Artık Golden Hawk krallığı komutanı tarafından özel olarak eğitim görecektim. Hem normal eğitim, hem de Komutanın eğitimi beni biraz zorlayacaktı. Fakat, en sonunda çok güçleneceğime eminim. Böylece o adamları hakettikleri şekilde öldürebilecektim. Kurtarılmaya ihtiyacı olana kurtarıcı, kendini savunamayanların kılıcı olacaktım.
Komutan benden kendimi tanıtmamı istedi, yalana başvurmayı düşündüm fakat doğruyu söylemeyi seçtim. Yalanlar er ya da geç öğrenilir, gerçekler kalıcıdır. Babamın buradaki kötü itibarı yüzünden kovulmamayı dileyerek sağ elimi göğsüme getirerek.
"Ben, Alvin Flores! George Flores'in oğluyum efendim!"
Dedim göğsüme götürdüğüm elimi yumruk yaparken.
"George Flores mi? George Flores mi dedin sen az önce?"
Diye sordu.
"Eved efendim."
Diye cevapladım, yumruğumu sıkarak.
"Olamaz! Sen onun oğlu musun? Sadece bir Suikast'ten yaptığın çıkarımlardan belliydi zaten."
"Atılmadım mı yani?"
"Ne saçmalıyorsun sen? George'un bir oğlu olduğuna inanamıyorum. Sadece bir kızı olduğunu sanıyordum."
"Onu tanıyor musunuz?"
"Tanımak az kalır evlat, onunla çocukluktan beri dostuz."
Dedi gülerek.
"Peki, ya avlanması yüzünden peşine düşen askerler?"
"Ona ben karar vermiyorum, zaten kaçak kovalamak benim işim değil. Baban olsa bile, daha önemli işlerim var. Her neyse, Şuan nerede? Hayır yakalamayacağım merak etme!"
Diye şakadan bir gülüş attı.
"Efendim, size kötü bi' haberim var."
"Yakalandı mı yoksa? Ve sen de onu kurtarmak için asker oldun, değil mi?"
"Hayır efendim, O..."
Söylemeye dilim varmıyordu. "O, o öldü!"
Komutanın gülüşü bir anda düşmüştü.
"Demek öldü ha... Onun gibi güçlü biri nasıl olur da ölür? Akıl almaz bir olay!"
"Fırtınalı bir gece idi. Babam yorgun bir günün sonunda nihayet uyumuştu. Fakat kapı sesine dayanamayip sinirle uyandı ve kapıyı açtı, açar açmaz omzuna bir kılıç saplandı. Net görünmesede 2 kişi olduklarını seçebiliyordum. Babam hemen kapıyı kapattı ama o adamlar deliydi efendim! Kapıyı kırdılar, ve babam onlarla dövüşmeye çalışıyordu. Bize yukarı kaçmamızı işaret etti, fakat sadece ben görmüştüm. Kaçıp saklandım, bir süre sonra çığlık sesleri yükseldi. Aşağı inince hepsinin ölü bedenleriyle karşılaştım. En son kellesine konan ödülden bahsedip kafasını kesip götürdüler."
Gözümün önüne bile getirmeye korktuğum bir anı zorlanarak komutana anlatıyordum, bu benim için çok zordu.
"Kafasını mı götürdüler? Onları öldürdüler mi yani? George... Helen... Sophia..."
Diye benim üzüntüme ortak oldu ve "Bu çok kötü, sana bir travma bahşetmişler! Adi pislikler." Diye ekledi.
Komutan sinir ve üzüntü karışımı bir ruh halindeydi. Gerçektende onları çok seviyor olmalıydı.
"George, Helen'in hamile olduğunu bana anlattığı zamanları hatırlıyorum da, "Kız olursa ismini sen koy." Demişlerdi bana. Bende Sophia olsun demiştim. Bir-kaç hafta sonra Sophia dünyaya geldi. Ben ve bir-kaç arkadaşım onların evine gidip kutlama yapmıştık. Sabaha kadar içtik. Babanın sarhoş halini görmeni isterdim. Bizi kahkahaya boğuyordu. Bundan bir-kaç yıl sonra beni çağırmıştı. Ne için olduğunu demedi gelince öğrenirsin demişti. Fakat, ülke için çok önemli bir savaşa katıldım diye gidemedim. Daha sonra onun artık başka bir yerde yaşadığını, kellesine bir çuval dolusu altın koyduklarını öğrendim. Ne tür bir işe burnunu soktu diye düşündüm. Fakat, o öyle biri değildi. Ailesini asla riske atmazdı. Benide, büyük ihtimal senin doğduğun için çağırmıştı. Bazen aramaya çıkardım ama nafile, arkasında iz bırakmadan kaçmıştı."
"Bunları ben bile bilmiyordum. Babamla dost olduğunuza inanamıyorum. Neden bana bu konu hakkında hiçbir şey söylemedi!"
"George, arkasında bir miras bıraktı. Onun mirası sensin Alvin, bu demek değil ki, sana yumuşak davranacağım. Hayır senin içinden geçeceğim."
Diye tekrardan gülerek. Bu içimi hiç rahatlatmamıştı.
"Her neyse, Yarın eğitimin bittikten sonra sana özel eğitim vereceğim, çıkabilirsin."
"Emredersiniz efendim!"
Dedim ve odadan çıktım.
Yürürken biraz duraksadım ve öylece duvara doğru baktım. Babam ve Komutan eski dostlardı ve bunu bana hiçbir zaman anlatmamıştı. O günleri görmeyi çok istiyordum. Babamın sarhoş olduğunu hiç düşünemiyorum doğrusu. Babamı bildim bileli, Ailesine düşkün, ciddi, bazen şakalar yapan, sevgi dolu biriydi. İhtiyacımızdan fazlasını asla avlamazdı. Hatta yaralı hayvanları eve getirirdi. Annemle birlikte yarasını iyileştirip, doğaya geri bırakırdı. Onun gibi bir Babam olduğu için mutluydum. Bana avlanmayı öğretti, tek başıma doğada hayatta kalabileyim diye. Bana ihtiyacımdan fazlasını almamam gerektiğini öğretti, gerçek bir avcı olabileyim diye. O benim hem Babam, hem de Dostumdu. Zaman geri alınmıyor, yapacak tek şey, Geleceğe odaklanmak. Ailem beni yeterince iyi yetiştirdi. Onları gururlandıran bir evlat olacağım.
Diye kendi kendime konuşuyordum.
"Sen hala burada mısın?"
Dedi komutan kapıyı aralayarak.
"Hemen gidiyorum efendim!"
Dedim ve koşarak oradan ayrılıp yatakhaneye doğru yolu tuttum.
Yolda giderken arkamdan birinin bana seslendiğini duydum. Arkama döndüğüm an suratıma bir yumruğun geldiğini gördüm. Hızlı davranıp kollarımla yumruğu blokladım.
"Ucuz yırttım!"
Yumruk savurmaya devam ettiği ivin kim olduğunu net göremiyordum. Çevikliğim sayesinde yumrumlardan bir şekilde sıyrılıyordum. Tam her saldırısından kaçınabileceğimi düşünürken alttan bir tekme yedim.
"Tahta kılıçla vururken iyiydi seni ucube!"
"Tahta kılıç- sen geçen bana kaybeden çocuksun!"
"Sana kaybedeni göstereceğim şimdi!"
Dedi ve gerçek bir kılıç çıkarttı, delirmiş olmalıydı! Onu sadece bir kez yenmiştim, bu kadar büyütülecek bir şey olmamalıydı! Kendimi savunabilecek herhangi bir şeyler aramaya başladım. Elim direkt hançerime gitti, fakat onu hissedemedim. En son çantama koymuştum sanırım, lanet olsun! Çocuk üstüme koştururken yerdeki bir sopa gözüme çaprtı, hiç durmadan onu yerden aldım. Şanslı olmalıyım ki, birisi bunu burada unutmuştu. Bana gelen kılıç darbelerine karşılık verebiliyordum, fakat her an kılıcı sopamı kesip bana ulaşabilirdi.
"Bak senin derdin ne bilmiyorum, o elindekini bırakıp adam gibi konuşmaya ne dersin?"
"Kes sesini seni ucube!"
"Ucube demek! Seninle uğraşmak istemiyorum, kılıcı bırak ve kaybol."
"Sanki seni dinleyeceğim de."
Kafayı sıyırmış bu, geçen sefer olduğu gibi sopayı eline vurmaya çalıştım.
"Bu sefer olmaz!"
Dedi ve kılıcın yönünü değişerek, koluma yöneldi. "Bitti bu iş!" Diye ekledi.
"Hemen sonuca varma."
Diyerek kendimi bir adım ileri attım ve sopaya tekmemi savurup ters yöne yönelterek, kendi etrafımda döndüm. Döndüğüm gibi koluna sert bir darbe indirmeyi başardım.
"AAAAAĞHH!"
Diye acı bir çığlık attı.
Sanırım kolunu kırdım, umarım akıllanmıştır.
"Bu sesler de ne böyle?"
Sese doğru döndüm, ve sesin eğitmenden geldiğini anladım. Onu uyandırmış olmalıydık
Neler olduğunu sordu ve bizim dövüştüğümüzü gördü. Sopayı benim elimde görünce suçlunun ben olduğumu düşünsede, ona tam olarak neler olduğunu anlattım. Çocuğun kolunu kırmam eğitmeni sinirlendirse de, haklı olduğumu o da biliyordu.
Çocuk koluna bakmaları için gönderildi. Ben ise yatakhaneye doğrh döndüm. Mike dahil herkes uyuyordu. Kendi yerime uzanıp kafamı yastığıma koydum. Rahat bir uyku umuduyla gözlerimi kapayıp, uykuya daldım. Yine o rüyalardan görmemeyi umuyordum.
Veee yine aynı rüyalardan birini görüyordum, yeter artık sal beni!
Bu sefer hiç bilmediğim bir yerdeydim, ormanlık alan ve tepelerin kesiştiği bir yerdeydim. Aniden yer sallanmaya başladı ve hızlıca Arkamı döndüm. Kırmızı bir ışık ormanı aydınlatıyordu. Kaynağını öğrenmek için o tarafa doğru koştum. Ormandan çıkıp ileri gittim ve küçük bir tepeye vardığımda, orada- Orada birileri savaşıyordu!
Uzakta olsalar bile biraz seçebiliyordum. Elinde kitap ve kılıcı olan birisi, karşısında benim rüyalarıma giren iblisin ta kendisi savaşıyordu. Etrafa şöyle bir baktım, bir sürü ölü yaratık doluydu. Hepsini tek başına mı yenmiş? Bir dakika! Elinde kitap ve kılıcı olan- bu Kehanette geçen adam. O iblise savaşıyor! Anlaşılan etrafı iyice dağıtmışlar. Şeytan büyü sözleri kullanıp adama bir şeyler fırlatıyordu. Fakat o hepsine karşılık verebiliyordu!
Kitabın içinden devasa örümcek bacakları iblise doğru uzanıp ona saldırmaya başladı. Sonrasında ise, adam kılıcıyla hızlanarak şeytana koşup aniden onun arkasında belirdi. Kılıcını sırtından sokmasına rağmen iblis, göz açıp kapayıncaya dek kendini yer altına soktu ve birkaç metre ileriden geri çıktı. Yerde ölü vaziyette olan yaratıklar bir anda canlanıp adama saldırdılar. Hepsini kolaylıkla kesmesine rağmen, her seferinde yenilenip geri diriliyorlardı!
Adam bir şeyler söyledi ve kitabın içinden beni saran o tuhaf kırmızı şeyden çıktı. Yaratıkları sarmaya başlayan büyü idi, hemde kara büyü! Kara büyü kullanan biri nasıl iyilerin yanında olabilir ki? İblisin vücudu kahkahalar eşliğinde devleşmeye başladı. Bir-kaç dakika savaştılar ve gözümü kör eden beyaz bir ışığın ardından iblis kaybolmuştu. Adam dizleri üzerine düştü, yere yığılmamak için kılıcından destek alıyordu, iblisin silueti yanıbaşımda belirdi.
"Bu asırlar önce gerçekleşen bir savaş, o insan beni mühürlemeyi başardı."
"Seni mühürledi mi?"
"Evet, beni 2 farklı tılsımın içine mühürleyerek, hapsetti. Biraz daha zamanım olsa zafer benimdi!"
"Sen tam olarak kimsin?"
"Ben çok uzun zaman önce cehennemden kaçtım. Bu dünyada gücümü kullanamıyordum tabii, üzücü değil mi! Bedenim olmasına rağmen temasa geçemiyordum. Ben ne yaptım dersin, insanları kandırarak bir şekilde gücüme eriştim. Tam dünyayı ele geçirecek son bir şey kalmıştı ki, kurtarıcı diye adlandırdıkları adam beni mühürledi. Ben Litch, senin bu dünyaya gelme sebebin!"
"Licht mi? Söyle neden benim rüyalarıma musallat oldun? Neden tüm bunlar benim başıma geliyor?"
"Bedenim senin taktığın tılsımın içine mühürlü, bu yüzden senin rüyalarında yaşıyorum. Ruhumda senin içinde mühürlü olduğundan kaçamıyorum."
"D-Dur ne hakkında konuşuyorsun? Şuan ruhun benim içimde mi?"
"Evet doğru duydun, yürüyen bir taşıyıcısın hoş, değil mi?"
"Bu bana gösterdiğin savaş asırlar öncesine ait ise, nasıl benim içime mühürlenebilirsin?"
"Basit, o 2 adamı hatırlıyorsundur. Doğru taşıyıcıyı bulmak için asırlarca yol kat-ettiler, beklediler ve sen doğdun!"
"Benim doğacağımı nasıl bilebildin? Bu imkansız! Ve ölürsem ne olur, sen de ölür müsün?"
"William'ın öylece dünyayı terketmeyeceğini biliyordum, bu yüzden geleceğe doğru bir tahminde bulundum."
Dedi Litch. "2 ihtimal var, ya bende seninle birlikte ölürüm ya da sen öldükten sonra ruhum içinden çıkarak özgür kalır!"
Lanet olası pislik! İntihar etmemem için kafamı karıştırdı, artık onun ölüp ölmeyeceği belli bile değil. Zekice davranıyorsun iblis!
"Bedenime gelecek olursak, bir kurban verilir ve ardından yerin derinliklerinde bir ayin yapılarak mühürlü olduğum tılsıma kendi kanlarını akıtarırlar. Ayin bittikten sonra özgür kalırım. Ruhumla bedenimin bir arada olmasına gerek yok, ben bir şekilde bulurum! Neticede yokedilemez!"
"Bulduğum şu kitap hakkında bir şeyler biliyor musun?"
"Evet biliyorum fakat sana hiçbir şey anlatmayacağım."
"Anlatmadığına göre bu kitapta önemli bir şeyler var demektir."
"Aynı onun gibisin! Zekan, tavırların, hele şu lanet gözlerin! Asırlar önce savaştığım adama çok benziyorsun, onun reenkarnasyonu olduğunu düşünmeye başladım."
"Beni onunla çok fazla bağdaştırıyorsun. Kafam çok karıştı, neler olacak hiçbir fikrim yok."
"Daha da karışacak merak etme, bilmediğin bir sürü şeyi bileceksin."
"Her neyse, bu günlük bu kadar çocuk. Bir iblisle çok normal konuşuyorsun, sanki her zaman yapıyormuşsun gibi."
Dediği gibi ortadan kayboldu, ayağa kalktım elimi kafama getirdim ve kafamın arkasını kaşımaya başladım.
"Çok tuhaftı, kafam çok karışık. Beni sadece görüntüsüyle korkuya düşürecek iblis benimle insanmışcasına sohbet etti. Bu yetmezmiş gibi ruhu ve bedenini ben taşıyorum!"
İblis bir anda tekrardan belirdi, geri gelmişti.
"Söylemeyi unuttum, o tılsımı Linda'nın dedesi falan yapmadı. Onun yaptığına ben inandırdım. O tılsım dedesinden bile yaşlı!"
Dedi ve tekrardan kayboldu. Ben ise hâlâ rüyadan uyanamamıştım. Daha bitmediği kesindi, yönümü değişip kurtarıcının yanına gitmeye karar verdim. Yaklaştım ve ona yakından baktım, o ağlıyordu. Tanımadığım insanların isimlerini söylemeye başladı. Ona seslenmeme rağmen beni duymuyordu bile, kklıma ilk gelen şey, iblisin bu adamın yakınlarını öldürmüş olmasıydı.
Bu iblisin özgür kalmaması gerekiyor, bu kesin. Zincirlerinden kurtulur, özgür kalırsa neler olacağı belli. Ben iblisi üzerimde taşıyordum, ölürsem ne olacağını bilmiyorum. İblisi kendimle birlikte ölüme götürmemde garanti yoktu, ya serbest kalırsa? Tılsımın zarar görmemesi gerekiyordu, bir anda böyle büyük bir sorumluluğun omuzlarıma binmesi . Bunu birilerine anlatamazdım, beni deli zannedecekler.
Elimden gelen tek şey bu iblisi içimde tutmaya devam etmek olacaktı. Bu kadar büyük dünyada beni mi buldunuz gerçekten! Her neyse, olan oldu bir kere bu yolun geri dönüşü yok. Dünyanın kaderi benim omuzlarımda olsa bile dayanacağım. Neden bana bunları anlattı bilmiyorum, kendime gelebilecek miyim bilmiyorum. Mike, evet o eminim ki bir şeyler olduğunu farkeder.
Eğitmenin sesiyle rüyadan aniden uyandım. Kafam çok karışıktı, buna rağmen eğitime odaklanacaktım. Diğer günlerde nasılsam öyle davrandım, kimseye çaktırmamalıyım.
[ Saat öğleden sonra 2 ]
Eğitimden hemen sonra öğle yemeği için dışarıdaki yemekhaneye doğru gittik. Ben Mike ile aynı yere oturdum, düşünceli hâlimi farketmemesi için çok çabalıyordum. Neyse ki, farketmedi ve yemekten sonra kütüphanenin yolunu tuttu. Bana teklif ettiğinde bu sefer gelemeyeceğimi söyledim. Bir süre sonra askerlerden biri beni Komutanın eğitimi için çağırmaya geldi. Onunla birlikte yemekhaneden ayrılıp komutanın yanına gittik.
"Ah geldin demek küçük Flores!"
Diye sordu.
"Gelmemek gibi bir ihtimalim yok efendim! Böyle bir eğitim fırsatını hayatta kaçırmam!"
Diye heyecanla cevap verdim.
"Bunu duyduğuma sevindim! O zaman küçükten başlayalım."
Komutan bana savaş tecrübelerinden edindiği bilgileri anlatıyordu, bende onu dikkatle dinliyordum. Rakiplerini nasıl yendiğini, ince noktalarına kadar anlatıyordu. Kapana sıkıştığımda ne yapmalıyım, nelere başvurmalıyım hepsini anlatıyordu. O kadar hevesle anlatıyordu ki, bende bir o kadae hevesle dinliyordum. İblis tamamen aklımdan çıkmıştı. Daha sonra denemeli olarak hepsini yapmayı denedik. Hiç fena olmadığımı söyledi, hepsinde beni yenmesine rağmen.
"Rakibin ben olmasam yenme şansın vardı evlat, harika işler başaracaksın."
"Güveninizi kırmayacağım efendim!"
"Bir gün beni gerçek bir dövüşte yenebilirsen, o zaman hazırsın demektir. Evlat beni yenebilecek kadar hatta daha fazla güçlen!"
"Emredersiniz efendim!"
Komutan beni eğitmekten çok memnundu. Ona karşı şuanlık kazanamayacağım için, askerlerinden biriyle dövüşmemi istedi. Kaybetmiştim, çeviklik ve hız konularında sorun yoktu güçte benden daha önde olduğu için yenilmiştim.
Tabii ki sadece güçle olmuyordu. Savaş tecrübesi, kılıç kullanma kabiliyeti gibi şeyler büyük rol oynuyordu. Her seferinde yere düşüyor, tekrar kalkmaya çalışıyordum en sonunda yorulmuştum. Eğitmenin antremanı yetmezmiş gibi buda bir yandan. Fakat sorun değil, dayanabileceğime eminim.
Tam ayağa kalkacakken zorlandım ve dengemi yitirerek yere yığıldım.
"Lanet!"
"Hemen sonuca varamazsın evlat bu yolda bende çok acı çektim, asla pes etme."
O doğru söylüyordu geri ayağa kalktım ve elimde tahta kılıç ile askere saldırdım. Aynı çocuğa yaptığım gibi eline vurarak kılıcını düşürmeyi başardım. Hiç beklemeden kılıcı boğazına dayadım, kazanmıştım! Gerçek kılıçlar olsa çoktan ölmüş olurdum, ayrıca komutana karşı bir kere bile zafer elde edememiştim. Daha birinci gün olduğundan hemen moral bozmadım.
1 - 2 saatlik eğitimden sonra yarın aynı saatte gelmemi istedi ve gitti. Yorgun bir şekilde oradan çıkıp kütüphaneye gidiyordum. Koridordan dönerek kütüphaneye giden tarafa ilerledim. O sırada birisi beni çağırıyordu. Arkamı döndüm ve her kimdiyse kaçtı gitti. Takmadım kütüphaneye yöneldim, fakat Mike ortalıkta yoktu. Mike beklerken bir tane kitap seçip okuyacaktım ki, yine birisi bana seslendi "Hey çocuk!" Diye.
To be continued...