Prensesin muhafızı olarak saatlerce sanırım 1 saat boyunca orada dikildim. Ardından Krallar gizli bir toplantı için salondan ayrıldılar. Krallar gider gitmez Prenses oturduğu yerden ayağa kalkıp biraz sarayda dolaşacağını söyledi ve benden ona eşlik etmemi istedi, görevim gereği bu ermi yerine getirmeliydim. Prensesin muhafızı olarak bende onunla birlikte gittim. Bu aynı zamanda sarayı gezmem içinde bir fırsattı aynı zamanda Prensesle tek kalmıştık, yanlış anlamayın kötü bir niyetim yok.
Hemen salonun arkasındaki koridora açılan kapıdan çıkıp koridor boyunca ilerledik. Duvarlara asılmış tablolar olsun, duvardaki işlemeler olsun, kesinlikle işini bilen bir sanatçının eseriydi! Koridor boyunca bize eşlik eden sanat eserlerini seyir ederken biraz ileriden sağa doğru döndük ve küçük, güzel bir bahçe bizi karşıladı. Her şeyi özenle hazırlanmıştı, çiçekler ve diğer bitkiler daha yeni sulanmıştı. Böyle bir yerde yaşamanın ne kadar harika olacağını düşündüm durdum.
"Çok güzel, değil mi?"
Diye sordu Prenses, bana doğru dönerek.
"Kesinlikle! Hepsi özen ve sevginin mükemmel bir eseri."
Diye cevapladım, ona bakarken.
"Çiçekleri çok seviyorum, çok güzeller, harika kokuyorlar, çok zarif ve narinler. Tıpkı bir hanım gibi!"
"Bu yüzdendir ki, çiçekler ve hanımlar benzetilir. Ben, Annem ve Ablam için her fırsatta çiçek toplamayı ihmal etmezdim. Ablam için manavi değeri çok büyük olduğundan verdiğim çiçekleri hep saklardı. Annem ise onlardan bizim için değerli ilaçlar yapardı. Onlara daha fazla çiçek vermek istiyorum..."
Dedim duygusallaşmış bir şekilde, fakat olabildiğince belli etmeden.
"Annenin ilaçlar konusunda bilgisi çok yüksek anladığım kadarıyla! Hiçbir doktora ihtiyaç duymadan kendi elleriyle hastalıklarla savaşan bir kadın!"
"Evet çok haklısın! Hasta olduğumuz zamanlar bize Anne şefkatiyle bakardı, gece gündüz demeden başımızda beklerdi. Harika yemekler yapar, bir sürü kitap okurdu."
"Keşke benim Annemde senin Annen gibi olsaydı. Hastalandığım zamanlar benimle asla ilgilenmezdi, hep kendi işleriyle uğraşırdı. Yanıma gelip hiç kitap okuduğunu hatırlamıyorum. Onu seviyorum ama bir kızı olduğunu unutuyor, ya da ben öyle sanıyorum. Ağabeyimi benden daha çok seviyor. Babamla birlikte savaştan geldiğinde onu bep karşılar. Ağabeyim, Babamın yerini alabilecek tek varis. Diğerlerine onun başarılarını anlatıp dururdu, fakat bana gelince tek bir kelime dâhi etmezdi. Bu güne dek sorunlarıma tek başıma göğüs-geldim ve böyle devam edecek gibi duruyor. Sevgili Babam ve Ağabeyim beni çok severlerdi ama savaştan savaşa koştukları için benimle vakit geçirmeye zamanları yok denecek kadar azdı. Saraydan çıkmama dâhi izin verilmiyor, dış dünyanın çok tehlikeli olduğunu söyler dururlar anca. Eğer dış dünyayı göremeyeceksem, bilemeyeceksem gerçekten yaşamış olur muyum?"
Diye gözlerimin içine baktı, o tatlı yeşil gözleriyle.
Dedikleri karşısında fazla bir şeyler diyebileceğimi sanmıyordum. Fakat konuşmam gerektiğini hissediyordum.
"Bu yakınlarda, Annemi ve Ailemin tamanını kaybettim. Evim yok oldu ve onları Özlüyorum. Babam sayesinde doğada hayatta kalabilecek kadar bilgiye sahibim. Usta bir Avcıydı ve ben onun oğlu olarak, onun Onurunu ve Şerefini üstlendim. Onu gururlandıracak bir evlat olmayı istiyorum. En alt seviyeden başlayıp, basamaklari birer-birer çıkacağım. Şuan beni izliyorlardır, buna eminim. Kendime bir yol çiziyorum ve bu yolda engeller olacaktır, fakat ben onların üstesinden geleceğim, bunu yapabileceğime inanıyorum. Çizdiğim yolun ne kadar doğru olduğunu, zamanla göreceğim. Evet bu dünyanın her yerinde şuan korkunç savaşlar oluyor. Benim gibi sayısız çocuk aynı kaderi paylaşıyor olabilir. Çok kötü olduğunu, kan dondurucu derecede korkunç olduğunu biliyorum."
Dedim elimi göğsüme götürerek. "Bu yüzden kimsenin ailesini kaybetmeyeceği, aç kalmayacağı, nefretin olmadığı bir dünya inşa edeceğim. Kulağa zor- Hatta imkansız gibi gelebilir, bunun farkındayım. Fakat şuan kalkıp bunun için çabalamazsam kim çabalacayacak? Herkes bir diğerinin ayağa kalkmasını bekliyor, böyle devam ederse bu işi üstlecek kimse olmayacak!" Diye devam ettim. "Ben bu dünyadan kötülüğü atmak için bu yola koyuldum. Geceleri kimse korkuyla ruhunu titretmesin diye, kalpleri özlem duymasın diye! kıskançlık, nefret, öfke, kin ve dahası bu diyarları karanlığa sarmış durumda. Bu karanlığa ışık olmak, ve bu yolda sana dünyayı göstermek istiyorum! Kapalı kaldığın sarayında dış dünyanın hayallerini kurmakla büyüdün ve dahası, eğer hiçbir şey yapmazsak bu durum böyle kalmaya devam edecek! Ne dersin?"
Dedim kendimden emin şekilde hayalimi kelimelerle Prensesin önüne sererken.
Prenses anlattığım konuşmadan çok etkilenmiş olmalıydı, orman yeşili gözleri parlıyordu. Anlatmak istediğimi tam olarak anlatmış olmalıydım!
"Ailene olanları duyduğuma çok üzüldüm, sevdiğin insanları kaybetmek çok zor olmalı... Çok iyi insanlar olduklarıma eminim, senin gibi birini yetiştirdiklerine göre öyle olmalı!"
Dedi iki elini bir-birine kavuştururken.
"Onlar gibi muhteşem bir aileye sahip olduğum için çok şanslıyım."
"Hayallerini gerçekleştireceğine cânı-gönülden inanıyorum! Hayallerini görmek istiyorum."
Dedi gülümseyerek.
Bana inanıyordu, Prenses hayalimi gerçekleştireceğime inanıyordu. Artık asla, asla durmayacağım. Bana inanan birisinin inancını kırmak bana göre değil. Ölümle burun buruna gelsem bile, yolumdan asla sapmayacağım!
"Bana inandığın için Teşekkür ederim. Sen harika birisin- Yani siz Prenses. Acaba sizde Hayallerinizden bahseder misiniz?"
Diye sordum.
"Aslında, benim Hayalim senin Hayalinle benzer. Savaşın ne kadar korkunç bir şey olduğunu her ne kadar kendi gözlerimle görmesem bile, savaştan gelen yaralı askerler sayesinde biliyorum. Bu dünya, açlıktan ölen çocuklarla, savaşta hayatını kaybeden koca yürekli şehitlerle dolu. Bu kadar zorluk içinde Ailesine bakmaya çalışan bir çok Anne ve Baba, çocuklarına iyi bir çocukluk yaşatamıyor."
Dedi etraftaki çiçekleri süzerken. "Bazen, korumalarımla şehirdekilere erzak yardımı yapmak için şehre inerdim. Etrafta gezinirken birbirlerini dışlayan çocukları görürdüm. Bazı Babalar eşlerini içki yüzünden dövüyor, öldürüyor çocuklarının Annesiz büyümelerine bile neden oluyorlar... İnsanlar bir-birlerine ihanet ediyorlar, bir gün bizim başımıza dâhi gelebilir diye korkuyorum. Benim Hayalim, kimsenin dışlanmayacağı, kimsenin Annesiz-Babasız kalmayacağı, kimsenin açlık yüzünden sürünmeyeceği, Savaşın olmadığı, kimsenin bir-birine ihanet etmediği bir dünya yaratmak. Bu benim hayalim." Diye ekledi.
Hayallerimiz neredeyse benziyordu, bu doğru. O, bu dünyayı azda olsa biliyor. Bu yaşında bunları bilmesi ve farkında olması, onun pekte iyi bir çocukluk yaşamıyor oluşuna işaretti. Yinede bunlara rağmen gülebilmesi çok güzeldi.
"Hayalini gerçekleştireceğine inanıyorum. Kimse inanmasa bile ben inanacağım! Eğer yaşarsam bu dünyayı sana göstereceğim!"
Gözleri parlıyordu, ve o parlayan gözlere bakmaktan kendimi alamıyordum. Tuhaf ama hoş bir his içimi sarmıştı. Tam o an ormanda kafama konan kuş yine saçlarımın arasındaki rahat mı rahat yerine kondu.
"Yine mi sen? Eh, sana bir isim bulsam o kadar iyi olacak ki!"
Biraz düşündüm, fakat aklıma bu mavi beyaz kuşa yakışır bir isim gelmedi, bende Prensese sordum.
"Benim aklıma hiçbir şey gelmedi, sence ismi ne olsun? Güzel bir şeyler bulacağına inanıyorum!"
"İsmini benim vermemi mi istiyorsun? Pekâlâ, bir düşüneyim... Felix!"
Söylerken utanarak söylemişti. İsim oldukça hoşuma gitmişti ve bu bacaksıza yakışır bir isimdi.
"Felix demek, Kendisi de oldukca memnun görünüyor isminden!"
Biraz daha konuştuktan sonra oradan ayrılıp salona geri döndük. Erkenden döndüğümüz iyi olmuştu. Çünkü, Krallar bizden 1 dakika sonra içeri girdiler. Prenses yerine oturduz ve bende kendi yerime geçtim.
Biraz daha konuştular sonra, askerlerden biri misafir Krala bir şeyler anlattı ve ayaga kalkarak gitmeleri gerektiğini söyledi. Sanırım Prensesi bir daha görmeyecektim, biraz burada kalır sanmıştım. Ona Saray merdivenlerinin sonuna kadar eşlik etmem emredildi, memnuniyetle kabul ettim. Prenses benden önde koşup eğitmenin kulağına bir şeyler fısıldadı, ardından Kral ve Muhafızları çıktı. Ben onlardan önde Prensese merdivenlerden inmesinde eşlik ediyordum.
"Felix sizi çok özleyecek Prenses!"
Dedim. "Tabii bende!" Diye ekledim
"Ben ikinizi de özleyeceğim!"
Dedi.
Merdivenleri bitirip Prensesi atlı arabasına bindirdim ve kenara çekilip Kralın gelmesini bekledim. Çok geçmeden muhafızlarıyla birlikte geldi. Prensese hizmetimden dolayı bana bir tane altın para fırlattı. Atlı arabasına oturduktan sonra yavaş-yavaş büyük kapîya doğru ilerleri. Arkalarından onları izlerken eğitmenin kulak s#ken bağırışlarını duydum. Açıkcası cok komik bağırıyordu, fakat başım belaya girebilirdi. Bu yüzden yüzlerce merdiveni koşarak çıkmaya başladım.
Eğitmen bana bir daha kavga etmemem gerektiğini söyledi.
Kafamı onaylarcasına salladım. Daha sonra Mike'ı aramaya gittim. Etrafa baktım durdum, fakat hiçbir yerde yoktu. Nereye gitti diye düşünüyordum ki, Eğitim alanının yanından geçerken onu gördüm. Tek başına orada çalışıyordu. Yanına gidip birlikte çalışmak isteyip istemediğini sordum. Sanki sormamı bekliyormuşcasına sevindi.
"Harika olur! Neden soruyorsun ki? Hadi çalışalım!"
Dedi heyecanlı bir ses tonuyla.
"İşte bu! Senden beklediğim ruh!"
Bir-kaç saat çalışmanın ardından yorgun düştük ve biraz etrafta dolaşmanın iyi geleceğini düşündük.
"Şehre inmeye ne dersin?"
Diye sordu Mike.
"Benim için sorun yok, hadi inelim."
Diye cevapladım. "Tabii, sonu gelmeyen merdivenlerden inmeyi başarırsan!"
"Ha? Aman hiçbir şey olmaz!"
Uzun mu uzun merdivenlerden inmeyi başarmıştık. Şimdi istediğimiz gibi etrafta gezebilirdik. Tam o an rüyamda gördüğüm evin tıpa-tıp aynısını gördüm. Gözlerim tamamen açılmış bir şekilde korku ve huzursuzlukla o eve bakıyordum.
"Alvin, Bir sorun mu var?"
Diye sordu.
"Hayır, hayır! Sorun yok merak etme. Sadece şu ev, onu rüyamda görm-"
İçeriden birisinin doğrudan bana, gözlerimin içine baktığını farkettim, iyice gerilmiştim.
"Baksana Mike, surlara çıkma fikri sence de daha cazip değil mi? Manzarayı falan izleriz."
Mike'ı bu evden uzaklaştırmak iyi bir fikir olabilirdi, daha sonra kendim araştırma için geri gelecektim.
"Oh, Bana uyar! Zaten oraya çıkmayı çok istiyordum."
Yolumuzu tam anlamıyla değiştirip merdivenlerden surlara çıkmaya karar verdik. Hafifce esen rüzgar saçlarımı dalgalandırıyordu. Birazdan batacak olan güneş bir taployu andıracak kadar, hatta daha muhteşemdi.
"Harika bir manzara ile karşı karşıyayız. Akan nehri ve etrafında koşan geyikleri görebiliyordum!"
Dedim nehri işaret ederken.
"Hey Alvin, baksana."
"He?"
"Sence bir gün, güçlü biri olabilecek miyim?"
"Bu tamamen senin elinde. Olabilirsinde, olamayabilirsinde. Mutlak kaderine ilerleyen bu yolda "doğru" seçimleri yaparsan, neden güçlü olmayasın ki? Ben sana inanıyorum!"
Dedim kafamı sola, Mike'a doğru çevirirken.
"Haklısın. Ben çoğu kişiden daha zayıfım, Bu yüzden onlardan daha çok çalışıyorum, en azı iki kat daha fazla çalışmam gerek. Ailemden umut yok, kendi ayaklarım üzerinde durmak istiyorum, ve bir gün ya şövalye olurum yada kendi yolumu çizerim."
Dedi Mike, manzarayı izlerken.
"Kendi yolun mu?"
Diye sordum.
"Evet, Dünyayı keşfetmek istiyorum, maceralara atılmak, görülmemiş yerleri görmek, bir sürü kitap okumak ve Denize açılıp hazine aramak istiyorum. İnsan hayatımın ne kadar süreceğini bilmiyorum, her saniyesini dolu-dolu yaşamak istiyorum!"
Diye cevapladı, içi umutla dolmuş bir şekilde.
"Yapabileceğine inanıyorum Mike! Eğer bu hayaline sıkıca yapışırsan bir gün gerçekleştirebilirsin!"
"Bana inanıyor musun? Ailem bile bana inanmazken, sen inanıyorsun."
"Aileni bilmem ama ben sana inanıyorum. Neden inanmayayım ki?"
"Bilmiyorum, insanlar sürekli yapamayacağımı söyler durur. Bazen acaba haklılar mı diye düşünüyorum."
"Hayır, haklı falan değiller! Hiçbirine kulak asma, onların bir hayali olduğundan bile emin değilim. Kendi korkularını senin üzerine atmalarına izin verme! Senin bir hayalin var bu hayalin uğrunda çok acı çekeceksin belki, ama günün sonunda o hayaline kavuşmuş olacaksın. Hayalin uğruna bir yol çizdin, bu yoldan sapmadan ilerle. Başaracaksın!"
"Teşekkür ederim. İnancını kırmayacağım."
"Duymak istediğim buydu."
Ona inanıyordum, fakat bu bir gün yollarımızın ayrılacağı demekti. Heh, ne olacağını asla bilemeyiz.
"Şimdi benim gitmem gerekiyor, Beni dinlediğin için teşekkürler!"
Dediği gibi gitti, bu manzaranın tadını tek başıma çıkaracak olmam ne üzücü!
Prensesin gözleri aklıma gelip duruyordu, Hayalleri olan bir Prenses.
"Keşke daha çok konuşacak vaktimiz olsaydı, onu şimdiden çok özlüyorum- Özlüyorum, ha?"
Dedim ve güzlerimi bulutlara doğru yükselttim. "Acaba şuan ne yapıyor?" Diye ekledim.
Ailemide çok özlüyordum, onlara çok ihtiyacım varken yanımda değildiler. Bunun için onları suçlayamam, kendi istekleriyle yanımdan ayrılmadılar sonuçta!
"Neden yanımda değiller, neden onlar ölmek zorundaydı? Bunu haketmediler! O adamları bir gün bulacağım, ve kendi ellerimle öldüreceğim!"
Diye sinirle konuşuyordum. "Ailemi benden almak yaptığınız en büyük hata oldu. Burada gelişeceğim ve sizi bir gün bulacağım, bekleyin!" Diye ekledim.
Oradan ayrılıp şehre geri indim ve o evi tekrardan bulup yanına yaklaştım. Az önce bana bakan her neyse orada değildi.
"Şuan içeri girmek için iyi bir fırsat."
Kapı açıkmı diye kontrol ettim ve evet açıktı, yavaşça aralayıp içeri göz gezdirdim. Aynı rüyamda olduğu gibi, tamamen bom-boştu. İçeri girip etrafa bakındım, yer altına açılan kapı, hâlâ oradaydı! Tekrardan aynı yerden geri geri yürümeye çalıştım.
"Tam da beklediğim gibi, kapı açıldı. Buradan inmek aptallıktan başka bir şey değil!"
İnmekle, inmemek arasında kalmıştım.
"İniyorum, Ne olacağı umurumda değil."
Dedim ve merdivenlerden aşağıya inmeye başladım.
Koridoru takip ettim ve aynı şekilde beni 2 giriş karşıladı.
"Yine aynı yazı demek. Heh, hiç şüpe yok."
Aynı yönden giderek istediğim kapıya ulaştım. Derin bir nefes alıp kapıyı ittim, yarıya kadar aralayıp içeri baktığımda içeride kimsecikler yoktu.
Rüyamdaki garip kitabı gördüm. Ve yine aynı his içimi sarmaladı. Bir boklar olmadan, o kitabı çaldım ve köpekler kovalıyormuşcasına kaçtım. Evden hızla uzaklaşıp yatakhaneye ilerledim.
[ Saat 12:00 ]
Herkes uyuduğuna göre kitaba bakabilirdim. Yanımdaki mumu yaktım ve kitabın kapağına göz gezdirdim. Kırmızı ve küçük siyah parçacıklardan işlenmiş anlamadığım yazılar ve işaretler vardı. İlk sayfasına bakayım dedim, bir Kehanetten bahsediyordu. Meraklı gözlerimi tutamayıp okumaya devam ettim.
Kehanette, bir İblisin dünya üzerinde bulunan her canlıyı öldürmek için bir ordu kuracağını, fakat seçilmiş bir kişinin onu ve ordusunu mağlup etmek için ortaya çıkacağını anlatıyordu. Devamında İblisin, insanları kullanarak özgürlüğe kavuşacağından bahsediyordu. Onun çok akıllı olduğunu ve mühür dışında yenilmez olduğu söyleniyordu.
İblisi özgür bırakacak kişilerin insanlar olduğu söyleniyordu, ürkmüştüm doğrusu.
"Bu kitaba inanmalı mıyım hiç bilmiyorum."
İblisin, 40 gün içinde ordusunu kurup dünyaya saldıracağından, ilk hedeflerinin de burası olduğunu yazılmış. Kehanette geçen kurtarıcının, bir kılıç ve bir kitaba sahip olduğunu yazılmıştı. Okumayı bırakıp, diğer sayfalara göz gezdirdim ve içerisinde büyü sözleri yazıyordu. Bazı sayfaların da ise, tuhaf çizimler vardı.
"Neden bu kitabı getirdim ki? Ah uyuyamayacağım..."
Kitabı kapatıp hemen çantama attım ve mumu üfleyip yatmaya çalıştım. Tuhaf bir şekilde sorunsuz uyuyabilmiştim.
Uyandığımda hala geceydi. Herkes uyuyordu. Ama o da ne? Bir takım sesler duyuyordum. Yatağımdan kalkıp sese doğru yavaş adımlarla ilerledim.
(Y.N: Buda hep Belaya doğru koşuyor a#k!)
Bom-boş koridorda yürüdüm, yürüdüm ve daha çok yürüdüm. Lanet olası yol gittikçe uzanıyor, sonu gelmiyordu!
"Ha? Başladığım yerde miyim?"
Bu nasıl olabilirdi aklım almıyordu? Koşmaya başladım ve yine aynı yere geldim. Arkamı döndüğüm gibi yatakhanede olmadığımı farkettim, Mike'ın köyündeydim!
"Yine rüyalardan birinin içindeyim anladım."
Diye içimden konuşarak köye ilerledim.
Gece vaktiydi diye kimse uyanık değildir herhalde düşünüyordum. Evlerden birinin yanından geçerken çiğneme ve kemik kırılma sesleri duydum. Meraklı gözlerimle pencereden içeriye baktım. Gördüğüm manzara gözlerimin faltaşı gibi açılmasıma, kalbimin hızlanmasına ve kanımın deliler gibi akmasına neden oluyordu. Bir yaratık köyün yaşlısını iştahla yiyordu. Hızla koşup diğer evlerin pencerelerinden içeri baktım ve daha fazl kemik parçalarıyla karşılaştım. Arkamı döndüğüm gibi bir çift kırmızı gözün evin içinden bana baktığını gördüm, bu gözler o yaratığa aitti!
"Eyvah! Ben çok pis sıçtım!"
Dedim ve koşmaya başladım. Yaratık pencereyi parçalayarak, beni aç bir yırtıcının avını kovaladığı gibi kovalamaya başladı. Kana susamışlığı iliklerime kadar hissediliyordu.
"Tüm köyü yedin zaten doyumsuz yaratık! Benden ne istiyorsun?"
Arkama baktığım zaman bana fazlasıyla yaklaştığını gördüm. Yönümü ormana çevirip ağaçların içinden koştum. Hızla ağaçlardan birine çıkıp sessizce yaratığın gelip geçmesini beklemeye başladım. Korkunç yırtıcı beni görmemiş olacak ki, altımdan koşarak geçti gitti.
"Bu da neyin nesi böyle? Köydeki herkesi yemiş olduğuna inanamıyorum!"
Yavaşca ağaçtan indim ve köye doğru bacaklarımı ağlatarak koştum.
Köye vardıktan sonra ilk işim, yaşlısının evine girmekti. Neredeyse yenmiş, sadece kafası kalmıştı. Ben ona üzülürken birisi arkamdan konuşmaya başladı.
"Üzülüyor musun?"
Hemen arkamı döndüm ama kimse yoktu, Pencereye baktım ve o siluet! O, oradaydı.
"Ah, sonunda beni gördün."
"Se-"
Yine! Yine aynı hisleri yaşıyordum konuşamıyordum, donuyor ve terliyordum, öylece kalakalmıştım.
"Korkuyor musun? Bunların hepsi senin suçun!"
Beni suçlamasını anlamıyordum. Ne yapmış olabilirim ki!
Çok geçmeden yaratığın sesi duyulmaya başlamıştı.
"Duyuyor musun? Senin için geliyor."
Bir gülümseme edinip ortadan kayboldu. Bende tekrar hareket etmeye başlamıştım.
"Yaratık geliyor ve beni de öldürüp yiyecek!"
Gölgelerde bir yere saklanıp beni bulmamasını umdum. Yaratık içeri daldı ve kocaman köpeksi burnuyla koklamaya başladı. Kokumu hemen buldu ve yönünü bana doğrulttu. Koşarak üstüme atladı ama o çaldığım kitap aniden önümde belirdi ve yaratığı içine çekmeye başladı. Bense, gördüklerim karşısında hiçbir şey yapamaz olmuştum. Kitap işini bitirdiği gibi kapandı ve yere düştü. Ona doğru uzanıp elime aldım. Sayfalarda yazılan her şey ışık hızında değişiyordu.
"Ne tür bir işin içine düştüm ben?"
Bir anda uyanıverdim, tamamen ter içindeydim. Eğitmen bizi uyandırmış. Herkesi dışarıda bekliyordu. Hemen hazırlandım ama kafam çok karışıktı. Bu gün aynı performansı gösterebilir miyim emin değildim.
"Tamam, eğitime odaklanma zamanı!"
Dedim kendi kendime.
"Bu gün uzun bir gün olacak!"
Diye bağırıyordu Eğitmen, sabahın köründe.
Dışarıda toplandık ve eğitime hazırlandık. Dün yaptığımızın aynılarını bu gün tekrar ediyorduk. Düne nazaran, herkes daha iyi gibiydi. Yavaştan alışıyorlar.
[ Saat öğleden sonra 2 ]
Eğitim bitti ve serbestiz. Biraz dinlendikten sonra eğitmen bizi yemeğe çağırdı, doğru düzgün yemek yemeyeli baya olmuştu. Ben Mike'la aynı masaya oturmuştum. Biz yemek yerken, olanları düşünüyordum.
"O kitap neyin nesi? Bu rüyaların birer anlamı var mı? O yaratık neydi öyle? Bu siluet benim peşimi neden bırakmıyor? Bu Kehanet gerçekleşecek mi?"
Gibi düşünceler beynimin içinde dans ediyordu.
Korkuyordum, ya kurtarıcı başaramazsa?
"Hayallerime varamadan ölecek miyim? Prenses hayallerini gerçekleştiremeden ölecek mi? Mike hayallerinin peşinden koşamayacak mı? Felix ölecek mi? Ya diğerleri?"
Kafamı bu düşüncelere gömmüştüm ve ne yapabilirim diye düşünüyordum.
"İblisi bir kılıç ve kitapla nasıl yenebilirsin ki? Bu kehanet yaşlı bir kaçığın uyduruk hikayesinden başka bir şey olamaz."
Evet tam olarak böyle düşünerek kendimi kandırmaya çalışıyordum. Bu sırada Mike bir şeyler olduğunu anlamış olacak ki, bir sorunumun olup olmadığını sordu.
"Hey, Alvin iyi misin? Bu gün bayağı bi' dalgınsın, bir sorun mu var?"
"Ha? Evet, evet iyiyim sorun falan yok."
"Hiç öyle görünmüyorsun dostum."
"Aslında, evet hiç iyi değilim, kafam çok karışık durumda."
"Nedir o kafanı karıştıran? Yardım etmek isterim."
"Biraz karışık ama sanırım sana anlatabilirim."
Tam anlatıyordum ki, Felix ayağında rulo halinde bir kağıtla geldi.
Bu bir mektuptu hem de Prensesten!
To be continued...