İçeriğe geç

Amaris'in Simgeleri

Bölüm 5 · 15 dk okuma

Amaris'in Simgeleri

Bölüm 5

Yeni İki Kız

"İlk nereyi gezmek istersiniz?" diye sordum Luther'a bir yandan koridorda hızlıca yürürken.

"İlk seninle tanışmak isterim. Bence gezme işini sonra da yapabiliriz." diye alayla cevap verdi ve bana yetişmek için adımlarını hızlandırdı. Dediği şeyden sonra bir anda durdum ve ona doğru döndüm. Duracağımı beklemiyor olacaktı ki bir anlık afalladı.

"Kendimi zaten size tanıtmıştım ama çok istiyorsanız tekrar söyleyeyim. Benim adım-" Cümlemi tamamlayamadan Luther konuşmaya başladı.

"Evet, evet. İsmin Ocean Miller. Yakında su simgesinin sahibi olacak kişisin. Falan filan... Ben bunları demiyorum. Mesela neler yapmaktan hoşlanırsın? En sevdiğin renk ne? Kısacası seni tanımak istiyorum. Sonuçta simgeleri hem birlikte koruyacağız hem de genellikle birlikte takılacağız. Sence de bu iyi bir başlangıç olmaz mı?" Bunları derken gözlerini benden asla kaçırmıyordu.

Benimle ciddi anlamda tanışmak isteyen biri...Bu kesinlikle ilginç olacaktı.

"Şöyle yapalım. Siz ilk nereye gitmek istediğinizi söyleyin. Oraya gidip konuşalım. Olur mu?" diye onu geçiştirmeye çalıştım. O ise bunu hemen anlayıp önüme geçti ve konuştu.

"Birincisi, benimle resmi konuşmana gerek yok. İkincisi, bence senin güzel olduğunu düşündüğün bir yere gidelim." diye söyledi. Cümlesini tamamlarken dudağının kenarı hafifçe yukarı kıvrıldı.

Daha fazla onu oyalayamayacağımı anlayıp birkaç saniye nereye gidebileceğimizi düşündüm ve ilk aklıma gelen yere doğru ilerledim. Luther da benim harekete geçtiğimi fark edip hemen arkamdan geldi.

Sarayın üst kısmında neredeyse her yeri görebildiğimiz çok büyük olmayan bir balkon vardı. Bazen oraya gider, kafa dağıtmak için dışarıdaki insanları izlerdim. Bazen de akşamları bu balkona gider, yere uzanır ve balkonun tepesi açık olduğundan rahat bir şekilde yıldızları izleyebilirdim. Hatta hep aynı yerde duran bir yıldızı benim yıldızım olarak seçmiştim. Buraya arada sırada, boş vakitlerimde hâlâ uğramayı eksik etmezdim.

Luther ile birlikte bir süre daha yürüdükten sonra oraya vardık. “İşte geldik." dedim ve balkona açılan kapıyı gösterdim. Bir anda kapıyı çok dikkatli bir şekilde incelemeye başladı. Ciddi bir yüzle bana doğru döndü. "Buraya sadece kapıyı incelemek için gelmedik değil mi?" dedi kafası karışmış bir şekilde. Benim de o an boşluğuma geldiği için gülmeye başladım.

"Hayır tabii ki. Kapıyı gösterip geldik derken onu kastetmedim. Neyse aç bakalım kapıyı. Burayı beğenecek misin, merak ediyorum." dedim gülmem biraz daha geçince. O da hafif gülümseyip kapıya yöneldi. Samimi olmaya çalıştığı açıkça belliydi.

Kapıyı açtıktan sonra balkona yavaşça geçti. Biraz daha ileriye gidince manzarayı tam olarak görebildi. Tam o sırada olduğu yerde durdu ve balkonun kolonlarına tutunup dışarıyı seyretmeye başladı. Ben de hemen onun yanına geçtim. Gözlerim hemen pembeye boyanan gökyüzüne döndü. Bulutlar bu şekilde pembe pamuk şekerlerine benziyordu ve insanın dikkatini onlara doğru çekiyordu. Luther ile birkaç dakika sessiz bir şekilde dışarıyı izledik. Sonrasında ise sessizliği bozan ilk ben oldum.

"Sence manzara nasıl? Beğendin mi burayı? Eğer bana soracak olursan Su Krallığı'nın bu tür manzaralarını izlemeyi çok seviyorum. Sanki bir tür huzura kavuşma yolu..." diye ona soru yönelttim. O da başını bana çevirip birkaç saniye gözlerime sessizce baktı. Sonrasında dudaklarını araladı ve "Çok büyüleyici bir yer burası. Açıkçası sen kapıyı ilk gösterdiğinde bu kadar iyi bir yer olabileceğini hiç düşünmemiştim. Buradan neredeyse her şey gözüküyor." diye sesindeki hayranlığı gizleyemeden söyledi. Cümlesinin sonunda gülmeyi de eksik etmedi.

Onun gülüşünü duyup ben de güldüm. Sonrasında ise dediklerine cevap vermek için ona doğru döndüm. "Burayı beğenmeseydin seninle pek iyi anlaşabileceğimizi düşünmüyordum zaten." dedim gülümseyerek. O da hafif gülümsedi ve "Çok ama çok haklısın." dedi. Sonra da tekrar dışarıyı izlemeye başladı.

Ben de ardından akşamları buraya geldiğimde yaptığım şeyi yaptım. Biraz geri gelip yere uzandım ve yıldızlara baktım. Luther da ne yaptığıma bakmak için bana doğru döndü. Sonrasında ise ne yaptığımı anlayıp o da yanıma gelip uzandı.

"Yıldız mı yoksa ay mı? İkisinden biri olmak istesen hangisi olurdun?" diye bir soruyu bir yandan gökyüzünü izlerken bana sordu. Ben de bu soruya cevap vermek için kafamı ona doğru çevirdim. "Tabii ki yıldız olmak isterdim." dedim hiç düşünmeden. O da verdiğim bu cevaptan sonra kafasını bana doğru çevirdi. Gözlerini gözlerime kenetledi ve uykulu bir ses tonuyla "Neden ay değil de yıldız?" diye sordu.

"Çünkü yıldızların parlamak için ay gibi güneşe ihtiyacı yoktur. Yıldızlar her zaman kendi ışığıyla parlayabilir. Ben de birine ihtiyacım olmadan parlamak isterdim. Ayrıca bazen kendime söylediğim bir söz vardır: Yıldızlardan daha parlak olmak istiyorum. Hatta bunu birine ihtiyacım olmadan yapmak istiyorum."

Dediklerimden sonra Luther'ın bir şey söylemesini bekledim ama o sadece sessiz bir şekilde bana bakmaya devam etti. Sonrasında ise hafifçe gülümsedi. Mavi gözlerindeki samimi bakışı görebiliyordum.

Ben de onun bu soruya ne cevap vereceğini merak ettiğimden ona geri sordum. "Peki ya sen? Sen olsan hangisi olmak isterdin? Yıldız mı yoksa ay mı?" Ben soruyu sorduktan sonra derin bir nefes aldı ve konuşmaya başladı.

"Sanırım ben ay olmak isterdim. Çünkü ay bir tanedir ama yıldızlardan çok vardır. Ayrıca varsın beni güneş parlatsın. Güneş söndüğü zaman ben de söneyim." dedi yavaş yavaş. Ben de hemen dediklerine cevap verdim. "Ama güneş de bir yıldız değil mi? Ayrıca Güneş olmazsa ayın ne anlamı kalır?"

"Evet, güneş de bir yıldız. Ama ayı aydınlatan tek yıldız o. Belki de ay bir yıldıza aşık olmuştur ve o da güneştir. Yani ay, onu parlatan kişiye aşık olmuştur. Onsuz parlamak istemiyordur belki de. O yüzden onsuz bir hiç olmayı kabul ettiğini düşünüyorum." dedi ve kafasını gökyüzüne doğru çevirdi. Sonra da konuşmaya devam etti.

"Ben de beni parlatan, sevinmemi sağlayan birine aşık olsaydım ve onu kaybetseydim ben de parlamak, sevinmek istemezdim. Eskiden ben de bir yıldızdım ama yavaş yavaş ışığımı kaybettim. Şimdi ise ay gibi beni parlatacak birine ihtiyacım var. Bu yüzden ay olmak isterdim."

Dediklerinden sonra kafasını yine bana doğru çevirdi ve gülümseyip konuşmaya başladı. "Yıldız olmak çok güç ister ama sen bir yıldız olacak olsaydın eminim ki çok güçlü bir yıldız olurdun."

Gözlerimi kısıp ona baktım. "Beni doğru düzgün tanımıyorsun bile. Nasıl bu kadar emin olabilirsin ki?"

Sözlerim onu eğlendirmiş olacaktı ki gülümsedi. "Tanışalım o zaman." diye kendinden emin bir şekilde fısıldadı. Ben ise onun tersine sesimi yavaş yavaş yükseltiyordum.

"Beni neden bu kadar çok tanımak istiyorsun? Sakın bana simgeleri falan bahane etme. Gerçekten söylesene şunu. Neden?" dedim yerden doğrulup oturarak.

"Neden birisinin seni gerçekten tanımak isteyebileceğine inanmıyorsun?" dedi o da uzandığı yerden kalkıp oturur pozisyona geçerken.

Diyecek bir şey bulamadım. Ona tanıdığım ve gördüğüm insanları anlatamadım. Benimle sırf şöhretim ve param için tanışan insanları da ona söyleyemedim. Söylemek istedim ama bunun için erken olduğunu düşündüm. Onun yerine "Bence bu tanışma işini zamana bırakalım. Şimdi artık uyumak istiyorum. Sana, Bay ve Bayan North'a yatacağınız yeri göstermem lazım." dedim. Sesim kesin ve net çıkmıştı.

Bir süre sessizce bana baktı. Ardından yüzünde tekrardan o samimi gülüş oluştu. Gözünün önüne düşen bir tutam saçını düzeltti ve peki anlamında kafasını salladı. Ayağa kalkıp kapıya yöneldiğimde o da kalkıp peşimden geldi.

•┈┈⛧┈♛☆♛┈⛧┈┈•

Yeni bir güne yine benim sinir bozucu alarmımın sesiyle başladım. Bu sefer yatağımda oyalanmadan kalktım ve elimi yüzümü yıkadım. Bugün oyalanmak için vaktim yoktu çünkü Bay Boomer’ın evine gidecektim. Ayrıca bugün diğer simgelerin sahibi olan ateş ve toprak krallığının prensesleriyle tanışacaktım. Zaten hava krallığının prensiyle babam sağ olsun önceden tanışmıştım.

Elimi yüzümü yıkadıktan sonra hemen yatağımı topladım ve giyeceğim şeyi seçmek için giysi dolabımın önüne geldim. Dolaptan beyaz bir tişört ve açık mavi bir pantolon aldım. Beyaz tişört çok sade durmasın diye yıldız şeklinde olan gümüş kolyemi taktım. Saçımı tarayıp at kuyruğu yaptıktan sonra hafif bir makyaj yaptım. Sonrasında çantamı hazırladım ve Bay Boomer’ın çok istediği bisküviyi de koymayı unutmadım.

Tam odamın kapısından çıktığımda karşımda Abbey belirdi. “Ah, günaydın prensesim. Ben de size bakmaya geliyordum. Kahvaltıya inecek misiniz diye soracaktım.” diye konuştu.

“Kahvaltı yapmayacağım Abbey. Bay Boomer’ın evinde kahvaltı edecekmişiz. Kendisi bizim için kahvaltı hazırlayacağını söylemiş.” dedim cevap olarak. Ardından hafif gülümseyerek alayla ekledim. “Umarım zehirlenmeyiz.”

Dediklerimden sonra gülümsedi ve yine son anda bir şey hatırlamış gibi baktı. Hemen konuşmaya başladı. “Bay North’un da sizinle geleceğini biliyorsunuzdur umarım. Ayrıca babanız bu sefer arabayla oraya gideceğinizi söyledi.”

Harika, ben Luther’ı tamamen unutmuştum. “Neden arabayla gitmek zorundayız? Zaten Bay Boomer’ın evi aşırı uzakta değil.” dedim isyankâr bir şekilde. Abbey de dediklerimden sonra hemen bilmiş bir şekilde cevap verdi. “Babanız, Bay North’un burada misafir olduğunu ve yorulmaması için arabayla gidilmesini söyledi.”

O an içimden Luther beladan başka bir şey değil diye geçirmeden edemedim. Söz babamdan çıkmış olduğu için daha fazla uzatmanın bir anlamı olmadığını düşünüp tamam anlamında kafamı salladım. “Her neyse Abbey, ben artık gitsem iyi olacak. Bay North arabanın orada mı?” diye gitmeden önce sordum.

“Evet, kendisi sizi yola çıkmak için arabanın önünde bekliyor. Eğer başka bir sorunuz yoksa iyi günler prensesim.” Dedi hızla Abbey. Ben de sağ ol deyip arabanın olduğu yere doğru yol aldım.

Sarayın koridorlarını hızla geçip bahçeye geldiğimde etrafa göz attım. Araba sonunda görüş açıma girdiğinde Luther’ın orada beklediğini gördüm. Bir an duraksasam da daha fazla bekletmek istemediğimden hızlıca yanına gittim.

Yanına geldiğimde ilk konuşan ben oldum. “Günaydın, çok bekledin mi?” diye sordum. Sesimi duyduğu zaman bana doğru öndü ve konuşmaya başladı. “Sana da günaydın, Ocean. Soruna cevap vereceksem çok beklemedim. Onun dışında oldukça heyecanlıyım. Bay Boomer'ın nasıl biri olduğunu merak ediyorum.” dedi enerjik bir şekilde. Ben ise dediklerinden sonra güldüm ve cevap verdim. “O kadar meraklı ve heyecanlı olma. Sonra benim gibi bu nasıl bir adam dersin.” dedikten sonra onun heyecanlı hâline alayla gözlerimi devirdim.

“O kadar kötü olamaz ya?” diye söyledi gözlerime bakıp. Alayla ona kaşlarımı çattım ve sorusuna bilerek yanıt vermedim. Güneş’in altında daha fazla beklemek istemediğimden “Hadi, eğer hazırsan yola çıkalım.” diye onu geçiştirdim. Luther ise cevabıma gözlerini devirdi. “Sen öyle diyorsan...” diyerek başını salladı ve arabanın kapısına eğilip bana açtı.

Alayla ona gülümseyip arabaya bindim. Kapımı kapattıktan sonra kendi de diğer taraftan binip yanıma oturdu. Şoför ikimiz de oturduğumuzda hazır olduğumuzu düşünüp sürmeye başladı.

Luther ile arabadayken yol boyunca hiç konuşmadık. Zaten yolumuz kısa olduğundan varmamız da çok uzun sürmedi ve bunu pek umursamadım.

Şoför geldiğimizi söylediğinde ikimiz de aynı anda kapımızı açıp arabadan indik. Luther diğer taraftan benim yanıma geliyorken ben de şoförün tarafında olan açık cama doğru eğildim ve şoföre teşekkür ettim. Luther yanıma geldiğinde ona doğru döndüm.

Önüme geçti ve gülümseyip bana bir soru sordu. “Sence nasıl gözüküyorum? Bu sabah biraz hızlı hazırlandım.” diye alayla söyledi. Ben de bu sorusunu cevaplayabilmek için onu incelemeye başladım.

Uzun grimsi saçını açık bırakmıştı ve saçının uzunluğu belini geçiyordu. Uzun saçı erkeklere yakıştıramıyor olsam da sanırım ona yakışıyordu. Üzerine beyaz bir gömlek geçirip kollarını dirseğine kadar katlamıştı. Altında ise siyah klasik bir eşofman vardı. Giyiniş şekline bakılırsa rahat giyinmeyi seven birine benziyordu. Onu incelemeyi bitirdikten sonra gözlerine baktım ve gayet alayla cevap verdim.

“Yeterince iyi.”

Cevabıma gözlerini devirdi. Bir tutam saçını kulağının arkasına sürüklerken söyledi. “Çok yaratıcı bir cevap.

Yavaşça birkaç adım bana yaklaştı. Gözlerime bakıp fısıldadı. “Yine de insanlarla iletişim şeklin böyleyse sanırım alışabilirim.” O bana yaklaşınca istemsizce biraz geri çekildim. Bunu fark etti ve olduğu yerden bana bakıp hafifçe gülümsedi. Ardından daha fazla uzatmadan Bay Boomer’ın evine giden yolu sordu. Ben ise yolda ilerlemeye başlarken beni takip etmesini söyledim.

Bay Boomer’ın evi biraz ormanlık bir alanda olduğundan arabayla sadece parkın önüne kadar gelebilmiştik. Zaten parkın yan kısmında Bay Boomer’ın evinin yolunu gösteren tabelalar vardı. Ben de tabelaların gösterdiği yolu takip ederek Bay Boomer’ın evinin önüne gelmeyi başardım. Luther da bu sırada benim peşimden gelmişti.

İlk dikkatimi çeken şey Bay Boomer’ın evinin kapısının önünde bekleyen iki kız oldu. İkisinin giyiniş tarzı birbirlerine kesinlikle zıt kalıyordu. Birisi kumral saçlı ve önünü rahat görebilmek için saçına yeşil tatlı bir toka takmıştı. Beyaz ve yeşil renkleri barındıran, fırfırlı bir elbise giymişti. Ayağında ise yeşil bir babet vardı. Ayrıca dizine kadar gelen beyaz bir çorap giyiyordu. Makyajını ise hafif yapmışa benziyordu. Ayrıca bu kız aşırı enerjik görünüyordu ve karşısındaki kıza heyecanla bir şeyler anlatıyor gibiydi. Karşısındaki kız onu her ne kadar takmıyor olsa bile.

Diğer kızın ise kızıl saçları vardı ve tamamen saçını salık bırakmıştı. Makyajı ise bize göre biraz daha ağırdı. Kırmızı bir ruj sürmüştü ve eyeliner da çekmişti. Üstüne kırmızı bir crop giymişti. Altında ise salaş siyah bir pantolon vardı. Ayakkabısı kırmızı ve siyah renkli bir spor ayakkabısıydı. Ayrıca bu kız biraz da sinirli gözüküyordu. Nedenini çok merak etmiştim.

Dikkatimi çeken tek onlar da değildi. Bay Boomer’ın evi çok eski duruyordu ama bahçesindeki ve evinin camlarının önündeki çiçekler görünüşü biraz olsun düzeltiyordu. Bay Boomer’ın çiçek bakacağı hiç aklıma gelmezdi. Çünkü dışarıdan öyle bir adama hiç benzemiyordu.

Ben bunları inceledikten sonra Luther’a doğru döndüm. O da etrafını inceliyordu. Sonrasında bana doğru kafasını çevirdi ve dudakları aralandı. “Burası gerçekten garip ama aynı zamanda büyüleyici de.” dedi heyecanlı bir şekilde. Bu heyecanlı hâline gülümsedim ve evet anlamında kafamı salladım.

Luther'ın gözleri gülümsememe kaydıktan sonra Bay Boomer’ın evinin kapısının orada bekleyen kızlara baktı. Ardından konuşmaya başladı. “Şu kızlar sence de birbirlerine çok zıt durmuyorlar mı? Bir de merak ettiğim bir şey daha var. Neden içeri girmek yerine kapının önünde bekliyorlar?” dedi sorgularcasına.

“Bence de biraz zıt gibiler ama anlaşabilirler herhâlde. Ayrıca ben de çok merak ettim neden orada beklediklerini. Yanlarına gidip bir soralım.” dedim bir yandan onlara bakarken. Ayrıca kırmızı saçlı olanın sabrı taşmak üzere gibi duruyordu. Luther da beni onayladıktan sonra o tarafa doğru yürüdüm. Yanlarına vardığımızda dikkatlerini çekmek için konuşmaya başladım.

“Selam, acaba neden burada bekliyorsunuz?” diye hafif merakla sordum. Ardından “Bir de tanışmak ister misiniz?” tebessüm ederek soruma ekledim. Dediklerimden sonra hemen enerjik kız bana dönüp cevap verdi. “Merhaba, benim adım Hillary Forester. Toprak Krallığı’nın prensesiyim ve yirmi bir yaşındayım. Bizi Bay Boomer kahvaltıya çağırdı, onun gelmesini bekliyoruz. Kendisi bir yere gidip gelecekmiş. Gerçi yarım saate yakındır buradayız ama olsun. Ben çok heyecanlıyım, ya siz?” dedi cümlelerini hızlı bir şekilde sıralarken. Onun ardından yanındaki kız hemen konuştu.

“Ne kadar heyecanlıyım anlatamam. Çok enerjiğim! Ayrıca yarım saat değil, bir saattir bekliyoruz beyefendinin keyfini. Bir de beklememiz yetmiyormuş gibi burada kaç saattir konuşarak beynimi ütüledin, Hillary! Her neyse, kendimi tanıtmam gerekiyorsa benim adım Valencia Best. Ateş Krallığı’nın prensesiyim ve ateş simgesinin sahibi olacağım. Yaşım soracak isen yirmi. Bir de bu yanımdaki eleman gibi pozitif bir insan kesinlikle değilim. Bence yeteri kadar açık olmuştur. Biraz da isterseniz siz kendinizi tanıtın.” diye söyledi hızlı ve biraz sinirli bir sesle.

Bir adım öne çıkarak ilk önce Luther konuştu. “Benim adım Luther North ve Hava Krallığı’nın prensiyim. Yakında hava simgesinin sahibi olacağım. Yaşım yirmi bir. Birileriyle sohbet etmeyi ve kitap okumayı çok severim. En sevdiğim içecek sütlü kahvedir. Açıkçası en önemli detay ise saçıma çok değer veririm.” dedi sakın bir şekilde.

Sonrasında hafifçe gülümseyerek konuşmaya devam etti. “Bir de Hillary kadar enerjik olmasam da enerjik bir insan olduğunu düşünüyorum. Şu anlık bu kadarı yeterli sanırım.”

Luther'ın konuşması bittiğinde hepsi kafasını bana doğru çevirdi ve Valencia konuşmaya başladı. “Peki ya sen? Aramızda kendini tanıtmayan bir tek sen kaldın.” diye kendinden emin bir şekilde söyledi. Ben de kafamı olumlu anlamda sallayıp kendimi tanıtmak için konuştum.

“Benim adım Ocean Miller. Su Krallığı’nın prensesiyim. Yirmi yaşındayım. Kitap okumayı ve bisiklet sürmeyi çok severim. Ayrıca bazen yoga da yaparım-“ derken sözüm yarıda kaldı. Çünkü araya Hillary girdi. “Demek yoga yapıyorsun. Ben de yogaya bayılırım! Bir gün birlikte yapalım, ne dersin?” dedi heyecanlı bir ses tonuyla. Ben de güldüm ve cevap verdim. “Neden olmasın?”

Ardımdan Valencia konuştu. “Harika, harika. Şuan yogadan daha önemli konularımız var. Nerede şu lanet adam?” dedi biraz sesini yükselterek. Valencia’nın dediklerinden sonra arkamdan tanıdık bir ses geldi.

“Lanet adamınız geldi.” dedi Bay Boomer gülerek. Valencia bir anda duruşunu dikleştirdi. Bay Boomer'ın sesini duyunca ona doğru döndü ve konuşmak için dudaklarını araladı. “Bay Boomer, kusura bakmayın ama burada bir saate yakındır sizin gelmenizi bekliyoruz. Bizi erken çağırıp bekletmenizin sebebini çok merak ediyorum. Acaba nedir geç gelmenizin sebebi? “ dedi bazı yerleri vurgulayarak. Bay Boomer da bize iyice yaklaştıktan sonra Valencia’nın sorusuna cevap verdi.

“Sizi buraya erken çağırmış olabilirim ama bu evde olduğum anlamına gelmez değil mi? Ayrıca siz herkesin dediği şeyi yapar mısınız? Eğer öyleyse sizinle işim var.” dedi ve onu sinir edecek bir gülümsemeyle Valencia’ya baktı.

Bay Boomer kapıya doğru ilerledi ve cebinden bir anahtar çıkardı. Bir yandan kapıyı açarken tekrardan konuştu. “Ayrıca küçük hanım, yetmiş sekiz yaşındaki bir insanla nasıl bu şekil konuşursunuz? Kalbimi çok kırdınız. Ben zavallı yaşlı biriyim.” diye söyledi Valencia’ya dalga geçer gibi konuşarak. Ayrıca Bay Boomer elli yaşındaymış gibi duruyordu ama düşündüğümden daha büyük olduğunu o an fark ettim.

Valencia Bay Boomer’ın cevapları yüzünden artık sinirden patlamak üzereydi. Ama yine de konuşmaya devam etmesin diye bir şey demedi. Bay Boomer da Valencia bir şey demeyince şaşırmış olmalıydı ki kapıyı açmasına rağmen girmeden önce arkasını dönüp ona baktı. Valencia bizi daha fazla bekletmesin diye sahte bir şekilde ona gülümsedi. Bunun sahte bir gülümseme olduğunu anlayan Bay Boomer ise konuştu. “Yaşlı bir adamı üzdüğün için özür dilemeyecek misin?” diye onunla daha fazla dalga geçti.

Valencia, Bay Boomer’ın bu tepkisiyle birlikte patladı. “Özür mü? Bizi burada bilerek bir saat bekleten sizsiniz ama özür dileyecek olan ben miyim? Hayatta olmaz!” dedi Bay Boomer’a yükselerek. Ardından Valencia eve girmek için atıldı ama kapının önüne o giremesin diye Bay Boomer geçti.

“Eğer özür dilemezsen burada bir saat daha beklersiniz küçük hanım. Seçim sizin.” diye gözlerine bakıp ciddi bir şekilde söyledi. Valencia bu olanlara inanamıyormuş gibi ona baktı. Ardından bir adım geri geçti. Hepimize bir göz ucuyla baktı ve sessiz bir şekilde “Özür dilerim.” diye mırıldandı. Ama Bay Boomer inat olsun diye “Pardon, ne dedin canım? Biliyorsun ben artık sizin gibi genç biri değilim. Acaba tekrar eder mi-“ dedi fakat Valencia o daha lafını bitirmeden araya girdi. Yüksek bir sesle “Özür dilerim, Bay Boomer!”

Alayla gülümsedi ve “Tamam, bugünlük bu kadar sizinle uğraşmak yeter. Ben acıktım. Ocean, bisküviyi getirdin de mi tatlım?” dedi Bay Boomer tatlı olmaya çalışarak. Yalnız bir sorun vardı o da Bay Boomer’ın bu işi pek beceremediğiydi. “Evet, getirdim. Merak etmeyin.” dedim gülümseyerek.

Cevabım ile büyük bir kahkaha attı ve istediğini elde etmiş gibi bir el hareketi yaptı. “Canım öğrencim ya, bundan sonra favori öğrencimsin Ocean.” dedi bana bakarak. Sonra biraz daha sessiz bir ses tonunda “Tabii ki sadece bisküviyi getirdiğin zamanlarda.” diye ekledi ve kapının önünden çekilip içeri geçmemiz için yol açtı. İçeriye ilk giren ise Valencia oldu.

Bölüm sonu

7 yorum