İçeriğe geç

Amaris'in Simgeleri

Bölüm 6 · 16 dk okuma

Amaris'in Simgeleri

Bölüm 6

Kısa Bir Ders

Herkes Bay Boomer’ın evine girdikten sonra oturma odasında herhangi bir yere oturdu. Bay Boomer burada biraz oturup dinlenin diye söyledi. Biz salonda otururken o ise mutfakta kahvaltı için bir şeyler hazırlıyordu.

Valencia hâlâ sinirli gibi duruyordu ama dışarıdaki haline göre biraz daha iyiydi. Yalnız Bay Boomer’ın evi biraz dağınık ve havasızdı. Ayrıca bunu yalnızca ben fark etmemiştim. Valencia oturduğu yerden kalktı ve odadaki bütün camları açtı.

“Burada zehirlenmezsek iyidir.” diye söylendi yerine geçerken. Hillary kafasını Valencia’ya çevirdi ve konuşmak için dudaklarını araladı. “Bence çok abartıyorsun Valencia. O kadar da kötü değil. Değil mi?”

Valencia, kafasını Hillary’ye çevirdi ve konuştu. “Özür dilerim Hillary, senin kadar pozitif düşünemediğim için kusura bakma.” dedi alaycı ve sitemkâr bir ses tonunda.

Bay Boomer’ın hızlıca içeriye girdiğini herkes görünce ona doğru baktık. Tepsiyle getirdiği birkaç kahvaltılığı oturma odasındaki masanın üzerine koydu. Ardından tepsiyi alıp tekrar mutfağa geçti ve mutfaktan herkese bir bardak çay getirdi. Masayı düzgün bir şekilde kurduktan sonra herkese masaya oturmasını söyledi. Biz de oturduğumuz yerden kalkıp masaya geçtik. Dördümüz oturduktan sonra Bay Boomer da bir yer bulup oturdu.

“Ocean, getirdiğin bisküvi nerede? Bizden saklıyor musun yoksa? Oysaki bizim için getirdiğini düşünmüştüm.” diye konuştu Bay Boomer bir yandan çayından bir yudum alırken. Sözlerine gözlerimi devirdim ve yerimden kalktım. Çantamın olduğu yere gittim ve çantamın içinden bisküviyi çıkardım.

Masaya geri dönerken bisküviyi Bay Boomer’a doğru uzattım. Bay Boomer’ın gözleri bisküviyi görünce parladı. Ardından heyecanla elimden bisküviyi aldı. Paketi açarken bize isteyen olup olmadığını sordu. Valencia, Bay Boomer’a doğru elini uzattı ve konuştu. “Ben bir tane alabili-“ derken Bay Boomer sözünü kesti.

“Demek isteyen yok. O zaman hepsini kendim yerim.” deyip paketi iyice kendine çekti. Valencia ise havada kalan elini geri çekti ve derin nefes alıp yemeğini yemeye başladı.

Ben de elime bardağımı alıp çayımdan bir yudum aldım. Ardından Bay Boomer’a baktım. Keyfi gayet yerinde duruyordu ve elindeki bisküviyi büyük bir zevkle yiyordu. Paketten yemek için başka bir bisküvi daha çıkarırken gözlerini üzerimizde gezdirdi. Eline aldığı bisküviyi ağzına atmadan önce “Siz, birbirinizle tanıştınız mı?” diye sordu.

O an Luther’ın ağzı dolu olmadığından ilk o konuştu. “Kapının önünde beklerken biraz konuştuk ama zaten zamanla birbirimizi tanıyacağımızı düşünüyorum.” diye söyledi düşüncelerini Bay Boomer’a bakarken. Hillary, Luther’a katıldığını belli etmek için kafasını aşağı yukarı salladı.

Bay Boomer, ağzındaki bisküviye rağmen konuştu. “Neyse hiç umurumda değil zaten. Eğer benim sizinle tanışmamı istiyorsanız belki kendimi tanıtırım. Ama şunu söyleyebilirim, sizi doğduğunuz andan beri tanıyorum.” diye ağzı dolu bir şekilde dedi. Bunları söylerken arada sırada duraksadı ama bunu bir sorun olarak görmedi.

Bay Boomer’ın sözü bittikten sonra Hillary konuşmadan önce çayından bir yudum aldı. Ardından gözleri bardağından Bay Boomer’a doğru baktı. “Bizi nasıl doğduğumuzdan beri tanıyorsunuz? Açıkçası ben sizi hiç hatırlamıyorum.” dedi sakin bir şekilde. Onu gördüğüm andan beri ilk defa sakin bir şekilde duruyordu. Genellikle kıpır kıpır hareketleri vardı.

Bay Boomer bir süre sessiz kaldı. Belki şu anda anlatmak istemiyordur diye düşünüp soruyu tekrar sormadım. Diğerleri de öyle düşünmüş olacaktı ki kimse konuşmadı. Yemeği yemeye devam ederken masada büyük bir sessizlik vardı. O sessizliği de kısa bir süre sonra Bay Boomer bozdu.

“Sizi doğduğunuz andan beri tanımam sizce de normal değil mi? Sizden önce anne ya da babanızın öğretmeniydim. Ayrıca sizler önemli kişilersiniz. Hem ailenizi tanımamdan dolayı hem de gelecekte önemli birisi olacağınızdan dolayı sizi doğduğunuz andan beri tanıyorum. Sizin beni hatırlamıyor olmanızın nedeni ise tanıştığımız zaman daha çok küçüktünüz.” diye kısaca anlattı. Detaya çok fazla inmek istemiyor gibiydi. Yüzünün aldığı şekilden bunu çok rahat anlayabilirdiniz. Yine de Valencia konu hakkında biraz daha konuşmak istiyor olmalıydı ki Bay Boomer’a bir soru sordu.

“Neden bizimle daha sonrasında da konuşmadınız? Bunu kabalık olsun diye sormuyorum, sadece cevabınızı merak ettim.”

Sesinde saf bir merak vardı. Ama Bay Boomer, bu soruyu şuanda cevaplayacakmış gibi gözükmüyordu. Düşündüğüm gibi de yaptı ve konuyu değiştirmeye çalıştı.

“Her neyse, şimdi yavaştan derslerimize geçelim. İlk gününüz diye boş boş duracak değiliz ya.” dedi bize gülümseyerek. Derse geçmeden önce paketinde kalmış son bisküviyi de ağzına attı. Ardından ağzı dolu bir şekilde “Bahçeye çıkın ve beni bekleyin. Buraları toparlayıp geleceğim.” dedi.

Masadan kalkan ilk kişi Bay Boomer oldu. Onun ardından yavaşça masadan kalkıp bahçeye geçtik. Bahçede Bay Boomer’ı beklerken yanıma Luther geldi. Bir anda yaklaşıp kulağıma fısıldadı. Sıcak nefesini kulağımda hissedebiliyordum. “Her konuda haklı çıkar mısın?” dedi sakin bir ses tonuyla.

Bu hareketini beklememiştim ve sıcak nefesi vücudumu titretmişti. Ardından kendimi toparlayıp onun kulağına fısıldadım. “Tam olarak yine hangi konuda haklı çıkmışım?” Sesimde alay vardı.

Luther konuşmadan önce gülümsedi ve yine kulağıma eğilip konuştu. “Bu adam cidden biraz garip ama sanırım onu sevdim.” diye söyledi. Kafasını biraz daha aşağı eğdi ve sıcak nefesini bu sefer boynumda hissettim. Cümlesini bitirmesine rağmen bir süre benden uzaklaşmadı. Ben de kendimi biraz garip hissettim ve geri çekildim. Boynumda nefesini hissetmem utanmama neden oldu. Hafiften yüzümün yandığını hissettim. Geri çekilip yüzüne baktığımda utandığımı anladığını fark ettim. Ardından bana sırıtıp kafasını bahçeye gelen Bay Boomer’a çevirdi.

Bay Boomer yanımıza geldiğinde beni takip edin deyip ormanlık alana yürümeye başladı. Hep birlikte onun peşinden gidiyorken herkes sessizdi. Duyduğumuz tek ses artık sadece yürürken ayakkabılarımızın çıkardığı sesti. Ardından sessizliği ilk bozan Hillary oldu.

“Ormanlık alanları çok seviyorum. İnsana huzur veriyor ve bu çok hoş. Bazen bir insanın veremediği huzuru doğa sana verebiliyor.” dedi heyecanlı bir şekilde yürürken. Onun ardından Valencia ona katılıyormuş gibi kafasını salladı ve “İlk defa bu kıza katılıyorum.” diye söyledi yürümeye devam ederken.

Bay Boomer arkasını dönüp bize baktı ve ters ters yürümeye başladı. Ardından sesli bir şekilde gülüp “Neden bu ormanlık alanda yaşıyorum sanıyorsunuz ya? Çünkü insanlar olmadığı sürece kafamı dinleyebiliyorum ve huzur içinde oluyorum.” dedi sesinde ciddilik barındırarak. Sonrasında bir anda durdu ve gülümsemesi soldu. “Kahretsin! Gittikçe bir emekli gibi davranıyorum.” diye kendi kendine söylendi. Bu durumu komiğime gitmişti çünkü zaten kendisinin emekli olma yaşı gelmiş, geçiyordu.

En sonunda hafif açık bir alana geldik. Burada çok büyük olmayan bir göl ve birkaç tane oturma yeri vardı. Ağaçlar bu alanın etrafını kapadığı için burası dışarıdan gözükmüyordu. Yine de orta kısma yani oturma yerlerine yaklaştıkça ağaçlar azalıyordu. Hatta orta kısmın çevresi biraz açıktı. Ayrıca üşütmeyen hafif de bir rüzgar vardı. Ben etrafı incelerken Bay Boomer’ın sesi duyuldu. “İşte, derslerimizi işleyeceğimiz yer ve sizin de çalışma alanınız, burası. Nasıl, beğendiniz mi?” diye konuştu.

Luther etrafa büyülenmiş şekilde bakıyordu. O an aslında en ufak şeyden bile ne kadar zevk alabilen birisi olduğunu fark ettim. Hillary ise orta kısma koşturarak gitti ve sevinçle zıpladı. “Burasına bayıldım!” diye bağırdı. En sonunda Valencia’ya baktım. İçimizde en sakin ve tepkisiz olanımız oydu. Sanırım duygularını içinde yaşamayı seven biriydi.

“Abartma Hillary. Sıradan, ormanın ortasında olan bir yer. Kötü olduğunu düşünmüyorum ama siz de hazine bulmuş gibi davranmayı kesin.” dedi oturma yerlerine geçerken. Bir yere oturduktan sonra bana baktı ve konuşmak için dudaklarını araladı.

“Orada heykel gibi duracak mısın yoksa oturmayı düşünüyor musun?” diye söyledi ve bir eliyle oturduğu yerin yanını gösterdi. Ben de gülümseyip Valencia’nın yanına gittim.

Valencia’nın yanına oturduktan sonra ortada heyecanla koşuşturan Hillary’yi izledim. Keyfi yerine gelmiş gözüküyordu. En önemlisi de her zaman eğlenebiliyordu.

Hillary’nin koşuşturmasını bir süre izledikten sonra Bay Boomer’ın sesi duyuldu. “Evet, artık hafiften başlasak iyi olacak. Herkes bir yere otursun.” diye söyledi herkesi çağırarak. Luther ve Hillary de bizim gibi bir banka oturduktan sonra Bay Boomer’ın konuşmasını bekledik. Bay Boomer boğazını temizledi ve konuşmak için dudağını araladı.

“Şimdi, ilk öncelikle şunu söylemek istiyorum. Bugün ilk gün olduğu için öyle sizi çok yoracak şeyler yaptırmayacağım. Sadece neler biliyorsunuz, onları soracağım. Ayrıca sorularıma el kaldırıp cevap verirseniz çok daha iyi olur.” diye ne yapacağımızı açıkladı ve bir süre sustu. Gözlerini herkesin üzerinde gezdirdikten sonra devam etti.

“İlk sorunuz geliyor. Simgelerin nasıl kullanıldığını biliyor musunuz ya da üzerimizde nasıl bulundurduğumuz hakkında fikriniz var mı?” diye başladı soru sormaya. Ardından Valencia el kaldırdı. Bay Boomer onun el kaldırdığını görüp Valencia’ya söz hakkı verdi.

“Bildiğim kadarıyla simgeleri üzerimizde kolye olarak bulunduruyoruz. Hatta ne olursa olsun üzerimizde tutmamız gerekiyor. Eğer simgelerin başına bir iş gelirse sorumlusu biz oluruz.” Şeklinde cevap verdi ve bir nefes alıp konuşmaya devam etti. “Onun dışında simgeleri nasıl kullanabileceğimizi bilmiyorum.”

Valencia’nın dediklerinden sonra Bay Boomer onu doğruluyormuş gibi başını aşağı yukarı salladı. Valencia’dan sonra kendisi konuşmaya devam etti. “Simgeleri kolye olarak üzerinizde bulundurduğunuz doğru. Simgeleri ise nasıl kullanabileceğinizi göstereceğim. Bir kere bir simgenin nasıl kullanıldığını öğrenirseniz, başka simgeleri kullanmakta da zorlanmazsınız.”

Bay Boomer dediklerinden sonra duraksadı ve hepimize dönüp baktı. Herkes dikkatlice onu dinliyordu ve sanırım bu onun garibine gitmişti. Kaşlarını çattı ve konuşmak için dudaklarını araladı.

“Siz ne türden bir manyaksınız? Aranızdan birisi bile mi dersi kaynatmaya çalışmaz. Doğruyu söyleyin. Anneniz, babanız size ne dedi de bu kadar ciddi bir şekilde dinliyorsunuz?” diye sorgular bir sesle söylendi. Bu dediği hem garibime hem de komiğime gitmişti.

“Sizi dikkatli bir şekilde dinlememizi istemiyor musunuz?” diye sordum. Bay Boomer bakışlarını bana çevirdi ve konuştu. “Tamam, dinleyin ama bu kadar da değil. Yeni nesil çok garip.”

Bay Boomer sözünü bitirdikten sonra Hillary heyecanlı bir şekilde soru sordu. “Merak ediyorum, acaba tam olarak simgeleri nasıl kullanabileceğiz?”

Hillary soruyu sorduktan sonra Bay Boomer kafasını ona çevirdi. “Tabii ki de simgeleri ilk olarak benimsemeniz lazım. Bunu başardıktan sonra zaten devamı gelecektir. Hatta ilerleyen zamanlarda simgeleri aklınıza getirdiğiniz zaman istediğiniz şekilde kullanabileceksiniz. Nasıl bir şey olduğunu şuan anlayamasanız da sonrasında bunu deneyimleyip öğreneceksiniz.” diye Hillary’nin sorusuna cevap verdi. Ardından derin bir nefes aldı ve konuştu.

“Derdimiz bu kadar. Dediğim gibi ilk günden sizi o kadar yormayacağım ama bir yere de gidemezsiniz. Sizi erkenden bırakırsam velilerinizle uğraşmak zorunda kalacağım. O yüzden en azından burada olmak şartıyla serbestsiniz. Gideceğiniz zaman size söylerim.” dedi bir adım geri gidip. “Ayrıca birbirinizle kaynaşmaya ne dersiniz? Her normal bir insanın yaptığı gibi.” dedi alaycı bir ses tonuyla. Ardından Valencia’ya göz kırptı. Valencia Bay Boomer'ın bu hareketine karşı gözlerini devirdi.

Bay Boomer biraz daha geriye gitti ve bize uzak olan bir banka oturdu. Yanına getirdiği kitabı çıkardı ve okumaya başladı. Konuşmalarımızı duyamayacak kadar bizden uzaktı.

Bir süre herkes sessiz kaldı ve yine sessizliği bozan Hillary oldu. “Ocean, bence burada diğerlerine göre daha enerjik biri varsa o da sensin. Bence sen beni anlarsın. Bu kadar enerjik olmak kötü bir şey mi?” diye sakince sordu.

Ben de ona cevap vermek için döndüm. “Ne kadar enerjik bir insanım bilmem ama senin enerjik birisi olduğundan eminim. Ayrıca bence enerji dolu olmak gayet de güzel bir özellik. Kötü olduğunu da nereden çıkardın?”

Valencia hafif güldü ve gülümseyerek Hillary’ye baktı. Bu samimi bir gülümsemeydi ve böyle bir gülümsemeyi Valencia’da ilk defa görüyordum. O an, ona gülümsemenin ne kadar yakıştığını fark ettim.

“Valencia, sabahtan beri benim çok enerjik olduğumu ve bunun saçma bir özellik olduğunu söyledi. Ben de senin bu konu hakkında ne düşündüğünü merak ettim.” diye dudaklarını büzerek konuştu Hillary. Onun ardından Valencia hızla cevap verdi.

“Sen böyle her dediğimi kafana takacak mısın? Eğer öyleyse seninle işimiz var çünkü ben aklıma geleni düşünmeden söyleyen biriyim. Bu özelliğim de hiçbir zaman değişmedi.” dedi hızlı bir şekilde. Sonrasında durdu ve kafasını birkaç saniyeliğine Bay Boomer’a çevirdi. Bir süre kimse konuşmadı ve herkes Valencia’ya baktı. Valencia baktığımızı hissetmiş olacaktı ki kısa bir süre sonra kafasını tekrardan bize döndürdü ve tek tek herkese baktı. Ardından “Ne? Ne bekliyorsunuz? Ona fikirlerimi değil de yalan mı söyleyeyim?” diye söyledi sinirli bir sesle. Yine kimseden ses çıkmayınca konuştu.

“Tamam, biraz fazla açık sözlü olabilirim ama huyum bu. Ne yapayım?” dedi biraz daha sakin bir şekilde. Bizden yine ses çıkmayınca gözlerini devirdi ve kısık bir sesle küfretti. Ardından Hillary’ye baktı ve konuştu. “Özür dilerim, Hillary. O şekilde konuşmamalıydım. Ama sen de her dediğime takılmamalısın. Ben sinirlendiğim zaman öyle konuşurum. Yoksa bence sana enerjik olmak gayet de yakışıyor. Sadece böyle ortamlara alışık değilim ve bu yüzden istemsizce gerilebiliyorum.” diye kendinden emin bir şekilde söyledi. Sonrasında birkaç saniye bekledi ve yere baktı. Bakışları yine Hillary ile buluşunca dudaklarını araladı ve “Affettin mi?” diye sordu.

Hillary kocaman ve sıcak bir şekilde gülümsedi. “Sana hiçbir zaman kırılmadım ki. Sadece kafama takılmıştı sen sürekli öyle deyince. Yine de madem sordun, seni affetmiş gibi davranayım.” diye cevap verdi enerjik hâline geri dönerken. Valencia, Hillary’nin dediklerinden sonra güldü ve göz devirdi. Ardından araya Luther girerek konuştu.

“Kızlar, bölüyorum ama şuan gördüğümü siz de görüyor musunuz?” diye sordu eliyle Bay Boomer’ın olduğu tarafı gösterip. Hemen Luther'ın gösterdiği tarafa baktık.

Bay Boomer bankın üstüne çıkıp ayakta kitap okuyordu. Yüzünde sinirli bir hâl vardı. Elindeki kitabı her an fırlatabilecekmiş gibi gözüküyordu. Şu an, bu hâliyle aşırı komik görünüyordu.

Valencia’nın ağzından küçük bir kıkırdama çıktı. Onun arkasından Hillary sesli bir şekilde gülmeye başladı. Bay Boomer bir anlığına kafasını kaldırıp bize baktı ve ona güldüğümüzü bir anlık anlayamadı. Kafasını kitabına geri çevirdikten birkaç saniye sonra ne olduğunu anladı ve geri bize baktı.

“Hey! Neye gülüyorsunuz, bakalım?” diye sordu sinirli bir sesle. “Komik bir şey varsa söyleyin, ben de güleyim. Burada ciddi bir şey yapıyorum. Ana karakterin ona sunulan bisküviyi neden yemediğini düşünüyorum. Bir sebebi olmalı. Bence bisküviyi sevmediğinden değil de zehirli olabileceğini düşündüğünden yemedi.” diye düşündüklerini ciddi bir şekilde açıkladı.

Ciddi olduğunu fark edince ben de gülmeye başladım. Luther sırıtarak Bay Boomer’a bakıyordu. Bunu fark eden Bay Boomer hızlı ve sinirli bir şekilde banktan indi. Luther’a elindeki kitap ile koşmaya başladı. “Seni bacaksız, bu işin ele başı sensin, değil mi? Buraya gel, Luther! Sana bir şey yapmayacağım. Sadece sana öyle bir travma yaşatacağım ki rüyanda bisküviler tarafından dayak yediğini göreceksin.”

Luther hızlıca oturduğu yerden kalktı ve bizim oturduğumuz bankın arkasına geçip aşağı çöktü. Hafif başını yukarı kaldırıp onun üzerine gelen Bay Boomer’a baktı. “Profesör, çok özür dilerim! Affedersiniz, siz haklısınız. Bakın, ben sizin için olayı çözeyim. Bence ana karakter salağın önde gideni. Neden bisküviyi yemezsin ki? Değil mi? Profesör!”

Bay Boomer’ın durmayacağını anladığımızda kızlarla oturduğumuz yerden kalkıp Bay Boomer’ın önüne geçtik. Luther’ın yanına gitmemesi için onu tutmaya çalışıyorduk.

“Bana bak, Luther. Bisküvilere yaptığın bu ayıbı dünya unutabilir ama ben unutmam, anladın mı? Seni bisküviyle döveceğim çocuk!” diye bağırdı Bay Boomer Luther’a. Onu üç kişi zor tutuyorduk. Biraz daha dayanamayacağımızı anlayıp Luther’a bağırdım. “Ne yapacaksan şu anda yap. Çünkü biraz daha bu adamı tutamayacağız!” Dediklerimden sonra Valencia da ekledi. “Bir şeyler söyle şu adama! Bir şekilde ikna et.”

Luther biraz daha bekledi. Ardından Bay Boomer bir anda elindeki kitabı ona doğru fırlattı. Luther son anda fark etti ve kitabın denk gelmesinden kurtuldu. Sonrasında aklına bir şey gelmiş gibi ellerini birbirine çarptı. “Eğer beni bırakırsanız istediğiniz kadar bisküvi alırım.” diye söyledi Bay Boomer'a hızlıca.

Bay Boomer bir anda kaskatı kesildi ve öylece Luther’a baktı. Sonrasında sinsice gülümsedi ve “Söz mü?” diye sordu. Luther da olumlu anlamda kafasını salladı. Bay Boomer duruşunu dikleştirdi ve rol yaparak burnunu çekti.

“Şunu baştan söylesene çocuk. Biz de ona göre davranırdık. Ayrıca haklısın, bence de ana karakter çok salak.” diye ciddi bir şekilde cevap verdi. Ardından “Bisküvileri bir getirme, ben sana gösteririm ana karakter mi salak sen mi?” diye ekledi tehditkâr bir sesle. Ardından kolundaki saate baktı.

“Güzel, artık gidebilirsiniz. Süreniz dolmuş.” dedi kafasını bize çevirip. Ama biz öylece olduğumuz yerde kalıp Bay Boomer’a baktık. Her şey nasıl bir anda çözüldü kimse anlayamamıştı. Sonrasında Bay Boomer iki elini gözümün önünde çırptı. “Hadi, neyi bekliyorsunuz? Burada sabahlamayı falan mı düşünüyorsunuz?” diye sordu.

Sırasıyla hepimiz bakıştık ve sonrasında gerçek dünyaya geri dönüp geldiğimiz yöne doğru ilerledik. Luther en öne geçmeyi istediğinde Bay Boomer onu omzundan çekip yanına getirdi ve omzuna kolunu attı. “İlk önce kadınlar, değil mi Luther?”

•┈┈⛧┈♛☆♛┈⛧┈┈•

Ormanlık alandan çıkıp parkın önüne geldik. Hillary ve Valencia’nın krallığı uzak olduğu için onlar arabayla geri döndüler. En sonunda Luther ile yine yalnız kalmıştık. Bu sefer benim istediğim gibi yürüyerek saraya dönecektik.

Saraya doğru yürürken Luther çok sessizdi. Bu sessizliği garibime gidince yürürken kafamı ona doğru çevirdim. Bir şey düşünüyor gibiydi. Kaşları hafif çatılmış yola bakıyordu. Az önce gayet keyifliyken şu anda bütün keyfi kaçmış gözüküyordu. Kendisine ne olduğunu sormak istedim ama bunu dile getiremedim.

Yolda biraz daha ilerledikten sonra sessizliği ilk ben bozdum. “Bay Boomer’a gerçekten bisküvi getirecek misin?” diye sordum alayla. Luther bir süre sessiz kaldı. Sonrasında gülmeye başladı.

“Sanırım mecburum. O an ilk aklıma geleni söyledim.” diye cevap verdi. Derin bir nefes alıp verdikten sonra kafasını bana çevirdi. Gözlerini benim gözlerime dikti ve konuşmak için dudağını araladı. “Ayrıca iyi tarafından bakalım. Artık bisküvileri tek başına getirmeyeceksin.” diye söyledi gülümseyerek. Gülümsemesi içtendi ve bunu fark etmem ona gülümsememe neden oldu.

Hayatımda her tanıştığım insana güvenmek isterdim, hatta güvendiğim insanlar da olurdu. Ama onların hayatıma tek katkısı güven problemlerim oldu. Tam birisine güveniyorum dediğim zaman en çok o insan güvenimi binlerce parçaya ayırdı.

Çocuktum, masumdum, biraz da salaktım. Herkese kolayca güvenebilirmişim gibi geliyordu ama hayat, bunun doğru olmadığını defalarca yüzüme vurmuştu. Sanki her seferinde daha da kırılmamı istermişçesine umut kapılarını tek tek suratıma kapatıyorlardı.

Kendimi yine bir kapının önünde bulmuştum. Kapının bir tarafında ben, bir tarafında da onlar vardı. Bay Boomer, Luther, Hillary, Valencia. Hayat, yine bu tam anlamıyla tanımadığım insanlara güvenmemem gerektiğini söylüyordu. Hayat, sadece onunla kalmıyordu. Yine o kapıların üzerime kapanacağını ve kadere teslim olmamı söylüyordu.

Eskiden olsa hiçbir şeyi umursamadan onlara güvenirdim ama artık paramparçaydım. Ben daha kendi parçalarımı toplayamamışken benim için yeni bir kapı açılıyordu.

Korkuyor muydum? Bilmiyorum. Belki de sürekli parçalanmaktan bıkmışımdır. Cesur muydum? Ancak onlara yine kapı açabilecek kadar. Peki asıl soru: Hiçbir şeyi umursamadan onlara direkt güvenebilecek miydim? Hiç sanmıyorum. Cevabından emin olduğum bir soru varsa, o da buydu. O zaman ne yapacaktım?

Kapının önünde durup bu sefer ilk adımı onların atmasını bekleyecektim. Eğer beni içeri almak isterlerse ancak onlara güvenebildiğim zaman kapıdan geçecektim.

Dalıp gittiğim düşüncelerden Luther’ın sesiyle birlikte uzaklaştım. “Ne düşünüyorsun?“ Soruyu ciddi bir şekilde sordu. Sorarken bana bakmıyordu. Omuzlarımı hafif silkip cevap verdim. “Ne düşündüğümden ben bile emin değilim.”

Hafif güldü ve yine bana bakmadan cevap verdi. “Belki de ne düşündüğünden eminsindir ama bunu karşındaki kişiye söyleyip söylememek konusunda kararsızsındır.”

O haklıydı ve bu sinir bozucuydu. “Sana yalan mı yoksa doğru mu konuşmamı istersin?” diye ona bir soru yönelttim.

Düşünmeden ve hızlı bir şekilde cevap verdi. “Doğru konuşmanı istesem bile yalan konuşacaksın. Neden cevabını bildiğin soruları soruyorsun?” Bu sefer bunları söylerken kafasını bana çevirdi ve sorgular bir şekilde gözlerime baktı.

“Emin olmaya çalışıyorum diyelim.” diye söyledim ve ben de onun gözlerine baktım. “Yıldız mı yoksa ay mı?” diye sordum konuyu değiştirmek istediğimden. Luther olduğu yerde bir anda durdu ve bana bakmaya devam etti. Birkaç saniye sonra bana bakmayı bırakıp yola gözlerini çevirdi. “Hâlâ cevabım ay. Cevabımın değişeceğini mi sandın yoksa?” dedi gülümseyip.

Yavaştan güneş batıyordu ve hafif üşütmeyen bir rüzgar vardı. Rüzgar, Luther’ın belini biraz geçen saçını sallıyordu. Batmaya başlayan güneşin son ışıkları sanki onun yüzüne düşüyordu. Luther’a baktığımda ilk fark ettiğim onun şu an harika gözüktüğüydü.

Yine yürümeye başladık ve biraz sessiz kaldıktan sonra sorusuna cevap verdim. “Belki sana dediklerimden etkilenip cevabın değişmiştir diye düşünmüştüm.” dedim alaylı bir ses tonuyla. Kafasını hafif omzuna doğru eğdi ve kısık bir sesle konuştu.

“Ah, kesinlikle dediklerinden etkilendim, Ocean Miller.” diye cevap verdi ve durdu. O durunca ben de durdum ve geride kalan Luther’a döndüm. Biraz bana yaklaştı. Sakin bir ses tonuyla “Ama bu cevabımı değiştirebilmen için yeterli değil. Başka bir şeyler denemelisin. Hem kim bilir? Belki bir gün gerçekten fikrimi değiştirebilirsin.”

Bu hareketini ve dediklerini hiç beklemiyordum. Olduğum yerde kalakaldım ve Luther bunu beklemediğimi anlamış olacaktı ki geri çekilip keyifle sırıttı.

“Saraya geri dönmeliyiz. Daha geç olmadan gidelim ya da çok istiyorsan burada da kalabiliriz. Ama sizi uyarayım, halkınız kesinlikle şu anda bizi izliyor ve biraz daha burada dikilirsek haberlere düşeceğiz. Yine de sen bilirsin.” dedi alayla gülümserken.

Ben de ne yaptığımı fark edip göz devirdim ve önüme dönüp yürümeye başladım. Luther da arkamdan gelirken biraz sesli bir şekilde “Doğru karar, prensesim.” diye söyledi.

Normalde herkes bana prensesim diye seslenirdi ve buna alışıktım. Ama az önce Luther aynısını söyleyince kendimi garip hissetmiştim. Yolda giderken bir yandan konuşmalarımızı düşündüm ve istemsizce aklıma Luther'ın bana yaklaştığı anlar geldi. Bu düşünceler sırtımdan aşağıya bir ürperti inmesine sebep oldu. Kendimi ilk defa böyle hissedince gülmeden edemedim.

Bölüm sonu

5 yorum