İçeriğe geç

ALVIN'İN MACERASI

Bölüm 5 · 13 dk okuma

ALVIN'İN MACERASI

Bölüm 5

Güven.

Konuşmanın ortasında Felix bacağına bağlı bir mektup getirerek sözümü keser, mektup Prensesten idi. Mike meraklı gözlerle birlikte elimde tuttuğum kağıt parçasının ne olduğunu sordu. Bende ona Prensesten gelen bir mektup olduğunu söylediğim an şaşırıp komik bir ifadeyle sırıtmaya başladı.

"Demek bu Prenses tarafından sana gönderilmiş bir mektup ha?? Nasıl başardın hemen söyle!"

Diye sordu Mike, dirseğiyle beni dürterken.

"Ha neyi başarmışım ki??"

"Her neysee! Oku bakalım mektupta ne yazıyor?"

"Normalde bunu tek başıma okumam gerekiyor, fakat şuan keyfim yerinde."

Mektubu okumaya başladım.

"Sevgili... eee üzgünüm adını bilmiyorum, doğrusu bu biraz utanç verici... Neyse, konuya geleyim,

Babam, yani Morris Kralı 1 hafta sonra yine oraya uğrayacağımızı söyledi. Yani tekrar konuşabileceğiz! Özellikle bir konuyu konuşmak istiyorum, geldiğimde ismini benden esirgemesen iyi edersin. Babamın geri uğrama nedeni, olası bir savaş olursa diye güvenliğimi sağlamak istemesi yani beni sizin Kralın sarayına bırakacak. Savaştan savaşa koşup duruyor, bazen onun için Endişeleniyorum. O ölürse yerine Ağabeyim başa geçicek. Keşke hemen şu hafta geçse diyorum. Gelecek hafta sonra görüşürüz!

-Prenses Emily."

Mektubu okuduktan sonra heyecanlanmaya başlamıştım, kalbim küt-küt atıyordu. Tekrardan onun yeşil parlak gözleri kafamda canlanmaya başlıyordu. Çok güzel ama anlam veremediğim hoş bir histi. Az önce aklımda olan tüm kehanet şeyleri kafamdan gitmişti. Mektubu bir-kaç defa daha okuyup mutlu oluyordum.

"Bir dakika- Ben Prensesin ismini sormayı unutmuşum! Lanet-"

"N'aptım dedin?"

O an, Prensesin yaşadığı utancı aynısından yaşamıştım. Mektubu getirmek için Felix'i bile ikna etmişti. Nasıl yaptı hiçbir fikrim yoktu, bu kuş fazla akıllı sanırım. Mektubu katlayıp cebime koydum ve Mike'la yemeklerimizi hızlıca yiyip bitirdik, tıkabasa doymuştuk.

"Ee Mike, hiç kitabın var mı?"

"Ha? Hayır."

"Nasıl yok? Bir tane bile mi? Ciddi olamazsın!"

"Getirmeyi unutmuş olabilirim insan hâli, ne var bunda?"

"Saray kütüphanesi, okumak isteyen tüm askerlerimize açıktır!"

Diye eğitmen araya girdi. "Sessiz olduğunuz müddetce." Diye ekledi.

"Bak Alvin, kütüphane varmış! Bu mükemmel bir haber!"

"Sen sus Mike!"

Ayağa kalktık ve saray kütüphanesini aramaya koyulduk, çok zaman kaybetmeden en sonunda bulmayı başardık. Geniş ve bir alt katı daha vardı, huzur ve kitap kokuyordu. Her şey mükemmel denecek derecede düzenliydi, raflar için kullanılan koyu ve açık ahşaplar, gıcırdamayan döşeme, harika bir tasarıma sahip kocaman bir kütüphane!

İnsanların buraya girmeden önce ayakkabılarını çıkartması zorunluydu, bu yüzden bizde ayakkabılarımızı çıkarttık ve içeriye girdik. Boş zamanlarımı burada geçirebilirdik! Yani en azından Prensesin gelmesini beklerken burada takılabilirdik.

Hemen birer kitap kaptık ve boş bir masaya yerleştik. Heyecanla birlikte okumaya koyulduk. Ben bir yandan, Prensesin mektubunu düşünüyor, bir yandan da kitabı okuyordum.

"Hey Mike, Ne okuyorsun? Havalı bir şey mi?"

Diye sordum kafamı kitabımdan kaldırırken.

"Ha? Şey, Ejderhalar ve insanlar arasında acayip bi' savaşın döndüğü garip bir hikayeyi okuyorum. Bu salaklar çıplak elle ejderhaya doğru koşuyorlar."

Dedi Mike, bir eliyle kafasını kaşırken.

"Onlar kim? Ejderhaya çıplak elle saldırmak?"

"Viking diye bi' şey, ne biliyim ben."

"Demek Vikingler, zamanla kim olduklarını daha iyi tanırız."

"Öyle olur herhalde, burada tonla kitap var, açıkcası 4 yılda hepsini bitirebiliriz gibi duruyor. Neyse, Sen ne okuyorsun?"

"Bir Avcının yaşadığı olayları anlatan güzel ve gerçekçi bir kitabı okuyorum."

Dedim, Mike'ın kitabıyla alay edip kendi kitabımı övüyormuşcasına.

"Heh, en azından senin karakter aklı yerinde birisi gibi duruyor, çıplak elle Ejderhaya saldırmıyor!"

Kitapla dalga geçip eğleniyorduk,

Tabii ki, fazla ses çıkartmamaya özen gösteriyorduk. Götümüze tekme istemiyoruz. Aradan biraz süre geçer, ikimizde kitaplara dalmış, zamanın nasıl geçtiğini bile anlamıyorduk.

Okuduğum kitapta:

Avcı, Kraliyyet askerleri tarafından köşeye sıkıştırılmıştı, ne olacak çok merak ediyordum. Bu yüzden hızlı hızlı okumaya çalışıyordum. Avcının kaçacak bir yeri kalmamışken, Prenses şiddetli bir yağmurda onu kurtarmak için gelmişti. Askerlerine bağırıyor, fakat sesini duyuramıyordu, ve at arabasından inip ona doğru koşmaya başladı. Ayağı takılıp yere, çamurun tam ortasına düştü. Askerler bu sesi duyar duymaz, arkalarını döndüler ve Prensesin yerde olduğunu gördüler. Prensese yardım etmek için aralarından biri ona Prensese doğru yön değiştirdi, tam bu sırads kendi silah arkadaşı tarafınran sırtından bıçaklandı. Asker ne olduğunu anlayamadan yere yığıldı. Bunlar ülkelerine ihanet etmiş hainlerdi, Prensesin ellerinde olması onlar için büyük bir koz olacaktı.

Askerlerden biri Prensesi yakalamak için ona yaklaşıyordu ki, faha demin bıçakladığı arkadaşı onu ayağından tutup yere serdi. Üstüne çıkıp onu kendi bıçağı ile delik-deşik etmeye başladı, göz yaşları yağmura karışırken. Ağlayarak arkadaşının cesedine neden bunu yaptığını sordu, fakat arkadaşı çoktan ölmüştü. Askerler bir kişi eksildiklerini anladıkları an, Ona (adı Dave sanırım). Dave'e saldırmaya kalktıkları zaman, Avcı (adı James) Onlara arkalarından saldırarak hızlıca etkisiz hale getirdi. Sonra Prensesi kaldırdı ve Dave'e elini uzattı. Dave onu kurtardığı için teşekkür edip elini tuttu. Prenses olmasaydı James çoktan ölmüş olurdu. Muhtemelen Dave'de öldürülmüş olurdu.

Hepsi birlikte Kralın huzuruna gittiler, Lordlarıda toplanmıştı. Krala olanları baştam-sona anlattılar, ve James artık özgürdü ve isediği yerde avlanabilme yetkisi verildi. Dave'i de Prensesi cesurcasına savunduğu için bir üst kademeye yükseltti. Hainin kim olduğunu konuşmaya başladılar. James, Taht'ta gözü olan birinin yapabileceği bir iş olduğunu söyledi ve Lord Robert'in ihanet eden kişi olduğunu söyledi. Herkes şok içindeydi. Çünkü, Robert Krala en yakın kişiydi. James bu yakınlığı Taht için kullanabileceğini söyledi. Kralın içi şüphe ile dolmaya başladı. Dave ise susmak yerine konuştu ve Lord Robert'i birisiyle gizlice konuşurken duyduğunu söyledi. Kralı Tahtından indirmek için bir plan yaptıklarını söyledi nefes bile almadam diğerinin de, Lord Brando'nun eşi, Lady Ava olduğunu söyledi. Lord Brando karısının böyle bir şey yapmayacağını söyleyerek itiraz etti ve ona doğru ağır ağır yürümeye başladı. Dave zırhından bir not çıkarttı, Lady Ava'nın el yazısıyla yazılmış ve kanıt niteliğinde cümleler kurulmuştu. Lord Brando, kanıtları görünce şaşkınlık içinde susmuştu. Lord Robert daha fazla dayanamadı ve her şeyi itiraf etti.

Hikayenin sonunda hainler hapsedildi Dave yaptıklarından dolayı ödüllendirildi. James'e gelicek olursak, özgür bırakıldı ve krallığın hergangi bir yerinde avlanabilme yetkisi verildi. Prenses komşu krallığın Prensi ile evlendi ve dost 2 ülke oldular. James bundan yıllar sonra bir kadınla tanışıyor ve onunla evleniyor. Ve Son...

Kitap harikaydı. Kafamı kaldırdığımda güneş çoktan batmıştı. Kafamı çevirip Mike'a baktım, uyuyordu. Uyandırsam mı diye düşündüm, Burada kalsa eğitmenin sadece Mike'a değil, banada kızması olasıydı. Bu yüzden uyandırsam çok iyi olacak.

"Hey, Mike! Uyansana, savaşa gidiyoruz."

"Haa?? Bu altınları bana mı vericeksiniz güzel bayan?

"Ne altını? Ne bayanı? Ne diyorsun a#k! Mike uykunda konuşuyorsun!"

Onu uyandırmak için yaklaştım ve onu sallamaya başladım. Elleriyle suratımı sıkmaya başladı.

"Çek şu ellerini suratımdan! Ben ne altın ne de kadınım! Ne tür rüya gördüğünü çok iyi biliyorum, seni cennetinden çekip çıkartacağım. Bir elmaya mâl olacak ama olsun!"

Diye bağırarak konuşmaya başladım. En sonunda uykucu kediyi uyandırabilmiştim.

"Güzel bayağhhnn- Ha, Alvin? N'apıyorsun böyle? Altınlarımı nereye sakladın?"

Hiçbir şey söylemeden kitapları yerlerine koyup yatakhaneye doğru yolumu tuttum, uykucu kedi hemen arkamdan koşarak geliyordu.

"Baksana Alvin."

"He?"

"Okuduğum kitapta Vikinglerin önlerine gelen herkesi tereddüt etmeden kadın, çocuk, yaşlı demeden öldürdükleri yazıyordu bu vahşice!"

Bunun onun canını sıktığı belliydi, ne diyebilirim diye düşündüm.

"Haklısın, masum insanların öldürülmesi ve hiçbir şey yapamamak. Çok sinir bozucu, onlar gibilerini durdurmak için güçleniyoruz. Onlara hakettiklerini vermek için elimizden geldiğinden daha fazlasını yapıp gelişneliyiz!"

Dedim umutlu gözlerle yanımızdaki pencereden aya bakarken. "Bu ve birkaç neden yüzünden daha güçlü olmak istiyorum, Vikingler ve diğerlerini yenebilecek kadar güçlü olabilmek!" Diye ekledim.

"Ben bazen umutsuzluğa düşüyorum sonra bir hayalim olduğunu hatırlıyor, umudumu geri kazanıyorum. Bu böyle devam ediyor."

Dedi Mike.

"Hayalinin olması çok güzel bir şey, en azından yaşamak için bir amaç ediniyorsun. Bu dünya amaçsız insanlarla dolu, bir çoğu bizim yaşlarımızda. Hayatlarını bir hiç uğruna yaşıyor, ve toprağa gömülüyorlar. Bunun ne kadar korkunç olduğunu biliyor musun?"

Diye sordum, Mike'a bakarken.

"Sonsuz derecede haklısın. Bu arada, bu gün bana bir şeyler anlatacaktın."

"Evet, evet! Hatırlattığın için sağ ol."

Diye konuşmaya başladım, ona güvendiğim için anlatmaktan çekinmedim.

"Ailemin öldüğü gece, rüyalarıma bir İblis musallat olmuştu. Ailemin ölümünde beni suçlayıp durdu hiç susmuyordu. Neden beni suçluyor hiç bir fikrim yoktu. Bu bir-kaç gece daha tekrarlandı, yatakhaneye ilk geldiğim günün gecesi çok tuhaf rüyalar gördüm. Hepsinde o iblisin silueti vardı. Köyünüzü bile gördüm, herkesi yemiş bir yaratık vardı. Tabii ki, rüyalarıma dadanan o siluette-"

"Siluet mi? İblis mI? Köyümüz mü?"

Diye sözümü kesti.

"Sözümü kesmezsen sevinirim."

Diye uyarı yapıp devam ettim. "Sonra bir ev gördüm, bu şehirdendi. Tereddüt etmeden içeri girdim ve alt kattan yer altına indim. Uzun mu uzun bir koridorun sonunda bir tane oda beni karşıladı. İçeri girdiğim gibi bir kitap beni kendisine çekti. Daha sonra, sayfalanarak içinden tuhaf bir şeyi dışarı saldı. Dumana benzer bir görünüşü vardı. Fakat, katı ve ağırlığı vardı. Beni tamamen kapladığı saniyelerde kendimi ormanın içinde buldum. Daha sonra köyünüze geldim, Askerler sizi alıp gidiyordu, ben ise nehir yolunu izleyecektim. Planım böyleydi, yani değişmeden önce." Diye devam ettim. "Sonra seni yolumun önünde gördüm, konuşmaya başlar başlamaz bir anda başka bir yerdeyim! Çok tuhaf değil mi sence de?" Diye ekledim.

"B-Bence bu şey... sadece musallat olmaktan fazla. Yani lanetlenmiş olabileceğini düşünüyorum."

"Ha unutmadan ben o eve gerçek dünyada da gittim, O kitabı oradan almak için. Başarılı ds oldum, ama bir kaçmışım, görmen lazım. Her neyse, kitapta bir kehanetten bahsediyordu. Birileri, İblis'i özgür bırakacaktı ve İblis, 40 gün içinde ordusunu toplayıp dünyaya savaş açacaktı. İlk hedefi burası olacaktı. Onu durdurmak için birisi seçilmişti, elinde kitap ve kılıcı olan birisi."

Dedim.

"Kitap mı? Ne yapacak masal anlatıp geri mi uyutacak?"

"Mike ciddi ol."

"Ya ama ne? Kitapla anca masal okur."

"Hiç bilmiyorum, belki delinin teki uydurmuştur."

"Heh, kendisini de kahraman olarak gösterdiğine eminim."

"Kısacası, bir şeyler olacak ve buna hazırlıklı olmalıyız."

"Haklısın, her ne kadar bir deli yazmış olsa bile, dikkate almamız gerekiyor."

Diye t#şşak geçiyordu Mike.

"Ah, yatahaneye geldik bile."

İçeri geçtik ve kendi yerlerimize yatıp uyuduk.

[ Yarın saat 13:00 ]

"Evet adaylar bu gün biraz değişiklik yapma kararı aldım. Takta kılıçları getirin!"

Eğitmen tahta kılıçlarla dövüşmemizi istedi. Herkes rakiplendirildi. İlk sırada ben ve rakibim Tom vardı. Birlikte dövüş çemberinin içinde, karşı karşıya geçtik.

"Başlayın!"

Diye komutu verdi eğitmen.

İlk hamleyi ben yapıcaktım, kılıcı sıkıca tuttum ve sağdan koşmaya başladım. Bunun üzerine Tom doğrudan üzerime doğru hücuma geçip kılıcını savurdu. Hemen geri doğru eğilerek saldırıdan kurtulup, Tom'un kılıcı tuttuğu eline bir tane tekme yapıştırdım. Kılıç elinden düştüğü gibi havada kapıp kılıcı ona uzattım.

"Hadi ama, bu kadar kolay olamazsın."

Diye alay edermişcesine gülümsedim.

Rakibim sinirlenmiş olacak ki, kılıcını alıp bana savurmaya başladı. Hah, boşa savuruyordu.

"Elinden gelen anca bu mu? Rahmetli dedem bile senden daha iyi sopa savururdu!"

Diye alay etmeye devam edip, "Güzel, iyice Sinirlendi." Diye ekledim içimden.

Salak gibi kılıcını bir sağa bir sola savurup durdu. Ben ise onu dikkatlice izliyordum. Ufacık bir açık yakaladığım an saldırıya geçtim. İlk eline tekrardan tekme atıp silahını düşürdüm, ardından kılıcımı onun boğazına kadar getirdim. Gerçek bir dövüş olsaydı çoktan öldürmüştüm, ve kazanan ben oldum.

"Evet adaylar, kazanan Alvin! Zekice hâmlelerinsayesinde bu dövüşün kazananı odur, Sıradaki rakipler gelsin."

Şimdi Mike ve iri bir çocuk dövüşecekti. Umarım Mike'ı fazla pataklamaz, kazanacağını pek sanmıyorum doğrusu.

"Mike ve Dan, Başlayın!"

İri çocuk eğitmeni duyduğu gibi saldırıya geçti, Mike onun aksine bekliyordu.

"Bir planı mı var? Yoksa korkuyor mu?"

Diye düşünüyordum.

Dan kolunu yukarı kaldırıp ona doğru kılıcını savuracakken, Mike rakibinin koltukaltına saldırdı. Bu ani saldırı rakibi ne kadar iri olsada onu savunmasız bırakmıştı. Mike bunu fırsat bilerek, çocuğun üstüne çıkıp onun boğazından kavrayıp geri çekerek yere düşürmeye çalıştı. Dan kendine gelip Mike'ı tutmak istedi. Fakat, ayağı bir taşa takıldı ve sırt üstü yere düştü.

Mike kendini son saniye geri attı ve ayak üstte düşmeyi başardı, rakibi ise yerdeydi. Kılıcı kafasına getirdi ve böylelikle kazanan Mike oldu. Açıkcası hiçte fena dövüşmedi, sadece fazla kısa sürdü.

"Kazanan Mike! Beklenmedik şekilde rakibi şaşırtarak yendi, Sıradakiler gelsin."

"Gerçektende beklenmedik şekilde saldırdın Mike. Tebrik ederim!"

"Fena değilim, değil mi?"

"İri çocuğu indirmek büyük bir başarı!"

Mike mutlu görünüyordu ve mutlu olması benide mutlu ediyordu. Diğerleride dövüştükten sonra yemek yemeğe gittik. Mike'la otururken rakiplerimiz yanımıza geldi ve bize bir daha kazanamayacağımızı söyleyip gittiler. 2 dakika sonra dedimlerini unutup konuşmaya devam edip, yemeklerimizi yerken bir asker aceleci bir şekilde içeri daldı.

"Suikast var!"

Diye bağırdı var gücüyle.

"Ne, suikast mi? Kim kimi öldürdü?"

Diye sordu Eğitmen.

"Efendim... Kraliçe..."

"NE?"

Eğitmen askerlerini toplayıp hemen oraya doğru koşarak gitti.

"Kraliçeye suikast mi gerçekleştirildi?"

Diye sordu Mike.

"Evet Mike, Büyük ihtimal Kral için buradaydı ama onu bulamayınca Kraliçeyi öldürüp kaçtı."

Herkes bir şeyler söylüyordu, Mike'a burada kalmasını söyleyip bende Eğitmenin arkasımdan koşarak, onları takip ettim.

Çok geçmeden onlara yetiştim.

"Efendim neler oluyor?"

"Kraliçeye suikast düzenlenmiş!"

"Efendim, Büyük ihtimal Kral için gelmişti. Fakat, Kralı bulamayınca Kraliçeyi öldürüp kaçtı."

"Haklı olabilirsin! Ayrıca neden bizimle geldin? Her neyse boş ver takip et bizi."

Kraliçenin suikast olduğu odaya gittiğimizde cesetten başka bir şey yoktu. Çok korkunçtu, kim böyle bir şeyi neden yapsın ki?

Suikastçi işini kusursuz yapmıştı. Askerler etrafı bi' güzel arasalar da kimseyi bulamamışlardı.

"Kim ve hangi amaçla böyle bir işe kalkışır ki?"

Diye düşünüyordum.

"Hey Alvin senin bir fikrin var mı?"

Eğitmen, Kral, Komutan ve askerler bana bakıyordu.

"Efendim, benim düşünceme göre suikastçiyi tutan her kimse, Kralın burada olmadığını bile bile onu buraya yolladı. Böylece Kraliçeyi öldürecek ve Kralı kışkırtacak. Şüphelendiği birileri varsa ona savaş açma olasılığını artıracak ve Krallığı hiçbir şey yapmadan meşgul etmiş, zayıflatmış olacak. Bu sayede saraya kuşatma yapabilir ve şehri ele geçirebilirler."

"İhtimal yüksek, Çocuk çok mantıklı konuşuyor."

Kral ve Komutan benim söylediklerimi mantıklı bulmuştu. Kral eşinin ölümüne üzüldüğü için konuşamıyordu.

"Hey çocuk, Adın ne?"

"Alvin efendim!"

"Alvin, ismini sevdim. Benimle gelebilir misin?"

"Emredersiniz!"

Komutanla birlikte oradan ayrıldık, koridor boyu yürümeye başladık.

"Evlat, sende senin bile görmediğin bir ışık görüyorum, biz burada olayın nasıl gerçekleştiğini düşünürken sen nedenleriyle birlikte bize sundun. Yüksek olasılıktan dolayı haklı olabileceğini düşünüyorum. Senin bu potansiyelini keşfetmeni istiyorum, olaylar yatıştıktan sonra, seni özel olarak eğitmeme ne dersin?"

"Özel olarak eğitmek mi? Beni mi?"

Bu Komutanın ta-kendisinden eğitim almak demekti.

"Evet doğru duydun, Düşünmen için akşama kadar vaktin var. Şuan benim Kralın yanına dönmem gerekiyor."

Komutan gittikten sonra durup biraz düşündüm, o eğitmenden kat be kat daha tecrübeli biri olduğu için kabul etmek en mantıklı seçenek. Bana savaş tecrübelerini öğretebilirdi. Bu daha çetin bir eğitim süreci demek oluyor.

"Problem değil, dayanabilirim."

Dedim ve pencereden dışarıya baktım. Kuş sürüsü göç ediyordu ve hava hafif bulutluktu.

Biraz boş-boş dışarıya baktıktan sonra, kendime geldim. Diğerlerinin yanına gitmekte istemiyordum doğrusu. Biraz etrafta takılmaya karar verdim ve koridor sonuna doğru ilerlemeye başladım. Yine harika işlemeler, harika tablolar.

"Böyle bir yerde yaşamayı kim istemez?"

Diye kendi kendime konuşuyordum.

Biraz dolaştıktan sonra, sarayın kütüphanesine gittim. Bir kitap seçerek yerime oturup okumaya başladım. Diğer kitabın devamıydı. James ölmüş oğlu hikayeyi devam ettiriyordu. Ülkesi işkalciler tarafindan ele geçirilmiş ve ailesinden geriye kimse kalmamıştı.

Oğlu büyümüştü ve düşen ülkesini geri almak için ordu toplayıp, işkalcilere savaş açmıştı. Kuşatmaları bir kaç gün sürsede saraya girebildiler. Tüm işkalcileri kılıçtan geçirip, önüne kim çıkarsa çıksın öldürüyordu, ne intikam ateşi ama! Eninde-sonunda düşen ülkesini tek başına ayağa kaldırmayı başarıyor ve yeni kral oluyor. Diğer ülkelere savaş açıp zaferle dönen bir kral olarak anılmaya başlıyor. Düşmanlarına karşı acımasız, dostlarına karşı çok iyimserdi. Yıllar sonra kıtayı tamamen eline alıyor ve yaşlılıktan ölüyordu. Yerini oğlu olmasa da oğlu gibi gördüğü biri alıyordu. Fakat ihanete uğruyor ve gizlice öldürülüyor. Yerini Lord Robert'in oğlu alıyordu. O eski Prensesin de bir oğlu olmuştu. Ve bunlar taht üzerindeki hâkimiyet için ölümüne savaştı.

Prensesin oğlu galip gelerek ülkenin başına geçti. Krallık doğru kişinin elinde güvendeydi, son...

Kitap tek kelimeyle harikaydı. Kütüphaneden ayrılıp Komutanı aradım, nöbetçiler bana odasında olduğunu söylediler. Saraydakilere sora-sora Komutanın odasını buldum. Kapıya yaklaşarak iki kez tıklattım.

"Girin."

Kapıyı aralayarak içeriye giriş yaptım, komutan karşımda oturmuş gülümseyerek bana bakıyordu.

"Kabul ediyorum."

To be continued...

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.