Ben Alvin. Çocukluğum, 14 yaşıma kadar güzel geçmişti. Fakat, uzun o kadar da sürmedi. O gece herkes uyurken, kapıyı birisi tıklatmaya bir-kaç kez başladı.
Şiddetli yağmur yağıyordu, kapının sesini nasıl duydum hiç bilmiyorum. Ayağa kalkıp kapıyı açmak istemedim, dışarıdaki herhangi birisi olabilirdi.
Babam için gelen Krallık askerleri olmadıklarını nereden bilecektim?
Askerlerin neden Babam için gelebileceklerini soruyorsanız, şöyle anlatıyım. Babam, Kralın bölgesinde avlandığı için tutuklanmıştı. Yakalanıp Krallığa götürülürken, Askerlere karşı koymuş, onları bir şekilde döverek, oradan uzaklaşmıştı. Ertesi gün, kapısına gelen Askerlerin üstüne kaynar su döküp, kafalarına sopayla vurarak, bayıltıp evine kilitlemiş ve oradan kaçmıştı.
Aynı zamanda kellesine,1 çuval dolusu altın ödülü konulmuştu. Bu anlattığım kısa hikayeden tamamen alakasız bir neden.
Tabii ki, bunlar ben doğmadan önceydi. Artık ormanda yaşıyoruz, ve ormanın ortasında yaşamak çoğu dertten uzak durmak demekti.
Şimdiye dönecek olursak, kapıyı açmadım, fakat sese tüm Aile uyanmıştı. Babam yorgun bir gün geçirmişti bu yüzden biraz sinirli bir şekilde kapıya yöneldi.
Kapıyı açtığı gibi omzuna bir kılıç saplandı. Babam hemen adama tekmeyi yapıştırıp kapıyı hızla kapattı. Sırtını kapıya yaslayıp yavaşça kayarak yere oturdu.
Biz ise, şaşkınlıkla bakıp ne olduğunu anlamaya çalışıyorduk, her şey çok ani olmuştu. O kimdi? Neden Babama saldırdı? Babamın onlarla ne alakası var?
Babam bize doğru baktı ve saklanmamız gerektiğini söyledi. Bunu söylerken, dışarıdaki adam kapının arkasından kılıcı sokup çıkartıyordu.
"2 kişi olduklarını gördüm."
Dedi Babam. "Hâlâ burada mısınız? Saklansanıza!" Diye ekledi.
İkisi bir olup kapıyı kendilerine çekerek yerinden çıkarttılar. Babam hemen omzundaki kılıcı çıkarttı ve dövüş pozisyonuna geçti.
Adamlar bir anda kendilerini evin içine soktular ve kılıçlarını Babama doğrulttular. Babam kılıcını onlara doğru savurduğu anda, adam göz açıp kapayıncaya kadar Babamın kolunu kesti.
Bunun üzerine Babam bana doğru bakıp eliyle "Git-Git" işareti yaptı. geri adımlar atarak üst kata koşup oradaki sandığın içine girdim. Burada güvende olabileceğimi düşünüyordum.
O an ne oluyor göremesemde her şeyi duyuyordum. Hatta duymamam gereken kötü sözcükleri bile.
Bu 2 adam Babamın eski dostlarıymış ve Babamın bildiği bir şeyi söylemesi için gelmişler. Babam ise söylememekte ısrarcıydı, bu nedenle bize bu kadar saldırgan yaklaştılar.
Benim kalbim hızlı-hızlı çarpıyordu, sandığın icinde nefesim daralıyordu.
Bir anda, Annem ve Ablamın çığlık seslerini duydum. Korktum fakat aşağı inmek için sandıktan çıkmak istedim. Kapağını açmak isterken üst raflardan bir şeyleri sandığın üstüne düşürdüm. Neticede sandıktan çıkamadım. Annem "Onu öldürdün!" Diye bağırıyordu. O an anladım ki, Babamı öldürdüler.
Ani olarak kalbime bıçak sokmuşa döndüm, fakat gözlerimle görmeden inanamazdım!
Sandığı yan yatırmaya çalıştım. Sol omzumla vura-vura bir şekilde düşürdüm. İçinden çıkıp merdivenlerden aşağı doğru var gücümle koştum.
Alt kata indiğimde tamamen buz tutmuştum, titremek bile benim için çok zor hâle gelmişti. Ailem, benim biricil ailem katledilmişti! Bu yetmezmiş gibi evi de ateşe vermişlerdi.
Adamlar babamın kellesini kesip,
"Heh, hiç olmazsa para biraz para edersin George."
Diyip kahkahalar eşliğinde arkadaşıyla kapıdan çıkıp gitti.
Ben ise, hâlâ kıpırdayamıyordum gözlerim bu korkunç manzara karşısında kan ağlıyor, ruhum acı bir şekilde donuyordu. Her şey aniden olmuştu, çocuk beynim bunları idrâk etmekte zorlanıyordu.
Bir anda içimin derinliklerinda bir alev körüklenerek yükseldi. Bu alev o ladar hiddetliydi ki, tüm kaslarıma ve kemiklerime yayıldı. Buz gibi kesilmiş vücudum öfkeyle dolup taşıyordu.
Bu alev beni harekete geçirdi. Babamın hançerini kapının arkasından kaptığım gibi hızla onlara doğru koştum. Rüzgar göz-yaşlarımı gözlerimden alıyor, yağmur beni yavaşlatıyordu. Çığlık atarak hançeri iki elimle kavradım ve ailemin katillerine doğru koştum.
Adam, benim tarafıma hafifce dönerek, sağ kolunu kaldırdı ve elinin tersiyle suratıma kuvvetle vurdu. 14 yaşında bir çocuk için çok ağır bir darbe olacak ki, geri uçtum.
Kafamı yere serçe çarpmıştım, önüm onlara doğruydu ve kafama aldığım darbe yüzünden bilincimi yitiriyordum. Adamların yüzünü kafama kazımıştım bile, bir gün onlarla yeniden karşılaşacağım!
Bir tarafta içinde ailemin cesetlerinin olduğu evim yanıyordu. Diğer tarafta ailemin katilleri benden uzaklaşıyordu. Ben ise tam oralarında yüzüm yağmura dönmüş ağlamaktan başka bir şey yapamıyordum.
Yağmur yavaş-yavaş duruyordu. Ben ise bilincimi tamamen kaybediyordum.
Rüya görüyordum...
Ailemle olan anılarım, film şeridi gibi gözümün önünden geçiyordu. Her yerden sesler geliyordu. Ne tarafa dönersem bir kapı vardı, her birinde farklı bir anıyı görüyordum.
Bir tanesine girmek istediğimde, bir güç beni itiyordu, bu artık o anılara ulaşamayacağım demekti. Aniden karşımda yanan bir kapı yoktan belirdi. Kendiliğinden açılıp beni kuvvetle içine çekti.
"Ailem, onların öldürüldüğü an... Neden bunu görüyorum ki? B-Ben sandıktaydım, burayı görmem imkansız!"
Dedim korku ve dehşet içindeyken. Gözümü Babamdan çekip, adamlara baktığımda, birisinin şeytan siluetine büründüğünü gördüm.
Korkmuştum, gözümü bir kere ona çevirdim mi başka yöne çeviremiyordum, sanki beni kendine bağlamışcasına.
O bana baktı, gülümsedi ve üstüme vahşetle, sinirle, acımasızca koşacaktı ki, bir anda sıçrayarak uyandım.
Hemen evime baktım. Tamamen sapasağlamdı?!
"Neler oluyor?"
diyip ayağa kalktım ve eve doğru yürüdüm. Kapı bile sapasağlamdı. "Belki hepsi bir rüyadır." Diyerek içeri girdim.
Annem yemek hazırlıyor, Babam ve Ablam kitap okuyordu. Bende yanlarına oturmak için içeri sokuldum.
Yanlarına oturur-oturmaz aniden gözlerim karardı. Gözlerimi hızlıca ovalamaya başladım, geri açtığımda, o sahneyi tekrar gördüm. "Hâlâ rüyanın içindeyim." dedim.
İblis, tekrardan bana doğru bakıyordu. Ailem yine alevler içindeydi. İblis bana dönerek konuşmaya başladı.
"Görüyor musun?"
Dedi rahatsız edici bir ses tonuyla, kulaklarım acıyordu.
"HA? Neyi?? Neyden bahsediyorsun?"
"Bunların hepsi senin hatan!"
"Dediklerinden bir şey anlamıyorum! Neden bunlar oldu? Sen nesin? Ailem- Onlar!?"
"Bunların olması tamamen senin hatan. Ailenin ölümü ve niceleri..."
Gizemli konuşmasından hiçbir şey anlamıyordum, ne yapmış olabilirdim ki?
"Ben hiçbir şey yapmadım! Sadece bana söylendiği gibi sandığa saklandım! Anlamıyorum seni! Neden beni suçluyorsun?"
"Hmm..."
Dedi alaycı ve düz bir ses tonuyla. "İleride anlayacaksın, ve anladığında geç olmuş olmamasını dileyeceksin."
"Çıkart beni buradan! Ailemin yanına geri dönmek istiyorum..."
"Onlar zaten burada."
"HAYIR! Bu bir rüya, Sen bir rüyasın! Bunlar gerçek değil!"
"Öyle olsun."
Dedi ve ortadan kayboldu. Ev bir anda kendi içine çekilip yok oldu.
Etrafım kap-karanlık ve siyahtı. Yukarıdan beyaz bir ışık yaklaşıyordu. Ona baktığım vakit, büyüyordu. Sanki, ölmuşüm de ruhum dünyadan ayrılıyordu.
Sıçrayarak uyandım.
"Hepsi bir rüya mıydı?"
Evime doğru baktığımda neredeyse kül olmuştu. Artık uyandığıma emindim. Ayağa kalktım ve evime doğru yürüdüm, ailemin cesetlerini görünce içim çok kötü oldu, tamamen kızarmıştı. Onları öylece bırakamazdım, gömmem gerekiyordu.
"İyi de ben yapamam ki. Başka çarem mi var?"
Diyerek işe koyuldum. Küreği alıp evin önünü kazmaya başladım.
[ Yaklaşık 1 - 2 saat sonra... ]
Hepsi için ayrı ayrı çukurlar kazmıştım. İlk Babamı, ardından Annemi ve Ablamı çukurlarına sürükledim.
Ağlayarak üstlerine toprak atmaya başladım, bu onları son görüşüm idi. Kalbimde bir boşluk hissiyle onları gömdüm.
Daha sonra hepsi için dua ettim ve ardından evde sağlam bir şeyler var mı diye bakındım. Babamın, Anneme verdiği kolyeyi buldum. Onu boynuma taktım ve babamın hançerinin kılıfını da alıp alet kulübesine yöneldim.
Evin arkasında küçük bir kulübemiz vardı. Kulübeden Babamın av çantasından birkaç şeyi alıp küçük bir çantaya doldurdum ve arkama son bir kez bakarak göz yaşlarımı sildim.
İlk olarak yemek bulmam gerekiyordu. Şuan aç değildim, fakat ne zaman ne olacağı belli olmaz. Babam bana hazırlıklı olmam gerektiğini öğretmişti.
***
Ormanın içinde yürüyordum. Şuanlık sakinlikti, İlerlemeye devam ettim. Gözümün önünden bir tavşan geçti bunu kaçıramazdım.
Tavşanı kovalamaya başladım. Kovalamaca sırasınra hemen elimi çantama attım ve Babamın- hayır kendi hançerimi çıkartım ve tavşana fırlattım.
İsabetli bir atış yapmıştım. Babamla her hafta avlanmaya çıkmak kendime yaptığım en iyi şeylerden birisiydi.
Tavşanın acısına bir an önce son verdim, ardından hançerimi otlara silip kılıfına geri koydum ve çantama attım.
Yolda yürürken küçük bir göl beni karşıladı.
"Bu koşuşturma beni biraz susattı." Dedim ve göle doğru yaklaştım.
Ellerimi birleştirerek sudan içmeye başladım. Hiç zaman kaybetmeden ayağa kalktım ve avladığım tavşanla birlikte yoluma devam ettim.
Biraz ileride, eğimli bir ağaç vardı, böylr bir ağacın yoluma çıkması iyi olmuştu.
"Burayı geceyi geçirebileceğim bir yer haline getirmem gerekiyor."
Dedim ve işe koyuldum.
Etrafta ne kadar dal parçası varsa, toplayıp ağacın yanına bıraktım. Ağacın budakları uyurken düşmemi engelleyecek şekikdeydi. Bir-kaç taş toplayıp bir araya getirdim.
Topladığım dal parçalarını da üçgen şeklinde yerleştirdim. 2 çubuğu da tavşanı tutacak şekilde yere batırdım.
Her şey hazırdı, ateş yakmayı biliyordum. Geriye biraz etrafı gözlemlemek kalmıştı.
Ağacın üstüne çıkıp gözlem yapmaya başladım. Görünürde henüz tehtit oluşturabilecek herhangi bir canlıya rastlamadım. Kurt ve ya ayı gibi saldırgan hayvanların saldırısına uğrmamayı umuyordum.
[ Yaklaşık 1 saat sonra... ]
"Sanırım bu gece sakin geçecek."
Ağaçtan indim ve biraz daha dal parçası topladım. Oturup sırtımı ağaca yaslayarak, Annemin kolyesine bakıp düşüncelere daldım.
"Benim hatam mı? Ne yaptım ki? Neler oluyor? O iblis kimdi? O adamlar kimdi? Babam neden bu kadar kolaylıkla öldü?"
Aklım cevaplanamayan sorularla dolup taşıyordu. Daha havanın kararmasına çok vardı.
"Tavşanın dersini yüzmeye başlasam iyi olur."
Dedim ve ilk olarak kafasını vücudundan ayırdım. Sonra sırtından kuyruğuna doğru bir kesik attım. Ardından deriyi yüzmeye başladım.
Çok geçmeden derisini yüzdüm. Hemen ardından, tavşanın içinden bir dal geçirdim ve sabitlediğim çubukların üzerine yerleştirdim, çantamı açıp içine baktığımda bir kitap gördüm.
"Sanırım o acelede koymuş olmalıyım."
Kitabın sayfaları bom-boştu. Yazılmayı bekleyen sayfalar bana bakıyordu.
"Bu kitabı günlük olarak kullanabilirim."
Dedim ve kitabı çantama geri koydum.
Babam bana kendisinin ölümüne hazırlıklı olmamı söylemişti. Tüm ailecek böyle bir duruna hazırdık. Fakat, ailemin tamamının ölmesine ben hazır değildim.
Babam bana her durumda soğuk kanlılığımı korumamı söylemişti, üzülecek zaman yok tereddüt etmek yok.
"Yarın için plan yapmam gerekiyor."
Yarın ilk iş, aşağıdaki köye ineceğim ve yiyecek bir-kaç şey alıp nehir yolunu takip ederek, beni götüreceği yere gideceğim.
[ Akşam saatleri... ]
Ateşi yaktım ve yakaladığım avımın pişmesini bekliyorum. Hançerimi olası bir kurt saldırısında çabuk davranayım diye hazırda tutuyordum.
"Açım ve yemeğim hâlen pişmedi."
Ben yemeği beklerken dünyada şuan neler oluyor diye düşünüyordum. Benim gibi ormana düşenler elbet vardır. Fakat, iblisle karşılaşmak hiçte normal değil.
Ailemin ölümünde beni suçladı neden öyle dedi hâlâ anlamıyorum. Hep kendi başıma takılırdım, arkadaş edinmekte çok şanssız birisiyim. Ormanda yaşadığım için köy çocukları tarafından hep dışlandım.
"Şuan bunu daha fazla düşünmeyeceğim."
Tavşan güzelce pişmişti ve yenmeye hazırdı. Çubuğun kenarlarından tutup, göğüş kısmından bir ısırık aldım. Yeterince iyi pişmişti, çok lezzetliydi.
Tavşanı iştahla yedikten sonra, arda kalanını ateşin yanına koydum ve ağaca çıkıp, önceden belirlediğim yerime uzandım.
Yorgan kadar iyi olmasa da çantamı üstüme attım. Hava çok soğuktu, buna en kısa sürede alışsam iyi olur.
Uyumaya çalıştım, biraz cebeleştikten sonra rahat şekilde durabilmiştim. Bir süre hareketsiz kaldıktan sonra uyku tutmuştu. Yavaşca uykuya daldım...
Yine Rüya görüyordum, anlaşılmayan sesler duyuyordum.
Gözlerimi açtığımda Annemle yan yana oturup kitap okuyorduk ve bana sarıldı. Oldukça sıcak hissettiriyordu.
Ben de ona sarılmaya çalıştım ama sanki kollarım bağlıymışcasına, kıpırdayamıyordum. Gözlerimle etrafa bakınmaya başladm. Pencereye gözüm gittiğin an siyah bir insan silueti bana doğru bakıyordu.
Gözleri kan kırmızısı renginde parlıyordu. Bedeni ise baştan aşağıya sim-siyahtı. Annemin ağladığını duymaya başladımz fakat Annem bana sarılıyordu.
Anneme doğru bakmak istediğim de, o iblis bana sarılıyordu, beni yıllarca büyüten o kadından tek bir iz dâhi kalmamıştı. Onun yerine ateşten yaratılmış karanlığın vücut bulmuş hâli bir iblis vardı.
Bağırmak istedim ama boğazım kilitlenmişti. Ne sesim çıkıyor nede kaçabiliyordum.
Bir anda etraftaki tüm resimler, tablolar kanlı gözlere çevrildi. Hepsi bana bakıyordu, nefes almakta güçlük çekiyordum. Bu kabustan kurtulmak istiyordum, fakat nafile, İpler tamamen ondaydı.
Terliyor, aynı zamanda donuyordum. Sanırım bu iblis benim rüyalarımı bırakmayacak.
"Göster bana!"
"N-Neyi??"
"Nelere kadir olduğunu! Neler yapabileceğini görmek istiyorum!"
Kabustan yine sıçrayarak uyandım. Bir kuş kafama konmuştu. Parmağımı kuşa doğru uzattım, parmağıma yaslanan küçük ve yumuşacık tüğleri hissediyordum. Çok tatlıydı, kaçmaması için bir süre yerimde kaldım.
En sonunda ağaçtan inmeye karar verdim, belim çok pis ağrıyordu. Hiç yumuşak bir yatak değildi. Neyse, İdare etmem gerekiyordu yapacak bir şey yok.
Ağaçtan indiğik gibi köyün yolunu tuttum. Kuş hâlâ saçlarımın arasındaydı. Bu kadar korkunç olaydan sonra ilk kez hoş hissetmiştim. Köyün patikasının hemen önüne gelip, patikayı takip ettim.
Köyün çocukları beni sevmese bile, büyükleri beni severdi. Babamla hep köye uğrardık.
***
Köye vardım. Ama o da ne, Bir grup krallık askeri köyde ne arıyor olabilir? Köyün tüm insanlar toplanmıştı. Bende yaklaşıp, bir bakayım dedim.
"Dinleyin! Kral II Albert köyünüzü dikkate aldı ve köy çocuklarını asker olarak yetiştirmek istediğini size aktarmamı istedi."
Dedi at üzerindeyken.
Çocuklar yaşıtım sayılırdı. Hadi ben bunlardan daha dayanıklıyım, bu çocuklar dayanıksız ve zayıf oldukları için askeri eğitim çok zorlu geçecektir. Bu aptallar savaşa gidemeden ölürler.
"Bu eğitim sürecince ailelere para yardımı da yapılacaktır."
Köylüler parayı duyunca çocuklarını askere yazdırmaya hevesleniverdiler bir anda. Kendi elleriyle evlatlarını ölüme sürüklediklerinin farkında değiller, cahil aptallar.
"10 dakika içinde hazırlanın."
Dedi at üstündeki asker.
Köy ahalisi çocuklarını zorla askere göndermeye çalışıyorlardı. Bazıları evlatlarından ayrı kalamıyordu bu yüzden tekliflerini geri çevirdiler.
"Sanırım bazıları gerçek birer ebeveyin."
Dedim kendi içimde, onlara bakarken.
Biraz köyde dolaşmaya karar verdim. Bizi çok seven köyün önde gelenlerine ailemin başına gelen korkunç olayı titreyen sesimle anlattım. Hâlâ şoku üzerimdeydi.
Sağ olsunlar bana yemek yardımı yaptılar ve biraz daha büyük bir çanta verdiler. Biraz düşündükten sonra bende askerlerle birlikte gitmeye karar verdim.
[ 10 dakika sonra... ]
"5 veya 10 kişi katılır sanmıştık ama 30 kişi? Hiç fena değil, Bizi takip edin!"
Dedi ve şehire doğru ilerledi. Planımın dışına çıkmış olmam umurumda değildi. Onlarla birlikte şehire gitmeye karar vermiştim.
Yürüdük-yürüdük ve daha fazla yürüdük. Kendileri at üstünde olduklarından rahattılar.
***
Sonunda şehrin girişine varmıştık.
"Evet asker adayları! Aileleriniz yanınızda değilz kendinizi korumayı öğrenmelisiniz. Size vereceğimiz eğitim sayesinde harika askerler- Hatta şövalyeler bile olabilirsiniz!"
Çocuklar biraz korkuyordu, açıkcası ben bile biraz heyecanlanmıştım. Burada bizi nelerin beklediğini bilmiyorduk.
Şehrin ortasından geçerken, etraftaki insanlar bizi alkışlıyordu. Fazla aldırış etmedim ve yoluma devam ettim.
O sırada çocuklardan birisi bana yaklaştı. Benden biraz küçük, kahverengi saçlara sahip, beyaz tenli, siyah gözlü, eski olmasına rağmen oldukça yakışan kıyafetler giymişti.
"A-Alvin."
"He?"
"Korkmuyor musun?"
"İnan bundan daha kötü bir durumun içinden çıktım. Bu bana hiçbir şey yapamaz."
Dedim alaycı bir ses tonuyla.
"Ben ailemin zoruyla buradayım. Asker olmak istemiyorum ama onların durumu da hiç iyi değil."
Dedi sessiz bir şekilde. "Her ne kadar korksamda, kalbimdeki bir his bunu yapmamı söylüyor." Diye ekledi.
"Ailen için böyle bir şey yapman taktir edilesi bir şey. Fakat, ailenin yaptığı hiçte öyle değil."
Dedim. "Yaptıkları tamamen kendilerini düşündüklerine işaret! Onlar için kendi canından olmaya hazır mısın?" Diye ekledim.
"Askerlik demek, ölüme hazır olmak demektir, her an ölebiliriz. Ve ben hazır hissetmiyorum."
Oldukça gergindi, onun içini rahatlatsam iyi olur.
"Mike, seni öylece ölüme göndermiyorlar. Eğitim için buradayız, bizi tüm şartlarda hayatta kalabilelim diye eğitecekler. Yani korkmanı gerektirecek bir durum yok!"
Dedim gülümseyerek.
"Yani ölmeyecek miyim? Bende o güçlü şövalyelerden olabilir miyim?"
"Aynen öyle! Her şey kendine inanmakla başlar."
"Sen öyle diyorsan, tamamdır."
"Harika!"
"Ve şey, Seni dışlayan çocukların arasında bende vardım. Onlara kanmamam gerekiyordu, Özür dilerim."
Dedi Mike. "Hep pısırık ve ezilen biri olmuşumdur, bu yüzden hep ne derseler yapardım, ama artık bundan sıkıldım!" Diye ekledi.
"Anlamana sevindim, Teşekkürler! Kendini bir-kaç aptala ezdirecek duruma getirmemeyi öğrenmelisin, Ah geldik bile!"
Askerler bizi şehrin içinde yer alan bir eğitim alanına getirdiler. Burada eğitim yapacağız sanırım.
"Evet asker adayları! Gelmiş bulunmaktayız. Her biriniz zorlu eğitimlerden geçeceksiniz, Bol şans!"
Başka bir asker geldi ve bize yatakhaneyi gösteri. Odamız var, inanılmaz!
Daha sonra bize eğitimin ne zaman başlayıp ne zaman biteceğini de söyledi. Yarın sabah eğitime başlayacaktık. Sabah 6'dan öğleden sonra 2'ye kadar eğitim görecektik. Tam 4 yıl boyunca, kulağa korkunç geliyordu.
Eğitmen herkesi yarın burada beklediğini söyledi ve çekip gitti. Şimdi eşyalarımı yerleştirmem gerekiyor.
Yatakhaneye gittim ve kendi yatağımı buldum. Eşyalarımı hemen yanımdaki küçük dolaba yerleştirdim. Köydeki teyzelerin hazırladığı yemekten bir tanesini aldım ve dolabı kapayıp bir ısırık aldım. Annemin yaptıkları kadar iyi olmasada güzeldi.
Daha sonra biraz uzanıp ne yapacağımı düşündüm. Burada kalıp gelişeceğim. Ve ileride ne yapacağımı düşüneceğim. Krala hizmet etmeyeceğim bu kesin, ben hizmetkâr değilim.
O, 2 adamın peşine düşerim belki.
"Amaan, şuan bunları düşünmenin sırası değil." Dedim ve biraz uyumaya çalıştım.
[ Saat akşam 11:30 ]
Uyandım ve çocuklar yerlerine uzanmiş sohbet ediyordu. Sanırım uyuyamıyorlar. Etrafa bakındım ama Mike'ı göremedim. Sanırım dışarı çıkıp arayacağım. Çıkar-çıkmaz onu farkedip yanına gittim.
"Bu saatte ne arıyorsun burada?"
"Uyuyamıyorum ve ne yapacağımı bilmiyorum."
"Mike, Rahat ol. Askerin dediklerini takma. Ne kadar zor olabilir ki?"
Baya zordur. Bunu ona söylersem kaçma girişimlerinde bulunacağından eminim.
"Bilemiyorum, Sence yapabilir miyim?"
"Hâlâ buna mı kafanı yoruyorsun? Boş ver gitsin, sen iyisini yaparsın. Elinden ne geliyorsa yap gitsin. Savaş alanında başarıyı elde etmek için güçlü olman gerekiyor."
Dedim yüksek sesle. "Bu düşünceleri kafandan atmazsan hep böyle kalacaksın! Kendine güven Mike!" Diye ekledim.
"O halde güçleneceğim. Ne kadar canım acırsa acısın, yükseleceğim!"
"Duymak istediğim bunlardı, sana güveniyorum."
***
Birlikte yatakhaneye geri döndük. O uyumaya çalıştı fakat ben uyuduğum için uyku tutmuyordu.
Biraz dolaşmaya karar verdim. Yerimden kalkıp, etrafta gezinmeye başladım. Biraz etrafta gezinirken 2 askerin konuşmasına kulak misafiri oldum.
"Yarın komşu ülkenin kralı III Albus ve kızı Prenses Emily bizim krallığa ziyarete geliyorlarmış."
"Yarın mı? Ben gelecek hafta geleceklerini sanıyordum."
"Evet öyleydi. Fakat, önemli bir görüşme yapacaklarmış. Ve ne kadar erken olursa o kadar iyi olacağına karar vermişler."
"Hmmm. Bu Prensesi daha erken görebileceğimiz anlamına geliyor!"
"Boşuna sevinme, bizi içeri bırakmazlar."
"Hay senin kafanı."
"Yarın ziyaret olacaksa eğitim bir sonraki güne ertelenir. Prensesi görmeyi isterim."
Dedim kendi içimden.
Oradan uzaklaşıp yatakhaneye döndüm. Yerime geçtim ve düşüncelere daldım.
Bir anda içeri bir asker girdi ve benim Alvin Flores olup olmadığımı sordu. Evet benim diyince, onu takip etmemi istedi.
To be continued...