı kütüphanenin bahçe kapısının yanına çekmiş ve telefonla Elif'i arıyordum. Fakat telefonu kapalıydı. Hayret Elif kolay kolay telefonunu kapatmaz ama, herhalde içeride çekmiyor.

Arabadan inip kütüphaneden içeriye girdim. Gayet eski bir yapısı vardı. İçeriye sokulduğumda ahşaptan olan zemin ben basınca çıtırtılı ses çıkarsa da umursamayıp içeriyi bir süzdüm. Bizim kızların burada olabileceğini ümit ediyorum. Çünkü Elif bana en son burada olduklarını söyledi.

Ben yine etrafta dolanırken, kasada ki kadının bana seslenmesiyle dikkatim o yöne çevrildi.

"Buyurun ne aramıştınız?" Dışarıdan bakıldığında gayet sert bir mizacı olmasına rağmen ses tonu gayet nazik olan bu kadına biraz daha yaklaştım. Tam önünde durduğumda kadın aynı ciddiyetle sorusunun cevaplanmasını bekliyordu.

"Kız arkadaşıma bakmıştım ama..." Dedim.

"Kız arkadaşınız tam olarak nasıl biriydi."

"Uzun kahverengi saçları var. Tam olarak bu boylarda..." dedim. Omzumu göstererek çünkü nasıl tarif edeceğimi bilememiştim. Kadın ise demek istediğimi hemen anlamış olacakti ki, tek kaşı havaya kalktı.

"Sanırım demek istediğiniz kişi az önce bana bir kitabı sormuş olan kızdı." Dedi.

"Ah! Muhtemelen." Aradığım şeyi yani Elif'i bulmanın heyecanı ile...

"Gelin bu taraftan..." diyerek masasından uzaklaşıp bir koridor boyunca ilerledi. Tabi bende hemen ardından, kadın biraz ilerleyip durdu. Sağına soluna baktı. En son bana dönerek,

"Aslında az önce buradalardı. Sanırım çıktılar." Kafası karışmış gibi elini başında gezdirdi. "Aslında bakarsanız çıkmış olsalardı ben görürdüm." Diye ekledi.

"Demek ki çıktılar ve siz görmediniz." Dedim. Kadın ise gülümseyerek,

"Demek ki..." dedi sonra ise bana iyi günler edasıyla baş işareti yapıp tekrar masasına döndü. Ben ise son kez etrafa baktım. Bir kaç tane kişinin ders çalışan ve kitap okuyanlar dışında tanıdık bir yüz daha göremeyince pes ederek kendimi dışarıya attım.

Arabanın önünde tekrar Elif'i aradım. Ama telefondan gelen ses merakımı daha da arttırdı.

"Aradığınız kişiye şu anda ulaşılamıyor, lütfen daha sonra tekrar deneyiniz."

Off kızım ya neredesin? Arabanın kaputuna yaslandım. Tekrar telefonumun rehberini açıp bu kez Selim'i aradım. Telefon üçüncü çalmasında açıldı.

"Alo Selim, neredesin?"

"Evdeyim abi ne oldu?" Can sıkıntısı ile bir iç çekip kızların ortalıktan bir anda kaybolduğunu anlattım. O da meraklandı tabi haliyle

"Ben bir Burçak'ı arayayım." Dediğinde kıkırdadım. Burçak'a platonik aşık olduğunu bildiğimden,

"Sana da gün doğdu kızı aramak için." Karşıdan yüzünü göremesem de kızardığını anlayabiliyordum.

"Ne yapayım abiciğim ya başka türlü konuşamıyorum ki onunla..." Burçak'tan bahsederek... en son telefonu kapattım ve arabaya geçtim. Dakikalar sonra Selim bana dönüş yaptı.

"Alo ne yaptın, ulaşabildin mi?" Dediğimde karşıdan can sıkıntısı ile nefesini veriş sesini duydum.

"Hayır Burçak'ın telefonu kapalı."

"Nerede bu kızlar ya, telefonları kapalı kütüphaneye geldim orada da yoklar."

"Sena'yı aradım ben de onun da telefonu kapalı. Üçü birden kaybolmuş olamazlar herhalde değil mi?"

"Bilmiyorum ki... neyse sen bir haber alırsan mutlaka bana da ulaş."

Arabayla Elif'in evine doğru yola koyulmuştum. Genelde üçü birlikte Elif'in evinde buluşurlardı. Eğer orada da bulamazsam ne yapardım bilmiyorum.

1539...

Mükemmel fikrimi ortaya dökmemin ardından tam iki saat geçmişti. Hatice teyze bizleri bildiği -kendi çapında- en ünlü terzisine götürmüştü.

Planımızın kusursuz işleyebilmesi için gerçek sultanların giydiği kıyafetlerden diktirmeye gitmiştik.

Aslında plan belliydi. Sadece üçümüze ikişer elbise diktirecek ve saraya vardığımızda ise yolda soyguna uğradığımızı bütün servetimizin ve kıyafetlerimizin haydutlara kaptırdığımızı söyleyecektik. Böylelikle halimize acıyıp bize yardım edecek ve sarayda bir müddet daha fazla kalmamızı sağlayacaktık. Aslında biz eve dönmenin bir yolunu bulacak kadar bile kalsak bizim için yeterliydi.

Dükkanın ahşap kapısını açtığımızda küçük bir çan çaldı. Bir keresinde bir filmde izlemiştim. Müşteri geldiğini anlamak için kapının uzerine yerleştirilen çanlardandı bu.

"Oo hoşgeldiniz matmazel." Hatice teyze kendiniz esnaf halkına matmazel diye tanıtırmış. Bunun sebebi kocası uzun zaman işlerinden dolayı eve gelmediği vakitlerde Hatice teyze yalnız olduğundan onu rahatsız etmemeleri için alınmış bir önlemdi.

"Hoşbulduk Muzaffer bey." Dedi Hatice teyze, elinde ki eldivenin üzerinden bir öpücük kondurup doğrulduğunda Hatice teyzeye bir eliyle oturmasını işaret etti. Biz ise dükkanın içini hayran hayran süzüyorduk.

Bu devirde dükkan dükkan kıyafet bulamazsınız. Bu devirde yalnızca kumaşlar satılır ve siz ise terzilere gidip onları kendi ölçü ve zevkinize göre diktirirsiniz. Bunları yol boyunca buraya kadar yürürken Hatice teyzeden öğrenmiştik.

"Bu hanım kızlarda kim." Dedi Muzaffer bey, fesinin altından fırlayan saçları henüz beyazlamış, üzerinde uzun bir elbiseyle bizlere bakıyordu. Biz bir şey demeden Hatice teyze atıldı.

"Onlar benim nedimelerim. Bugün onlara kıyafetler dikeceğiz." Dediğinde biz o kadar heyecanlıydık ki ilk kez bu devirde canlı canlı bir çok şeye şahit oluyorduk. Bırakında o kadar heyecan olsun değil mi?

"Gayet tabi... isterseniz siz kumaşları seçin sonra ölçünüzü alması için Gülbahar'ı çağırayım." Adam bize gülümseyip, renk renk kumaşı önümüze serdikten sonra arka tarafta bulunan büyük, boyu yerlere kadar uzanan perdenin arkasına geçti.

"Hatice teyze, kumaşlar ne kadar güzel." Dedi Burçak, Hatice teyze ise eliyle susmasını söyledi. Çünkü burada ona ismiyle hitap etmemizi yasaklamıştı. Ona yalnızca Matmazel demeliydik.

Burçak büyük bir küfür etmiş gibi elini ağzına kapattı.

"Hadi bakalım istediğiniz renklerden seçin merak etmeyin, Muzaffer beni yıllardan beri tanır parayı sorun etmeyin." Hatice teyze, gerçekten bundan çekindiğimizi anlamış olacaktı.

"Ha... yani Matmazel, Gülbahar kim?" Dedim az daha pot kırıyordum ki Hatice teyze ile göz göze geldim.

"Gülbahar, Muzaffer beyin zevcesidir." Osmanlı kelimelerine alışamayacaktım sanırım.

"Zevce ne demek?" Dediğim de bu sefer beni Sena yanıtladı.

"Osmanlıca karısı, eşi demek." Dedi. Biz kumaşları seçtikten sonra yine aynı büyük perde kımıldadı ve içeriden Muzaffer beyin karısı Gülbahar hanım çıktı.

"Hoşgeldiniz Matmazel." Deyip Hatice teyzenin elini sıktı. Büyük bir coşku ve sevinçle parlayan, neşe dolu gözleri bizlere döndüğünde,

"Güzel seçim kızlar, bu aralar hep bu kumaşlar satışta." Diyiverdi. Sonrası ise sırayla bizim vücut ölçülerimizi aldı. O sırada ise Hatice teyze, şerbetinden bir yudum alıp bir yandan da kumaşları inceliyordu.

İçimde garip bir his oluştu. Bütün bu eskiye yönelik şeyler... bu devrin çok satılanı ve modası olan şeyler bana çocukluğumu hatırlatmıştı. Ben daha küçük bir çocukken annem terzilik yapıyordu. Sıra sıra birbirinden güzel renk renk kumaşlardan elbiseler dikiyordu. Annem hep bu mesleğin annesinden geçtiğini söylerdi hatta onunda annesinden yani kuşaktan kuşağa geçtiğini yarın öbür gün ise terzilik yapmaya kalkışırsam benimde çok güzel iş çıkaracağıma inanıyordu. O günler gayet mutluyduk pek fazla paramız olmasa da annemin terzilikten kazandığı bir kaç kuruş ile babamın ise yurtdışında çalıştığı bir fabrikadan para göndermesi ile geçinirdik. Ama şimdi ne annem var yanımda ne de babam... ve ben evimden yüzyıllarca uzaklıkta resmen kurtarılmayı bekliyordum.

"Pek güzel seçimler kızlar, en kısa vakitte dikimleri biter elbiselerin." Dedi güler yüzlü Gülbahar hanım. Ona bu sıfatı söylemeyi sevdim. Çünkü gerçekten çok sevecen cana yakın bir kadındı. Ölçülerimiz bitince Hatice teyze ödemesini yapıp dükkandan çıktık. Hatice teyzenin güzel hatırı için elbiselerimizi bir an önce dikileceğini söyledi.

"Evet şimdi ne yapıyoruz." Dedi Sena büyük bir merakla...

"İsterseniz sizi gezdirebilirim. Sonuçta zaman yolculuğu yapıp buralara bir kere geliyorsunuz. Tadını çıkarmaya ne dersiniz?" Aslında Hatice teyze haklıydı.

Bazen bazı şeylere üzülmek ağlamak yerine bulunduğumuz ortamın tadını çıkarmalıydık. Sonuçta böyle bir ihtimal her zaman başımıza gelmez.

Kendimi Osmanlı konulu bir film setini geziyormuşum gibi hissettim. Gerçekten de etrafta olan biten her şey bana büyük bir heyecan veriyordu. Dördümüz yan yana Hatice teyzenin verdiği pelerin modelinde ki kumaşları boynumuza geçirmiş bu sıcakta bile terlememeyi ümit ediyordum.

Herşeyi neyse ne de bu kıyafetlerle bu sıcakta nasıl durmuşlar akıl alır gibi değil. Ama neyse ki her senenin modası farklı oluyormuş demek ki. Yine de her şeye rağmen bizim dönemimizde de bu kıyafetlerin tekrar moda olmasını isterdim. Çünkü çıplaklık o kadar moda olmuştu ki insanlar orasını burasını açtıklarında kendilerini üstün görüyorlardı. Oysa ki bu dönemde bile insanların giyimleri -bence- o kadar havalıydı ki...

Etrafta gezinirken dikkatimi çeken bir çok şeyi de sizlere söylemek istiyorum. Renk renk Osmanlı macunu satan bir adam vardı. Sokağın köşesinde, müşteri çekmek için sesi oldukça gür çıkıyordu. Diğer yandan sırtına bir bez yardımıyla bağladığı çocuğunu taşıyan peçeli bir kadın elinde tuttuğu bohçaya benzer kumaşı taşıyordu. Öte yandan başlarının üstlerinde fes olan ve haza İstanbul beyefendisi imajında amcalar sohbet ede ede yürüyorlardı. Ve pek çok kadınından erkeğine çocuğundan yaşlısına bir sürü insan bu dönemin şartlarına ayak uydurmaya ve gününü bir şekilde geçirmeye çalışıyordu.

Henüz teknolojinin gelişmediği bu çağlarda burada yaşam oldukça güç olsa da burada yaşayan insanlara göre hayatın olağan akışı bu yöndeydi. Tutup da çıkıp şuraya gelecekten bahsetsem herhalde beni zindana atarlardı. Deli bu, diye. Çünkü gelecekte o kadar büyük gelişmeler olacaktı ki, kimseye bunu inandıramazdım. İnanmak istemezlerdi. Doğrusu ben olsam bende inanmazdım.

Tutup da ileride telefon diye bir şey icat edilecek ve siz bunun sayesinde uzakta ki akrabalarınızı mektup yazıp günlerce ondan cevap beklemek yerine, telefon sayesinde saniyesinde ondan dönüş alacağınızı söylesem acaba inanan olur muydu? Yoksa ne diyor bu deli ya da onların deyimiyle, divane deyip adımı pazara mı çıkarırlardı.

Bütün bu düşüncelerimin arasında kaybolup giderken, hava bir kaç saat önceki güneşli güzel halinin yerine güneşin kırmızılığına ve giderek batmasına bırakmıştı. Biz ise İstanbul, eski adıyla Konstantiniyye sokaklarında bir güzel gezmiş, terziye uğramadan önce ise pazarda alışveriş yapmıştık. En son terzinin dükkanına gelmiş ve içeri girmek üzereydik.

"Acaba elbiselerimiz nasıl oldu?" Burçak heyecanla konuştuğunda Sena ise devam etti.

"Kesin o hep dizilerde gördüğümüz sultanların ki gibi olmuştur." Dediğinde ben nasıl düşünüp tepki vereceğimizi bilmiyordum. Çünkü ben buranın buram buram huzur kokan sokaklarında dolaşmayı sevmiştim. Dükkana bir kaç adım vardı gelmemize Sena bakışlarını merakla bana çevirdi.

"Sen bir şey söylemedin Elif, elbiseler hakkında ne düşünüyorsun?"

"Bilmem güzel olmuştur herhalde." Diyiverdim. Sena, bir omuz hareketi yapıp Hatice teyzenin arkasından dükkana girdik. Yine aynı çan sesini duyduğumuzda kasada duran Gülbahar hanım, neşeli bakışlarıyla bizi selamladı.

"Ah hoşgeldiniz tekrardan Matmazel... ve kızlar..." dedi bizleri de selamlamayı unutmayarak.

Hatice teyze de başıyla onu selamladı ve devam etti.

"Elbiseler ne durumda nedimelerim oldukça heyecanlılar." Diye ekledi. Gülbahar hanım ise arkada bulunan berdenin arkasına geçip kucağında bir yığın oluşturmuş elbiselerle tekrar yanımıza geldi.

"İşte buradalar..." dedi. Gülümseyerek.

Üçümüz elbiselere bakıp heyecanla Gülbahar hanımın elinden tek tek seçtiğmiz renkte ki elbiseleri alıp inceledik. Nasıl desem o kadar güzellerdi ki tarifi yoktu adeta, gerçekten de sultanlara yaraşır derecede ince ve saf şekilde, ilmek ilmek işlenmiş emek kokuyordu resmen.

Benim seçtiğim renk bordo idi. Burçak ise lacivert, Sena ise mor renk tercih etmişti. Üstünde ki işlemeler göğüs dekoltesindeki straplez olması tam anlamıyla müthişti. Sanırım hayatımda gördüğüm en güzel elbiselerdi bunlar. Bunlardan birer tane daha elbise dikilmişti. Onlar ise sırasıyla aynı model ve zevkte işlenmiş fakat renkleri tamamen farklıydı.

Yine benim ikinci elbise de seçtiğim renk, pudra pembesi, Burçak'ın ise kahverengi ve son olarak Sena'nın seçtiği ise turkuaz idi. Açıkçası bu elbiseler daha kumaş iken bu renkli kumaşlardan bu kadar şaheser diyebileceğim kıyafetlerin çıkması beni şaşırtmıştı. Keşke bunları eve götürebilsem.

Geriye ise tek bir şey kalmıştı. Hatice teyzenin dediği gibi bir at arabasına ihtiyacımız vardı. Sonuçta ben de bir nevi Mihrimah Sultan'ın kuzeni olarak asilzadeydim ve ben de saraya at arabası ile gidecektim. Ne garip değil mi? Bizim zamanımızda at arabalarını köyde ortalama bütçesi olan sıradan insanlar kullanırken, bu dönemde ise bir sultanı taşımak ya da bir asilzadeyi taşımak üzere kullanılıyordu.

Elbiseleri de alıp dükkandan çıktık. Hava artık kararmaya yüz tutarken evin yolunu tuttuk. Ellerimiz kollarımız dopdoluydu. Birimiz pazar çantalarını taşırken - o dönemin pazar bohçası- birimiz de elbiseleri bölüşmüştük. Hep birlikle sohbet ede ede eve doğru yürüdük.

"Sonra dedim ki madem bu kadar büyük idi neden ölçerek almadın." Hatice teyze büyük bir kahkaha koparırken, onun anlattığı hikâyeler sayesinde zaman ne kadar çabuk geçti anlayamadan eve gelmiştik bile...

"Ah! İnanmıyorum neler olmuş burada?" Hatice teyze elindekileri olduğu yere bırakıp eve doğru koşarak girdi. Biz evden sabah evden çıkarken kapıyı iyice kilitlemiş hatta önlem olsun diye bir de üstüne asma kilit takmıştık. Fakat şimdi kapi ardına kadar açılmış ve üzerine taktığımız asma kilit ise yere düşerek açık halde duruyordu.

Korkuyla elimi yüzüme götürdüm.

"Kapı neden açık, biz sabah kilitlememiş miydik?" Sena korkuyla sorularını sıralarken Burçak devam etti.

"Evet hatta önlem olsun diye asma kilit vurmuştuk kapıya..."

"Kızlar ben korkmaya başlıyorum Hatice teyze ise düşünmeden içeri girdi. Ya hırsız falansa..." sena korku ve panikle açılan kapıya yaklaştı. Büyük bir panikle kapıdan içeriyi görmeye çalışırken Burçak ve ben de ne olduğunu anlamaya çalışıyorduk.

"Sena, bir şey görebiliyor musun?" Dediğimde Sena, bize omzunun üstünden bir bakış atıp, kafasını olumsuz bir biçimde hareket ettirdi. Daha sonra biz de kapıya yaklaştığımızda içerden Hatice teyzenin bize doğru yaklaştığını gördüğümüz de nihayet derin bir nefes verdik.

"Korkmayın kızlar, yabancı değil." Dedi yüzünde ki ifade oldukça sakin ve gülümserdi.

"Kapı neden açılmış?" Diye sordu Sena.

"Bak kızım kim gelmiş... çok sevineceğini düşündüğüm biri."

"İyi de ben burada yeniyim, kimin gelişi beni bu denli sevindirebilir?" Hatice teyze gülümsedi. Duygu dolu ses tonuyla onu içeri girmesini söyledi. Biz de merakla Sena'nın arkasından girdik.

Odada yaşı henüz ellilerde düşündüğüm uzun boylu, uzun ceketli bir adam ayakta, yüzünü pencereye dönmüş ellerini arkasında birleştirmiş dışarıyı izliyordu. Bizi görmüyordu.

"Bak bey... kızımız Aybüke..." dediğinde resmen kalakaldım Sena'nın babası gelmişti. Şuan Sena'nın bile bu emrivakiden hiç hoşlanmadığını yüzünde ki mimiklerinden anlamıştım. Sena henüz annesine bile yeni yeni alışmaya çalışırken şimdi bir de babası çıkmıştı ortaya.

Sena'nın babası, Hatice teyze lanse edince arkasını yavaşça bize doğru döndü ve kızına büyük bir özlem ve minnetle bakıyordu. Daha sonra Hatice teyze tekrar Sena'ya dönüp,

"Kızım bak baban, İbrâhim..." dediğinde Sena olduğu yerde dona kalmış olayları sindirmeye çalışıyordu. Tekrar suratını buruşturup tek bir kelime çıktı dudaklarının arasından.

"Baba mı?" Diyebildi sadece... dogrusu ne yapmasını bekliyorduk ki koşup babam diye kollarına atılmasını mı? Hayır tabiki de bu mümkün müydü? Aradan geçen yıllarda Sena, henüz 20 yaşında ve arada tam yirmi yıllık bir anne baba özlemi vardı. Bu özlem bir anda hiçbir şey olmamış gibi diner miydi? Ve hatta zamanda yolculuk yapıp buralara kadar gelen bizler daha Hatice teyzenin bile varlığını sorgularken şimdi bir de başımıza yeni bir isim çıkmıştı. İbrahim... Sena'nın babası olduğunu iddia ediyorlardı bir de...

Ve nihayet Sena boğazını temizleyip konuşmaya şu sözlerle başladı.

"İbrâhim bey... yani benim babam mı?" Diyebildi. Şaşkındı, ne yapacağını nasıl davranması gerektiğini bilememişti. Ardından Hatice teyze gayet masumane bir yaklaşım ile

"Evet bir tanem İbrahim senin baban." Dedi. Bir anlığına Sena'nın gözlerine baktığımda gözleri ağlamaklı olmuştu. Ardından daha fazla dayanamayarak İbrahim bey söze girdi.

"Kızım, seni ne kadar çok aradık bilemezsin. Tam pes ettik derken çıkagelmişsin." Dedi ve iki adım öne gelip Sena'nın tam karşısında durdu. Kollarını açarak,

"Gel de sana bir sarılayım." Dedi. Sena bir şey demeden ona sarıldı. Burçak ile ben göz göze geldiğimiz de şaşkın şaşkın bakıştık.

"Ah bey... ne kadar da büyümüş değil mi?" İbrahim bey Sena'dan ayrılıp sedirde ki yerini aldı. Sonra bize göz gezdirince Hatice teyzeye kaş göz işareti yapıp bizim kim olduğumuzu sordu. Hatice teyze ise Sena ile beraber geldiğimizi ve onun arkadaşı olduğumuzu söyledi. Burçak'la ben gülümsemekle yetindik. Benim ise tek düşündüğüm Sena'nın ne hissettiğiydi.

"İzninizle ben içeri geçiyorum." Sena, izin isteyip yan odaya geçer geçmez bizde peşinden gittik. Odaya girdiğimizde kapıyı arkamdan kapattım. Sena ise üstünde ki pelerinin iplerini çözüp askıya astı. Burçak ise Sena'nın yanina gidip, dizlerinin üzerine birleştirdiği ellerini sıkıca tutup

"Anlat hadi ne hissediyorsun, dök içini...'' dedi. Ben ise Sena'nın diğer yanına oturdum. Sena, tutmakta zorlandığı gözyaşlarını artık salmıştı. Hıçkırarak ağlamaya başladığında Burçak ile ben onu teselli etmeye çalıştık. Kolay değildi elbet yaşananlar az buçuk bunun olacağını biliyorduk. Çünkü Hatice teyze bize başından beri Sena'nın bir babası olduğunu ve işi nedeniyle eve pek uğramadığını söylemişti. Ama yinede insan üzülmüyor değil.

"Tamam canım, sen ne zaman istersen o zaman anlat olur mu?" Dedi Burçak bir kez daha abla edasıyla, Sena'nın başını göğsüne bastırarak. Sena ise sessizce ağlamakla meşguldü. Burçak bana göz attığı sırada resmen gözleri konuşuyordu. Bana sanki 'ne yapacağız?' Diye sorguluyordu. Alt dudağımı büktüğüm sırada kapı bir gıcırtı ile açıldı. Başını aralıktan uzatan Hatice teyze idi.

"Kızlar bize iki dakika müsade eder misiniz?" Dedi. Burçak ve ben başımızı onaylar gibi sallayıp yanlarından ayrılıp bahçeye çıktık. Sanırım babası hakkında konuşacaklardı. Biz bahçede bulunan oturma alanına geçip onların konuşmasının bitmesini bekledik.

"Sence ne olacak bundan sonra?" Dedi Burçak.

"Bilmiyorum... Sena daha Hatice teyzeye anne bile demiyorken bu adam çıktı bir de..." dedim. Burçak ise yanıma gelip oturdu. Ellerini göğsünde kavuşturup

"Sena'yı yıllardan beri tanıyorum." Dedi derin bir nefes alıp uzaklara bakarken devam etti. "Bana hep ne olursa olsun anne babasının kim olduğunu bulacağını söylemişti. Bazen bana belli etmese bile anne baba özlemi çektiğini bilirdim. Bazı zamanlarda ise sokakta yürürken yanımızdan annesi ve babasıyla küçük bir çocuğun neşe içinde yürüdüklerini görür bir müddet onlara bakıp iç geçirirdi. Ama yine de hiç bir zaman isyan etmedi neden annem babam yok diye. Neden beni istemediler diye çünkü onları bulup bu soruları onların yüzlerine vura vura sormak istedi. Aslında tuhaf bir şekilde buldu ama buldu nihayetinde..." dedi. Ve durdu daha fazla bir şey ekleyecek gibi oldu ama sustu.

"Sence onları hemen kabul edebilecek mi dersin?"dedim Yüzünü bana döndü.

"Bence edecek ama hemen mi orasını bilemem." Bulunduğumuz bahçede evin arka kısmında idi. Burdan baktığımız da Sena ile Hatice teyzeyi pencereden girebiliyorduk. Ama seslerini duyamıyorduk tabi ki. İkisi yan yana oturmuş bir şeyler konuşuyorlardı. Ben de onları izliyordum. Benimle beraber Burçak da tabi... sonra bir şey oldu ne olduğunu bilemesek de Sena kalktı ve Hatice teyzeye sıkı sıkı sarıldı. Yüzlerini görebiliyordum. İkisi de mutluydu.

"Sanırım hemen oluyor." Az önceki konuşmamızda atıfta bulunarak.

"Sanırım..." dediğimde ikinci bir olay ise hemen ardından gelişti. Biz bahçede onları izlerken, içeriye bu kez de İbrahim bey girdi. Hatice teyze, onu görünce iki adım geri gitti. İbrâhim bey Sena'nın yanına gelip oturdu. Onunlada bir şeyler konuştular ve sonra üçü de gülümsüyordu birbirlerine, İbrahim bey kalkıp kollarını iki yana açtı. Sena ise hiç kuşku duymadan ona sarıldı sıkı sıkıya Hatice teyze de onlara eşlik ederken resmen Burçak ve ben şok içinde olanları izliyorduk. Sonra Burçak'ın alaleacele eve doğru gittiğini görünce bende arkasından gittim. Onların bulunduğu odaya gidip kapı eşiğinden onlara bakıyorduk. Nihayet Sena bizi gördüğünde onlardan ayrılıp bize kocaman gülümsemesi ile bakıyordu. Dudaklarını araladı.

"Kızlar..." dedi Hatice teyze ve İbrahim beye bir kez göz atıp bize döndü. "Ben ailemi buldum." Diyiverdi. Aslında umduğumuzdan daha çabuk kabullenmişti bu durumu ya da öyle görünüyordu. Biz Burçak'la şaşkın şaşkın baktık bir şey diyemedik. Onun adına sevinmeliydik tabi ki ama sorgulamadan bu denli kabullenmesi, haliyle tuhafımıza gitmişti. Yine de Sena adına gülümsemiş ona bir kere de biz kocaman sarılmıştık. Nihayet o çok aradığı ailesine kavuşmuştu. Biz de evimize kavuşmanın hayalî içerisinde savaş vermeye devam ediyorduk.

Sahi aile neydi? Kırılan parçaları geri birleştirmek mi, yoksa hiç kırmamak mı? Bir bütün oluşturup birbirinden her ne olursa olsun kopmamak mı?

Sahi neydi aile? Kaybettiklerimiz mi yoksa hiç kazanamadıklarımız mıydı?

Hiçbiri tabiki de aile en temel iki faktörden oluşurdu. O da sevgi ve saygı... bu ikisini kaybedersek zaten her şeyimizi kaybetmişiz demektir. Şimdi görüyorum ki bazen bu iki faktörü toparlamak oldukça zor olabiliyor. Hele ki bu zamanda aile tanımının kavramını yitiriyoruz. Ahir zamandayız bunu biliyoruz ama yinede birbirimizi üzmekten kırmaktan da vazgeçmiyoruz. Siz boşverin her şeyi gelin el ele verin güçlendirin bağlarınızı kim bilir belki daha çok geç olmadan birinizin hayatını kurtarmış oluruz. Eh nihayetinde hayat bu, bazen ne olacağını bilemeyiz. Bugün varız ama yarın varlığımızı bir sorgularız. Evet diyorum. Şimdi kalkın hâlâ hayatta olan anne ve babanıza bakıp onlara kocaman sarılın bir de bazılarımızın adına da onlara sarılmayı ihmal etmeyin. Hayattayken bilin değerlerini çünkü kaybettikten sonra inanın hiçbir kıymeti kalmıyor. Bunları neden mı yazıyorum? Bugün kaybettiğimiz değerlerimize sıkı sıkıya sarılabilmek için... evet bazen büyüklerimize kızarız ama kızgınlığımız geçince yerini büyük bir hüzün kaplar bu seferde bütün o öfkeyle söylediğimiz şeyleri düşünüp pişman oluruz ama atladığımız bir şey var, onların gönüllerini çoktan kırmışızdır da bunun farkında değilizdir. Asıl önemli olan ne kadar öfkelensek bile günün sonunda onların gönüll

erini yeniden kazanmak. Unutmayın ki biz onların evlatlarıyız her ne kadar gönül koyarlarsa koysunlar hep affedici olmuşuzdur. Demem o ki siz de her ne yapmış olursa olsunlar hep affedici olun.

Saygılarımla...

...

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.