Bölüm 1
Dersliğin havası, Rymrith enerji bobinlerinin hafif ozon kokusu ve Profesör Helkin'in mekanikleşmiş sesiyle doluydu.
"...ve bu yüzden," dedi profesör, devasa projeksiyon ekranındaki karmaşık denklemleri işaret ederek, "Drazhul ve Zoryak arasındaki kargo rotalarında kullanılan hiper-bobin teknolojili araçlar, zehirli duman tabakasının altındaki manyetik türbülanstan kaçınmak için yüksekten gitmek zorundadır. Dolayısıyla..."
Alphard için sıkıcıydı ders. Önemliydi, evet, ama sıkıcıydı. Bu denklemleri anlamak, bu okuldan mezun olmak, ailesinin ona harcadığı her kredinin hakkını vermek zorundaydı. Ama özellikle haftanın son ders saatlerinde, zihninin kayıp gitmesine engel olamıyordu bazen. Tırnağını kemirmeye başladı. Annesi Liora görse "Oğlum," derdi, "çek elini!"
Gözlerini ekrandan ayırıp pencereye çevirdi. Drazhul Eğitim Kompleksi, şehrin en yüksek kule bloklarından birindeydi. Aşağıda, devasa kaya sütununun üzerine kurulu şehrin geri kalanı uzanıyordu — çelik borular, metal köprüler, neon ışıklı reklam panolarıyla dolu dikey bir labirent. Steampunk estetiği, soğuk mavi ışıklarla tuhaf bir tezat oluşturuyordu. Çok aşağılarda, yüzlerce metre altlarında, Grimmire'nin ebedi zehirli duman denizi, kirli bir yün battaniye gibi gezegenin yüzeyini örtüyordu. Yüzlerce kilometre uzaktaki Zoryak da böyleydi — farklı bir kaya, farklı kuleler, ama aynı duman, aynı kader.
Tam o sırada, sıranın altındaki telefonu sessizce çaldı. Ekrana baktı: "Annem" yazısı parlıyordu. Profesör Helkin tam da onun sırasına doğru dönerken elini telefona attı. Şimdi olmazdı. Aramayı meşgule attı, içinde hafif bir suçluluk hissiyle. Ders bitince arardı annesini; muhtemelen haftaya başlayacak ara tatilde ne istediğini soracaktı. Sadece dört beş günlüğüne de olsa Zoryak'a gitme fikri şimdiden içini ısıtmıştı.
"...bu da bizi Güneş Kulesi'ndeki reaktörlere getiriyor."
Bu ses Lavanta'ya aitti. Elini kaldırmış, yine bilmediği bir şeyi sormak için değil, bildiği bir şeyi onaylatmak için konuşuyordu. Yanındaki ikizi Leonardo, sıkıntıyla tabletiyle oynuyordu. Drazhul'un zengin ailelerinden birinin çocukları olarak, onların dertleri Alphard gibilerinden bambaşka bir evrende yaşanıyordu.
"Evet, Bayan Lavanta," dedi Profesör Helkin. "Güneş Kulesi, şehrin enerji ihtiyacının çoğunu karşılar."
"Babam oradaki tatilimizi yine erteledi," diye fısıldadı Leonardo, Noah'a doğru eğilerek. "Bütün planlarımız mahvoldu."
Noah, Alphard'ın yanında, her zamanki diplomatik gülümsemesiyle onu dinliyordu. Kimsesiz olduğu için bu tür şeyleri Alphard gibi kişisel algılamıyordu; daha çok garip bir antropolojik gözlem gibi izliyordu onları. Alphard ise sadece gözlerini devirdi. Gereksiz dertler.
Ders nihayet bittiğinde, bobinlerin uğultusunu bastıran bir gürültü yükseldi; öğrenciler koridora döküldü.
"Akşam Sky-Lounge'a gidelim mi?" dedi Lavanta, doğrudan Alphard'a bakarak. Gözlerinde tuhaf bir beklenti vardı.
"Simülasyonum var," dedi Alphard, çantasını olabildiğince hızlı toplarken. "Bitirmem lazım."
"Ah. Peki." Yüzü biraz düştü ama hemen toparladı. İkizler kendi gürültülü dünyalarına doğru süzülerek uzaklaştılar.
"Kızı sürekli ekiyor olman ilginç," dedi Noah, koridorda Alphard'ın yanında yürürken. Çelik boruların yanından geçen kablolar duvarlarda tuhaf bir desen oluşturuyordu. "Planın için kötü."
"Hangi plan?"
"Zengin bir Drazhul kızıyla evlenip hepimizi kurtarma planın," dedi Noah ciddi bir suratla, sonra sırıttı.
"Çok komik," dedi Alphard. Telefonunu çıkarıp annesinin numarasını tuşladı. "Simülasyonum gerçekten var." Telefon çalarken ekledi: "Ayrıca bizim planımız bu değil."
Koridorun sonundaki büyük pencereye ulaştılar. Akşam güneşi, zehirli duman bulutlarının üzerinde turuncu ve mora bürünmüştü. Drazhul'un ışıkları yeni yeni yanıyordu. Tam o sırada yüksek kulelerden birinden büyük bir gemi ayrıldı, gökyüzüne doğru dikey olarak yükseldi.
"Bir gün," dedi Noah, gemiyi izlerken.
"Bir gün," diye onayladı Alphard. Bu onların şakasıydı; ama ikisi de bunun bir şakadan fazlası olduğunu biliyordu. Bu gezegenden kaçmak.
Telefondaki sinyal sesi kesildi. "Aradığınız hat şu anda kapsama alanı dışındadır. Lütfen daha sonra tekrar deneyin."
Alphard kaşlarını çattı. "Yine çekmiyor."
"Normal," dedi Noah, omuz silkerek. "Zoryak'ın alt katman sinyalleri berbattır. Akşam tekrar denersin. Tatil için sabırsızlanıyorsun, değil mi?"
"Evet," dedi Alphard. "Sadece... bilmiyorum. Bir huzursuzluk var." Annesi telefonu açamadığında genellikle hemen mesaj atardı. Bu sessizlik tuhaftı.
"Hadi," dedi Noah, kolunu onun omzuna atarak. "Bu sahte dünyanın havası yeterince sıktı. Bize gidelim."
Alphard "bize"nin nereye işaret ettiğini biliyordu. Ne Sky-Lounge, ne de akademinin steril yurt odaları.
"Klofe Kafe'ye mi?" dedi Alphard, yüzünde hafif bir gülümsemeyle.
"Tahara Abla'nın çayını özledim," dedi Noah.
Untlanet Meydanı. Drazhul'un sanayi sokaklarının arasında, iki dükkânın arasına gizlenmiş daracık bir geçidin sonundaki küçük avlu — beş dükkânlık gizli bir sığınak. Ne Leonardo'nun ne de Lavanta'nın asla bilmeyeceği, sadece onlara ait bir yer.
Telefonu cebine attı Alphard. Annesini aramayı sonra tekrar dener, diye düşündü; muhtemelen Noah haklıydı, sadece sinyal sorunuydu. Zaten birkaç gün sonra, 27 Ağustos'ta, Zoryak'a giden o hızlı trende olacaktı. Yine de, akademinin devasa çelik kapılarından çıkıp şehrin gürültüsüne karışırken içindeki o küçük, yersiz huzursuzluk hissini bir türlü atamıyordu.
---
24 Ağustos 2375, akşam vakti
Kampüsten çıkmış, gökyüzünü göstermeyen metal yığını şehrin gürültülü, kalabalık caddelerinde Noah'la yürüyorlardı — hedefleri Untlanet Meydanı'ydı. Bu mutsuz şehrin kalabalık caddelerinden her geçişinde içini bir stres ve gerginlik kaplıyordu Alphard'ın, sanki burada kötücül varlıklar saklanıyormuş gibi güvenli bir yere sığınma dürtüsü yükseliyordu içinde. Bu soğuk his, Untlanet Meydanı'na giden yolun ayrılmaz bir parçası olmuştu artık; yapacak bir şey yoktu. Yemekçiler arka sokağına girdiklerinde ortalık genelde sakin olurdu, sadece dükkân çalışanları tek tük dolaşırdı. Untlanet'e çıkan o dar geçide girmeden önce etrafta kendilerini izleyen biri var mı diye göz atmakta ustalaşmışlardı artık; sezgileri bu konuda epey güçlenmişti. Daha önce başlarına kötü bir şey gelmemiş olsa da, bu gezegende dışarıda, savunmasız kalmak hiçbir zaman güvenli hissettirmiyordu.
Yemekçiler sokağındaki o güvenli görünmeyen dar geçitten geçip Untlanet Meydanı'na vardılar. Yükselen sanayi şehrinin arasına sıkışmış olsa da, yukarıdan hâlâ gökyüzünün görülebildiği bir nefes borusunun tabanı gibiydi burası. Ortasında garip, büyük bir ağaç, etrafında birkaç bank ve masa vardı. Hepsinin kapısı bu ağaca bakan beş otantik dükkân sıralanıyordu: Tahara Abla'nın kafesi Klofe Kafe, paslı dişli hurda dükkânı, Untlanet Kitapçısı, Gölge Bahçesi laboratuvarı ve içi karanlık, kapalı, ne olduğu bilinmeyen bir dükkân. Sanki Grimmire'de değilmiş gibi bir atmosferi vardı burasının. Burada vakit geçirmek, özellikle de Tahara Abla'nın kafesinde, ruhlarına gerçekten iyi geliyordu.
Kafeye girerken kapının zili şıngırdadı. Çantalarını kenara koyup bar sandalyelerine otururken Tahara Abla içeriden çıkageldi.
"Hoş geldiniz gençler, nasılsınız?" dedi huzurlu gülümsemesiyle.
"Hoş bulduk abla, iyiyiz şükür," diye karşılık verdi Noah. "Sen nasılsın? Burada işler yolunda mı?"
"Şükür, sıkıntı yok," dedi Tahara Abla, onlara çay demlemeye koyularak.
Noah'la sessizce yarınki Eternamik dersi için hazırlamaları gereken dönem sonu ödevlerini konuşmaya başladılar; Rymrith hakkında yaratıcı hipotezler hazırlamaları gerekiyordu bu ödev için. Alphard kendi hipotezine güveniyordu. Ama ödev bir yana, Rymrith maddesinin özellikleri onu huzursuz ediyordu — tüm bu gezegendeki sistemin bu tehlikeli, karanlık maddeye bu kadar önem vermesi kötü şeyler çağrıştırıyordu ona. Bir de bunun üstüne Tahara Abla'dan dinledikleri şehir efsaneleri onu iyice düşündürüyordu.
"Demek Rymrith hakkında yaratıcı hipotezler kuruyorsunuz, öyle mi?" dedi Tahara Abla, konuşmalarını duymuştu. Elindeki bezle tezgâhı silerken gülümsedi. "O süslü akademide size Rymrith'in sadece bir element olduğunu söylerler. Dedem ise onun bir lanet olduğunu söylerdi."
"Nasıl bir lanet?" diye atıldı Noah.
Tahara Abla'nın gülümsemesi ciddiyete büründü. "Bunlar ödeve yazılmaz, çocuklar," dedi, sesi alçalarak. "Bunlar bu şehrin temellerindeki efsanelerdir. Yaşlıların bildiği bu halk efsaneleri güç sahiplerinin hoşuna gitmiyor; o yüzden yıllar içinde insanlara unutturuldu. Size Aswadim'in Hapishanesi efsanesini anlatayım mı?"
Merakla ona döndüler, çaylarını içmeyi bile unutmuşlardı.
"Dedem derdi ki," diye başladı Tahara Abla, "çok, çok uzun zaman önce — daha bu kayalar yokken, küçük melekler daha bu cansız âleme indirilmemişken — Büyük Melekler ile Aswadim, yani Kovulmuş Olanlar, arasında kozmik bir savaş varmış."
"Aswadim?" diye fısıldadı Alphard.
"Şeytanlar," dedi Tahara Abla net bir şekilde. "Liderlerinden, aşırı güçlü olanlarından biri — adı Grimmire — devasa, karanlık bir varlıkmış. Bu varlık meleklerin nurunu değil, başka canlı varlıkların yüce hayat enerjisini çalmak istermiş. Savaşta Büyük Melekler onu ve ordusunu yenmiş. Ama o yok olmamış; bu yüzden onu bu fiziksel âleme hapsetmişler. Bu gezegen... işte bu gezegen, onun hapishanesi olmuş."
Noah'la birbirlerine baktılar. Bir masal olsa da Alphard'ın tüyleri diken diken olmuştu.
"Peki... Rymrith ne?" diye sordu Alphard, sesinin titremesine engel olamayarak.
Tahara Abla gözlerini onun gözlerine kilitledi. "Dedem derdi ki Rymrith, o devasa varlığın — yani Grimmire'nin — bu âleme hapsolmuş kanıdır, iblis cesedidir. Bu yüzden hayat enerjisine açtır. Bu yüzden ona dokunanı soluklaştırır."
Karanlık bir hikâyeydi bu, akademide anlatılan hiçbir şeye benzemiyordu. Kesinlikle sembolik bir masaldı, buna emindi Alphard, ama yine de tuhaf gelmişti. Aklına babası geldi — madenciydi, Rymrith tesislerinde çalışıyordu. O iblis kanının tam kalbindeydi. Bu yersiz his, annesinin sabah cevap vermeyen çağrısıyla birleşince, içindeki huzursuzluk daha da büyüdü. Kafası ağrımaya başladı.
"Benim biraz düşünmem lazım," deyip ayağa kalktı Alphard. Böyle basit bir masaldan neden bu kadar etkilenmişti ki? Yarım kalan, soğumuş çayını bıraktı. Tahara Abla sessizce onu izliyordu; gergin olduğunu hissettiriyordu belli ki. Noah da ayağa kalktı, onu yalnız bırakmak istemediği belliydi. İyi bir dosttu Noah; ailesini küçük yaşta kaybetmişti. Belki onun ailesi de zamanında bu iblis kanının lekelediği o madencilerden biriydi, diye geçirdi Alphard içinden.
Dükkândan çıkmadan önce son bir şey sordu: "Abla," dedi, "bu — bu, değil mi..." Duraksadı. "Tüm o anlattığın garip dedikodular, hikâyeler, kaybolan insanlar... Rymrith ile ilgisi olanların başından geçmiyor muydu?"
Tahara Abla sessizce baktı, cevap vermedi.
"Çok daha fazla şey bildiğini biliyorum," dedi Alphard. "Anlatmasan bile ben kendim bulacağım."
"Sakın tehlikeli şeyler yapma," dedi Tahara Abla. "Onlar çok güçlü."
"Kimler?"
"Tüm bu medeniyetin çarklarını kuranlar," dedi. "O iblis kanını kullananlar."
Biraz bakıştıktan sonra, "Tamam, dikkat ederim," dedi Alphard. "Allah'a emanet ol abla, görüşürüz."
(…)
Noah'ın da dalgınlaştığını görebiliyordu Alphard; belki de kendini yalnız hissetmişti. Devasa akademi yurdunun meydanında kendi bloklarına doğru yürüyorlardı.
"Bizim eve gelmek ister misin bu tatilde?" diye sordu Alphard. Bu teklif içinden birden geçivermişti.
Noah biraz düşündü. "Yok, gerek yok, çok sağ ol Alphard ama benim için endişelenmene gerek yok."
"Peki, tamam," dedi Alphard, biraz garip hissederek. Ellerinin içi terlemişti.
O akşam sessiz geçti. Yataklarına yatmış, ışıkları kapatıp uykuya geçmeye çalışıyorlardı. Ama Alphard uyuyamadı; tavana bakarak kendi kendine konuştu:
"Bu gezegenden kaçmak çok güzel olurdu."
"Evet..." diye karşılık geldi Noah; o da uyumamıştı. Bir süre sonra alakasız bir şekilde konuşmaya başladı: "Sınıftaki zengin kız seninle ilgileniyor, hep bir şeyler yapmak istiyor, ama sen ısrarla görmezden gelmeye devam ediyorsun. Bu cehennemde ne yapabilirsin ki? Bu medeniyet canavar gibi seni çarkları arasında öğütür gider, hiçbir şey yapamazsın."
"Niye yapamayalım?" diye cevap verdi Alphard. "Bu kalabalık, bu gezegen umurumda değil, sadece kurtulmak istiyorum bu boğucu yerden. Onca insanın içinde biz kaçamaz mıyız? Neden böyle umutsuzca konuşuyorsun ki?"
"Bilmiyorum..."
---
25 Ağustos
Dün gece Tahara Abla'nın kafesinde duyduğu o korkunç efsanenin ağırlığıyla uyandı Alphard. Belki rüyalarına da girmişti ama hatırlamıyordu. Aswadim. İblis Kanı. Grimmire'nin Hapishanesi. Bu kelimeler, akademide öğrendikleri masum teorilerin üstünü zihninde örtmüştü bile.
Noah'la Biyokimya ödevi için Ana Arşiv'e gitmeden önce Untlanet Meydanı'na uğradılar. Ama bu kez hedefleri Tahara Abla'nın huzurlu kafesi değil, tam karşısındaki, canlandırıcı kokularla dolu Gölge Bahçesi botanik dükkânıydı. Ama Noah, meydana bir yığın yükle gelen Paslı Usta'yı görünce niçin geldiklerini tümüyle unuttu, ustanın yanına gidip ona musallat olmaya başladı. Mühendis olmak için doğmuş bir çocuk, diye düşündü Alphard. Zamanları çok dar değildi, o yüzden Alphard da ona uydu; sormadan etmeden kaba, ihtiyar adamın arkasından dükkâna girdiler. Adamın bundan rahatsız olduğu belliydi, oflayıp pufluyordu durmadan.
İçerisi duman altı hurdalıklardan toplanmış metal yığınlarıyla doluydu. Paslı Usta — tek gözü sibernetik implant olan, yüzü yanık izleriyle dolu huysuz bir ihtiyardı, ona hep "Paslı Usta" derlerdi — yeni getirdiği yığını ayıklıyordu. Noah, bu yığının içinden bulduğu bir parçayı eline almış, bir hazine keşfetmiş gibi inceliyordu.
"İnanılmaz," diye mırıldandı Noah, gözleri parlayarak. "Bu... bu askeri model bir hiper itici mekanizmasının parçası! Usta, bunu nereden buldun? Bununla atlama menzilimizi 111 ışık yılına çıkarmayı garantileyebiliriz!"
Usta bunu duyunca sessizce gülmeden edemedi.
111 ışık yılı. Noah, kaçma meselesini kafasında çoktan bir mizah malzemesine dönüştürmüştü. Alphard ise o kaçışın neden gerekli olduğunun dehşetiyle doluydu. Gözleri Noah'ın elindeki parlak metalde değil, Usta'nın ayaklarının dibindeki karanlık, tanınmaz yığınlardaydı. Aklında hâlâ o iblis kanının içinde, o tesislerde çalışan babası vardı.
Alphard, Noah'ın heyecanını böldü. Sesi dükkânın metal karmaşası içinde boğuk çıktı: "Usta."
Huysuz ihtiyar sibernetik gözünü ona çevirdi. Noah sustu.
"Sen," dedi Alphard, kelimeleri dikkatle seçerek, "o dumanın altında, hurdalıklarda, Tahara Abla'nın bahsettiği o masallardaki gibi garip şeylere hiç rastladın mı? Soluklaşan cesetler... ya da garip antik kalıntılara?"
Paslı Usta'nın yüzündeki yanık izleri, çenesini sıkmasıyla daha da belirginleşti. Elindeki ağır İngiliz anahtarını tezgâha bıraktı. Sesi paslı bir metalin gıcırtısı gibi çıktı: "Bak evlat," dedi, sibernetik gözü tehlikeli bir şekilde parlayarak. "Hurdalığın iki kuralı vardır. Bir: Asla dumanın altına tek başına inmezsin. İki..."
Duraksadı, sanki bir sırrı ifşa etmekten çekiniyordu.
"İki: Bazı şeylere dokunulmaz. Rymrith lekeli antik parçalara. Onları tanırız biz. Onlara yaklaştığımda sibernetik gözümde parazit yapar. O parçaları almayız. Onlar insanlar için dost değildir." Noah'a döndü. "Bu motor parçası temiz. Ama o kirlenmiş parçaları merak etmeye başlarsan," dedi, tekrar Alphard'a bakarak, "o zaman Tahara'nın masallarındaki o soluk adamlardan biri olursun sen de."
Usta'nın sözleri, Tahara Abla'nın anlattıklarının salt masal olmadığını, sokak seviyesinde korkunç bir gerçekliği olduğunu doğrulamıştı. Ama Alphard'ın aklından dün geceki o umutsuz fısıltı çıkmıyordu.
Gözlerini Usta'nın sibernetik gözünden ayırmadan sordu: "Usta, bu — bu temiz parçalardan yeterince bulsak, sence bunlardan bir hiper motorlu uzay aracı yapabilir miyiz? Buradan gitmek için."
Paslı Usta anahtarını tekrar tezgâha vurdu, bu seferki ses daha sertti. Önce Alphard'a, sonra heyecanı yüzünde donup kalmış Noah'a baktı. Alaycı bir sesle güldü. "Gitmek mi? Nereye? Başka bir zehirli kayaya mı?"
Noah cesaretini toplayıp atıldı: "Dünya'ya. 111 ışık yılı. Bu parçayla," dedi, sanki şakayla karışık sormuş gibi bir hava takınarak.
"Bu parçayla hiçbir şey yapamazsın, çocuk!" diye kükredi Usta, sözünü keserek. "Bu bir geminin kalbi değil, sadece bir damarı. Sizin bir kalbe ihtiyacınız var — enerji çekirdeğine. Ve bu hurdalıkta bulabileceğin tek temiz çekirdek, bir kargo gemisini Drazhul'dan Zoryak'a götürmeye ancak yeter. Dünya'ya atlamak için gerçek bir atlama çekirdeği lazım sana."
Durdu, elindeki yağlı bezi yüzüne doğru salladı. Noah çekinerek, "Sadece şakaydı," diye özgüvensiz bir fısıltı ekledi. Usta devam etti:
"Ve gerçek bir atlama çekirdeği bulmak çok zor. Burada bulsan bulsan bir Rymrith enerji çekirdeği bulursun, evlat. Onlar o şeytani enerjiyi kullanıyor. Onu dumanın altından çıkarmanın bedelini, Tahara'nın masallarındaki gibi, ruhunla ödersin." Biraz sakinleşti. "Zaten onlardan bulman da imkânsız..." Sonra kendine geldi.
Alphard'a doğru bir adım attı. "Şimdi ikiniz de dükkânımdan gidin. Sınavınız için kütüphaneye falan gidin. Benim başımı belaya sokmayın. Gemi yapıp kaçmak, ha? O gemiyi kimseye görünmeden nasıl yapacaksınız? Büyüyün artık, hayal kurmayın. Adam gibi şeyler hedefleyin."
Kapıya doğru itilmişlerdi neredeyse. Dışarı adım attıklarında Usta'nın sözleri Alphard'ın kulaklarında çınlıyordu: "—bedelini ruhunla ödersin. Hayal kurmayın."
Görünüşe göre Paslı Dişli'deki işleri bitmişti.
Usta'nın "hayal kurmayın" sözü, meydana adım attıklarında bile kulaklarında çınlamaya devam ediyordu. Noah'ın da morali bozulmuştu; aralarındaki çaresizlik havası daha da büyümüştü.
"Gemi," diye mırıldandı Noah, "bir çekirdek olmadan asla o atlamayı yapamaz."
"Biliyorum," dedi Alphard. Ama Usta'nın asıl uyarısı bu değildi. "Bedelini ruhunla ödersin." Tahara Abla'nın iblis kanı efsanesi, şimdi Paslı Usta'nın ağzından dökülen somut bir tehlikeye dönüşmüştü.
Bir an duraksadı. "Neyse," dedi, kendini toparlamaya çalışarak. "Meydana niye gelmiştik, onu halledelim. Biyokimya ödevi."
Klofe Kafe'nin tam karşısına, Gölge Bahçesi'ne yürüdüler. Burası, Usta'nın metal mezarlığının aksine, nemli toprak, oksijen ve tanımadığı keskin, canlandırıcı ot kokularıyla doluydu. İçerisi loştu; ışık, tavandan sarkan fenerlerden değil, raflardaki teraryumlarda büyüyen soluk mavi ve yeşil mantarlardan geliyordu. Burası hem bir dükkân hem de bir laboratuvardı.
Tezgâhın arkasında, özel büyüteçli gözlüklerini takmış yaşlı bir kadın, havada asılı duran garip, etobur bir bitkinin damarlarını inceliyordu. Bu, Untlanet'in botanikçisi Doktor Aras'tı.
"İyi günler, Doktor," dedi Alphard, sesinin dükkânın sessizliğini bozmamasına özen göstererek.
Doktor Aras işinden başını kaldırmadan mırıldandı. "Sizi buraya hangi rüzgâr attı, Akademi'nin gençleri? Yoksa yine başınızı ağrıtacak bir mantar mı arıyorsunuz?"
Noah gülümsedi. "Bu kez değil, Doktor. Biyokimya final ödevimiz var. Drazhul'un alt katmanlarındaki, duman altı topraklara adapte olmuş, metale dirençli bitkiler hakkında bir araştırma yapmamız gerekiyor."
Doktor Aras işini bıraktı, gözlüklerini alnına kaldırdı. Onlara uzun uzun baktı. "Akademi'nin yüzeysel veritabanında bir şey bulamadınız, değil mi? O profesörleriniz, Rymrith'in toprağı nasıl kirlettiğini söylemezler. Sadece zehirli derler. Ama bu bitkiler zehre değil, lanete dirençlidir. Burada bilimin ötesinde büyülü şeyler dönüyor."
Tahara Abla ve Usta'dan sonra Doktor Aras'ın da bu konudan bahsetmesi Alphard'ı germişti. "Bize yardım edebilir misiniz? Nereden başlayacağımızı bilmiyoruz."
Doktor tezgâhın altından eski bir not defteri çıkardı, bir sayfaya hızlıca bir şeyler karaladı. "Ana Arşiv'e gideceksiniz. Yasaklı Bölüm'e yakın bir yerdeki Grimmire'nin Kadim Florası rafına bakın. Özellikle Kül Kökü ve Demir Yiyen Yosun hakkındaki eski monografileri arayın. Hocanızın ilgisini çekecek şeylerdir onlar."
"Çok teşekkür ederiz, Doktor," dedi Noah, notu alırken.
Tam o sırada, dükkânın arkasındaki boncuklu perdenin ardından bir tıkırtı duydu Alphard.
Bir anlığına perde aralandı.
Gördüğü tek şey soluk mor bir ışıltıydı — sanki biri vardı gibi bir hisse kapıldı. Perdeye doğru birkaç adım attı. Ama Doktor, onun merakının farkına varmış olacak ki rahatsız bir tavırla onu pasifçe engelledi.
"Notunuzu aldınız," dedi. "Dükkânımda başka işiniz kalmadı. Hava alması gereken hassas bitkilerim var."
Bu net bir kovmaydı.
"Peki," dedi Alphard, tedirginlikle. "Tekrar teşekkürler."
Noah'la birlikte hızla dışarı çıktılar; kendilerini yeniden Untlanet Meydanı'nın ortasındaki o garip ağacın altında buldular.
"Doktor ne kadar garip," dedi Noah. "Ve o lanet muhabbeti... Usta'nın dediğiyle aynı."
"Evet," dedi Alphard, ama aklı Doktor'da değildi. "Noah, arkadaki perdenin arkasında bir şey vardı, gördün mü?"
"Neyi? Dükkânda kimse yoktu."
"Perdenin arkasındaydı," dedi Alphard. "Biri var gibiydi. Sanki mor bir aydınlık gördüm gibi."
Noah omuz silkti; muhtemelen onun hayal gördüğünü düşünüyordu. "Doktor'un bir misafiri falan vardır belki, ya da gizli, gayrimeşru bir çocuğu?" dedi, sırıtarak. "Hadi gidelim, Alphard. Ana Arşiv'e gitmemiz lazım."
Usta'nın umutsuzluğu, Doktor'un sırrı, Drazhul... Her adımda daha da garipleşiyordu her şey.
"Hadi gidelim," dedi Alphard. "Ana Arşiv'e."
Drazhul Ana Arşivi, akademi binasından ayrı, devasa, eski bir yapıydı. İçerisi loştu; metal merdivenler, buhar boruları, vızıldayan veri terminalleri, kilometrelerce uzanan eski, deri ciltli kitap raflarıyla iç içe geçmişti. Burası bir kütüphaneden çok, bilginin endüstriyel bir mezarlığı gibiydi.
Doktor Aras'ın verdiği notu takip ederek ilerlediler. Resmî olarak Biyokimya ödevi için buradaydılar, ama Alphard'ın asıl amacı Paslı Usta'nın ve Tahara Abla'nın fısıldadığı o karanlık gerçeklerin izini sürmekti.
Aras'ın tarif ettiği bölüme geldiler: "Halk Bilimi ve Yasaklı Teoriler." Raflar toz içindeydi, belli ki pek ziyaret edilmiyordu.
Tam o sırada, bir veri terminalinin başında oturan birini fark ettiler.
Olamazdı. Lavanta.
Üzerinde onlarınki gibi akademi üniforması değil, pahalı, özel dikim bir elbise vardı. Onları fark ettiğinde irkildi, telaşla önündeki ekranı kapatmaya çalıştı.
"Siz?" dedi, sesinde şaşkınlıktan çok yakalanmış birinin paniği vardı. "Burada ne arıyorsunuz? Burası... burası birinci sınıflara yasak!"
Noah, her zamanki gibi diplomatik bir şekilde, "Biyokimya ödevi," dedi. "Sen ne arıyorsun?"
"Ben... ben de Eternamik için ekstra kredi," diye kekeledi Lavanta. Gözleri yalan söylediğini o kadar belli ediyordu ki.
Ekran tam kapanmadan önce, terminalin arama geçmişindeki son kelimeleri göz ucuyla yakaladı Alphard: İblis Kanı Mitleri. Soluklaşma Efsaneleri.
Tüyleri yeniden diken diken oldu. Bunlar, Tahara Abla'nın onlara dün gece anlattığı masalların konularıydı.
"Sen..." dedi Alphard, sesinin sertleşmesine engel olamayarak. "Bu gizli hikâyeleri nereden biliyorsun?"
Lavanta'nın yüzü kireç gibi oldu. "Ne... ne hikâyesi? Ben... ben sadece eski Grimmire folkloruna bakıyordum!" Ayağa fırladı, pahalı çantasını toplarken elleri titriyordu. "Babam bu bölümde olduğumu bilmemeli. Lütfen," dedi, sesi neredeyse yalvarır gibi, "kimseye söylemeyin."
Hızla yanlarından geçmek için hamle yaptı. Tam Alphard'la aynı hizaya geldiğinde duraksadı, kulağına doğru eğildi. Gözlerinde lüks tatilini düşünen kızın kibiri değil, saf bir endişe vardı.
"Kendini bir şey sanma," diye fısıldadı, sesi zar zor duyuluyordu. "Dikkatli ol, Alphard."
Ve koşar adım uzaklaşıp rafların arasında kayboldu.
Noah'la birbirlerine baktılar. "Ne... neydi o şimdi?" dedi Noah.
Alphard'ın kafası allak bullaktı. O gereksiz dertleri olan zengin kız, görünüşe göre onlardan daha fazlasını biliyordu ve onlardan daha çok korkuyordu. Bu, zenginler-düşman şeklindeki net çizgiyi bir anda bulandırmıştı.
"Bilmiyorum," dedi Alphard. "Ama önce şu kitapları bulalım."
Kendini toparlayıp Doktor Aras'ın bahsettiği rafa yürüdü: "Grimmire'nin Kadim Florası." Tozlu raflarda iki kitabı buldu: Kül Kökü'nün Sırrı ve Demir Yiyen Yosun Monografisi.
Birini rastgele açtı. Yazılar eskiydi. "Zehir" kelimesi geçmiyordu; onun yerine "toprağın lekesi" ve "Rymrith'in boyutsal enerjisini emerek hayatta kalan bitkiler" gibi ifadeler vardı.
Bu, Usta'nın lanetli, Tahara Abla'nın iblis kanı dediği şeylerle örtüşüyordu.
"Gidelim," dedi Noah'a, kitapları çantasına sıkıştırırken. "Buradan çıkalım."
Çıkışa doğru aceleyle yürümeye başladılar. Ama kütüphane bir labirent gibiydi. Lavanta'nın yarattığı şok ve bulduğu kitapların dehşeti yüzünden kafası öyle karışıktı ki geldikleri yolu kaybetti Alphard.
"Noah, hangi yoldan gelmiştik?" dedi telaşla.
"Bu koridordan eminim," dedi Noah, ama sesi hiç emin gelmiyordu.
Döndükleri koridor, ana salon yerine daha da loşlaşan, "Akademik Personel — Özel Çalışma Alanı" yazan bir tabelanın olduğu bir yere çıktı. Geri döneceklerdi ki, aralık bir kapıdan gelen alçak sesli konuşmaları duydular.
Durdular. Alphard'ın kalbi göğsünde küt küt atıyordu. Duvara yaslanıp dinlemeye başladılar.
Ses 1(akademik, gergin): "...Profesör Nahir'in son deneyi sınırı aştı. Kontrol edemiyoruz."
Ses 2(daha derin, otoriter): "Sonuçlar? Hasat verimliliği ne durumda?"
Hasat mı?
Ses 1: "Beklentinin üstünde. Rymrith ve canlı bağlanması... (anlaşılmıyor) Gönüllü deneklerin enerji tükenmesi çok hızlı gerçekleşti. Ama kayıplarımız var. Dün gece birini daha kaybettik."
Ses 2(soğuk): "Kayıplar kabul edilebilirdir. Yukarıdakiler enerji kotasıyla ilgileniyor. Bu enerji tükenmesi vakalarını Karanlık Uyku Hastalığı olarak kayda geçin, alt katmanlardaki zehirli dumana bağlayın. Anlaşıldı mı?"
Ses 1: "Ama efendim, bu bir aldatmaca..."
Ses 2: "Bu bir gereklilik, Profesör. Karanlık gücü kontrol etmenin bedeli bu."
Donup kalmıştı Alphard. Deneyler? Gönüllü canlı denekler? Hasat. Ve Karanlık Uyku Hastalığı.
Bu, Tahara Abla'nın anlattığı efsanenin ve Usta'nın uyarısının korkunç bir teyidiydi. Bu sadece bir masal değildi. Sistemin içinde karanlık, gerçek bir gizem yatıyordu.
İçeriden bir sandalye sesi geldi. Onları fark etmiş olabilirlerdi.
"Koş," diye fısıldadı Alphard.
Kitapları çantasına tıkıştırıp, geldikleri yönü umursamadan en yakın çıkışa doğru koştular. Arşivin devasa kapılarından kendilerini dışarı, Drazhul'un kirli havasına attıklarında, ikisi de nefes nefeseydi.
Artık kaçış planları şaka değildi. En azından Alphard için, her şey birden ciddiye binmişti.






