1807 yılının sonbaharı...
Valoria Krallığı'nın üzerinde haftalardır güneş görünmüyordu.
Sarayın beyaz mermer duvarlarına her sabah gri sis çöküyor, akşam olduğunda rüzgâr eski kulelerin arasında uğuldayarak dolaşıyordu. Hizmetçiler bunun yalnızca kötü bir mevsim olduğunu söylese de yaşlı muhafızların gözlerinde başka bir korku vardı.
Valoria Sarayı yüzyıllardır ayakta duran görkemli bir yapıydı.
Altın işlemeli salonları, kristal avizeleri ve yüzlerce odasıyla krallığın kalbiydi. Ancak geceleri saray bambaşka bir yere dönüşürdü. Koridorlar normalden daha uzun görünür, gölgeler mum ışığında sanki kendi başlarına hareket ederdi.
Bu sarayın tek varisi...
Prenses Olivia'ydı.
On sekiz yaşındaki Olivia, diğer prenseslerden farklıydı.
Soyluların düzenlediği balolar onu sıkardı. En mutlu olduğu yer eski kütüphaneydi. Saatlerini tarih kitapları okuyarak, unutulmuş efsaneleri araştırarak ve sarayın kimsenin kullanmadığı kulelerinde dolaşarak geçirirdi.
Babası Kral Morgan, kızını çok severdi ama ona karşı alışılmadık derecede korumacıydı.
"Gece tek başına dolaşma."
"Kuzey koridoruna gitme."
"Eski kuleye çıkma."
Olivia çocukluğundan beri bu yasakları duyar, nedenini sorduğunda ise babası hep aynı cevabı verirdi.
"Bir gün anlarsın."
Annesi Kraliçe Solans ise daha sessizdi.
Bazen Olivia'ya uzun uzun bakar, sanki söylemek istediği bir şey varmış gibi dudaklarını aralar, sonra vazgeçerdi.
Olivia bunun nedenini hiçbir zaman anlayamamıştı.
Ta ki...
Son on gün başlayana kadar.
İlk gece her şey sıradan görünüyordu.
Olivia yatağına uzanmış, yağmurun pencereye vuruşunu dinleyerek uykuya dalmıştı.
Tam gözleri kapanırken...
Bir kadın sesi duydu.
Oldukça uzaktan geliyordu.
Neredeyse bir ninni gibi...
"Uyan... uyan küçük prenses..."
Olivia aniden doğruldu.
Oda boştu.
Şömine yanıyordu.
Kapı kilitliydi.
Kendi kendine gülümsedi.
"Rüya..." diye mırıldandı.
Ve yeniden uyudu.
Fakat ertesi gece aynı ses geri geldi.
Bu kez daha yakındı.
"Uyan... küçük prenses..."
Olivia korkuyla gözlerini açtı.
Sesi duyduğu anda odadaki bütün mumlar söndü.
Şöminenin alevi küçücük kaldı.
Birkaç saniye sonra her şey normale döndü.
Sabah olduğunda bunu kimseye anlatmadı.
Üçüncü gün...
Sarayın doğu koridorundaki aynanın önünden geçerken kendi yansımasının arkasında beyaz bir gölge gördü.
Göz açıp kapayıncaya kadar kaybolmuştu.
Arkasını döndüğünde koridor bomboştu.
Dördüncü gün...
Uyandığında yastığının üzerinde tek bir beyaz tüy buldu.
Oldukça büyüktü.
Bir kuşa ait olamayacak kadar.
Hizmetçiler odasını temizlerken tüyü göremediler.
Sanki yalnızca Olivia'nın gözlerine görünüyordu.
Beşinci gün...
Gece yarısı koridordan ayak sesleri geldi.
Yavaş...
Düzenli...
Bir...
İki...
Üç...
Olivia kapıyı açtı.
Koridor boştu.
Ama taş zeminde, sanki biri ıslak ayaklarla yürümüş gibi soluk izler vardı.
İzler birkaç metre sonra aniden kayboluyordu.
Altıncı gün...
Kraliçe Solans kahvaltı sırasında Olivia'nın yüzüne dikkatle baktı.
"İyi misin?"
Olivia başını salladı.
"Son günlerde çok solgunsun."
Tam cevap verecekken, salondaki kristal avizeler aynı anda sallandı.
Hiç rüzgâr yoktu.
Hiç deprem olmamıştı.
Ama bütün mum alevleri aynı anda eğildi.
Herkes bunu fark etti.
Kimse konuşmadı.
Yedinci gün...
Olivia eski kütüphanede kitap okurken raflardan biri kendi kendine devrildi.
Yere düşen kitabın sayfaları rüzgâr yokken hızla çevrilmeye başladı.
Son sayfada yalnızca tek bir cümle yazıyordu.
"Henüz uyanmadın."
Olivia gözlerini kırptı.
Yazı kaybolmuştu.
Sekizinci gün...
Gece boyunca odasının kapısı üç kez çalındı.
Her seferinde açtı.
Her seferinde koridor boştu.
Dokuzuncu gün...
Olivia ilk kez korktu.
Çünkü aynaya baktığında arkasında bir kadın silueti gördü.
Omuzlarına ulaşmayan kirli beyaz saçları vardı.
Sırtında devasa kanatlar yükseliyordu.
Başını öne eğmişti.
Yüzü seçilmiyordu.
Olivia arkasını döndü.
Kimse yoktu.
Tekrar aynaya baktığında siluet de kaybolmuştu.
O gece ilk kez annesine yaşadıklarını anlattı.
Kraliçe Solans'ın elindeki fincan yere düştü.
Yüzü bembeyaz kesildi.
Ama tek kelime etmedi.
Ve...
Bugün...
Onuncu gündü.
Olivia odasının kapısını açtığında, kapının dış yüzeyinde ince parmaklarla buğuya yazılmış tek bir cümle gördü.
"UYAN UYAN KÜÇÜK PRENSES."
Yazıya dokunduğu anda harfler yavaşça silindi.
Koridor yine bomboştu.
Fakat bu kez...
Olivia yalnız olmadığını ilk kez gerçekten hissetti.
Ve o anda, sarayın en eski saatinin sesi karanlığın içinde yankılandı.
Dong...
Dong...
Dong...
Sanki bir şey...
Ya da biri...
Uyanıyordu.