battle scars- paradise fears
Hiçbir şey olmamış gibi yaşamanın kimsenin konuşmadığı berbat bir yanı vardır. O da, bir süre sonra sizin de hiçbir şey olmadığına inanıyor olmanız. Hem de en içten şekilde. Bu, söylediğin yalana inanmaktan daha acınasıdır bence. Çünkü yalanı başkasına da söylerdin ama burada konu tamamen seninle ilgiliydi. Çevrenizde belli bir süre geçirmiş herkes zaten sizin anlattıklarınız ve kendi tahmin ettikleri ile sizi tanıdıklarına inanıyordu. Ama siz zamanında kendi söylediklerinizi bile unutuyordunuz, hem de bundan hiçbir şey elde edemeyeceğiniz halde.
Pardon, tabii ki bir şey elde edeceksiniz. Dönüp dolaşıp aynı savaşları vereceksiniz. Kaçtığınız, korktuğunuz, yaralandığınız, kaybettiğiniz, kazandığınız, sabrettiğiniz her savaşı yok sayarak dünya barışının içinde doğmuş gibi davranmak size savaşlarınızı unutturur ama unuttuğunuz her şeyi hatırlamanız gereken anlar olur, çünkü her zaman yeni savaşlar çıkar.
Uğruna savaşacak bir şeyler nefes almaya devam ettiğiniz sürece hep vardır. Her şeyin geçmişte kaldığını artık sakin bir hayatınız olduğunu kendinize kanıtlamak için çabaladığınız her günün gecesi yeni bir savaş çıkabilir ve siz unutmak için kendi beyninizle oynadığınız her şeyi sil baştan öğrenirsiniz.
Öğrendiğinizde ise sadece tanıdık hissettirir. Başladığınız yere geri dönersiniz.
Bugün senelerimi geçirdiğim barın bir köşesinde oturmuş kısık sesle çalan Queen'in adını hatırlamadığım şarkısına eşlik edip kokteylimi içerken üstüne bir de barın ortasında birbirini yumruklayarak güç gösterisi yapan şarlatanlara gözüm takılmışken kaçtığım kavgalarımı düşünüyordum. Acaba kendime kaç farklı hikayemi unutturmuştum? Kaç tanesiyle yeniden tanışacaktım?
Bardağımın dibini görünce masaya bırakıp sandalyemden indim ve kavgayı izleyenlerin arkasında bıraktıkları boşluktan geçerek kapıya yöneldim. Bugünkü korumalar olan Derya'yla Kıvanç kapının iki yanında dikilmeye devam ediyordu ve şimdilik ikisinin de kavgayı ayırmak gibi bir derdi yoktu. Buralarda herkesin enerjisini bir şekilde atmaya ihtiyacı vardı, onlar da bunu senelerdir çalıştıkları barda öğrenmiş ve işin içine dahil olmaları gerektikleri zamanı kestirir hâle gelmişlerdi.
O zamana biraz daha var gibi görünüyordu çünkü hâlâ yumruk atmaktan yorulmuş görünmüyorlardı. Önce yumrukları hedeflerinden şaşmalı, kendi ayaklarına takılıp sendelemeleri gerekiyordu, daha sonra ise kollarını kaldıracak güçleri kalmamalı ve gösteri son bulmalıydı. Korumalar şimdi araya girse o yumruklardan birkaçıyla kendileri uğraşacakları için sadece gösterinin bitmesini bekliyorlardı, daha sonra oyuncuları sahneden alacak ve arka kapıdan atacaklardı. Başka bir gösteriye kadar da herkes sarhoş olup yeni oyuncularını beklemeye devam edecekti.
Kapıdan çıkarken onlara selam verdim ve arkalarındaki askıda asılan tek montu aldım. Kollarımı geçirmeye çalışırken ilkbahar soğuğunu hissetmeye başlamıştım bile. Kimseye kabul ettiremesem de ilkbaharın bazı geceleri her zaman beni üşütecek kadar soğuk oluyordu. Sokak yanan neon lambalar sayesinde en az gündüz kadar aydınlıktı, yankılanan müzik sesleri ve çoktan kapının önüne konmuş sarhoşlar ile her zamanki gibiydi.
Neyse ki buralarda mekanlarına şarkı seçen insanlar zevk sahibiydi yoksa tüm gece bu derece yüksek seste berbat şarkılar dinlemeye katlanamazdım. Sarhoşlar hakkında konuşmaya gerek bile yoktu, hepsini sima olarak tanıyordum. Bazen erken bazen geç ama hepsi haftanın en az iki gecesi bu sokakta kaldırıma atılmış olurdu. Bazıları mahallede karşılaşınca selam verdiğim arkadaşım bazıları kavga ettiğim birkaç serseri, umarım benim başkalarına serseri deme hakkım vardır, bazılarıysa hayattan ümitlerini kesmiş ve buralarda sürtmeye gelmiş kişilerdi.
Yolun solundan dönüp yürümeye devam ederken marketin hâlâ açık olduğunu görünce içeri girdim. Hiçbir zaman selamımı almayan Suzan'a yine de selam verip küf kokan rafların arasında ilerlemeye başladım. Suzan marketi iki ay önce boyatmasına rağmen duvarlardaki rutubet için bir şey yapmadığından boya on senelik görünüyordu. Ayrıca bu kadar basık bir alan için kim ona koyu griyi önermişti çok merak ediyordum gerçekten.
Suzan garip bir kadındı. Gece vakti sokakta onu yürürken görürseniz korkabilirdiniz çünkü her gece çıkmadan tüm biraları dikleyip öyle eve dönüyormuş gibi yürüyordu. Ki bu imkansız çünkü Suzan marketine değil alkolün kendisini, kolonya bile sokmuyordu. Aksi takdirde buna da ihtimal verilebilirdi tabii ki.
Mahalleden neredeyse kimseyle diyaloga girmiyordu. Marketini işletip, sadece öğlen açıp akşam kapatarak yani, evine dönüyor ve ne yaptığına dair asla fikir sahibi olamadığımız saatler sonunda ışıklarını kapatıyordu. Onun hakkında bildiğim sadece bir hikaye vardı, tüm kasabanın bildiği de bu kadardı zaten.
Suzan'ın kocası olacak adam otuz sene kadar önce Rus bir kadınla kaçmış, tabii sonra dolandırılıp geri gelmişti. Geldiğindeyse beklediği sıcak kucaklaşmaları bulamamıştı. Şu anki halinden eser olmayan Suzan eline aldığı bıçakla onu tam on sokak kovalamış, yakaladığında da kocasını öldürmeden hemen önce zar zor durdurulmuştu. O herif de artık burada yerinin kalmadığını anlayıp şehre dönmüştü, öyle diyorlar.
Ben buranın kadınlarının yalancısıyım. Kişisel yorumumu katacak olursam bu hikaye asla inandırıcı gelmiyordu, on sokak kovalamış ve üstüne bir de yakalamış olması yani. Suzan'ın bir kaplumbağayı yakalayabileceğine bile inancım yoktu benim.
Öğlen evden çıkmadan önce sadece ekmek ve reçel istemiş olsalar da gözüme herhangi bir şeyin takılmasını bekliyordum. Marketten bomboş şeyler alarak kazandığım paranın bu saçmalıklara gitmesini seven müsrif bir yanım vardı ama burada her zamanki gibi problem şuydu, elimin gittiği üç ürünün de tarihi geçmişti. Minimum iki yıllık süreleri olan paketli gıdaların nasıl oluyor da tarihi geçiyor diye sorarak kendinize yazık etmemenizi isteyeceğim çünkü tüm bunlar daha başlangıç, sizi temin ederim ki öyle.
Raflardan birkaç şeyi tarihlerini kontrol ederek sepete atarken buzdolabının yanından bile geçmemiştim. En son ne zaman içinin açıldığı hakkında hiçbir fikrim yoktu ve buzdolabının camdan kapakları artık içeriyi gösteremeyecek kadar kirliydi. Markette benden başka birinin daha olduğunu ise diğer rafa geçince görmüştüm.
Uzun boyluydu ve marketin ışıkları yüzünü seçebilmem için fazla loştu. Saçlarının yarısını gelişigüzel bir şekilde at kuyruğu yapmıştı. Asker yeşili bol pantolon ve üstüne yapışan siyah bir tişört giyiyordu. Yüzünü seçememiş olsam da onu daha önce görmediğime emindim ve bu, kasaba için kesinlikle alışılmadık bir şeydi. Zor bir ihtimal olsa da buralardan birinin uzun zamandır uğramayan oğlu veya kardeşi olabilirdi. Elinde boş sepetiyle hangi ürünün hâlâ alınabilir olduğunu incelerken yanından geçecektim ki o da beni fark etti.
"Pardon. Bir şey sorabilir miyim?" dedi, sesi tok ama nazikti. Onu dinlediğimi görünce Suzan'ın duymasından korkarmış gibi bir adım yaklaştı ve eğilerek konuşmaya devam etti "Bu markette zehirlenmeden tüketebileceğim şeyleri nerde bulabilirim?" Güzel soruydu. Ama bu soruya geçirdiğim seneler içerisinde ben de bir cevap bulamamıştım.
"Biraz şansına kalmış. Sadece raflara bakmaya devam et elbet bir tane yakalayacaksın." dedim elimden geldiğince nazik ve samimi bir şekilde. Hatta cümlemin sonunda minik de olsa gülümsemeyi başarmıştım ama sanırım düşündüğümden çok farklı görünüyordu çünkü dediğimi alay olarak anladığı duruşunun değişmesinden belliydi.
"Teşekkürler." dedi az öncekine kıyasla çok daha düz bir şeklide ve benden yanıt beklemeden raflara bakmaya geri döndü. Onunla alay etmiyordum, cidden şansa kalmıştı ama durumu düzeltmek için çaba göstermeden kasaya ilerledim. Rafların arasında geçirdiği dakikalarda zaten dediğimin gerçek olduğunu anlayacaktı.
Arkasından geçip vişneli ve kayısılı iki reçeli, karamel dolgulu çikolataları ve taze olduklarına inanmak istediğim, yani üç günlük, poşetli ekmeklerle beraber kasaya koydum. Suzan her bir ürünü yavaş yavaş, ağır ağır hesaplarken marketten bir şeyler almam suçmuş gibi bir sinirle ofluyor, duymadığımı sanarak veya duyup duymadığımı önemsemeyerek söyleniyordu. Sonunda bana tutarı söylediğinde kazıklandığımı bile bile ödedim ve kendimi dışarı attım. Temiz havaya kavuşabildiğim için derin bir nefesi içime çekip kucağımdaki kese kağıdına sarılarak yürümeye başladım. Birkaç metre sonra da evin önüne varmıştım.
Evimiz iki katlı eski bir ahşap evdi, buradaki çoğu ev gibi. Dışı geçen ay boyadığımız turuncu renkle parlıyordu, bu rengi asla hür irademle onayladığımı belirtmek istiyorum. Sadece iddiayı kaybettiğim için razı gelmek zorundaydım. Giriş kapısının önünde küçük bir verandamız vardı. Eski bir bank, birkaç minder, kedi köpekler için koyduğumuz kulübeler ve mama kaplarıyla eve ait en sevdiğim yerlerden biriydi.
Üst kattaki pencerelerin önlerindeyse her birimizin zevkine göre seçtiği çiçekler vardı ve tıpkı evimizin hemen yanındaki ceviz ağacı gibi onlar da çiçek açmışlardı. Bahçe kapısını açarken çıkan gıcırtılı ses sokakta duyulsa da zaten sessiz olmayan bir yer için çok önemli bir rahatsızlık olmadığını düşündüğümüzden aylardır yağlamayı umursamıyorduk. Bir zaman sonra sese o kadar alıştık ki duymuyorduk bile. Kapıyı arkamdan kapatıp taşlarla doldurduğumuz ince yolu geçip verandaya çıktım, kapıyı çaldığımdaysa içerdeki seslerden hiçbirinin duymayacağını biliyordum.
Ayakkabılarımın fermuarlarını açarken tam da düşündüğüm gibi oldu ve ben de son çare olarak cebimden anahtarlarımı çıkartıp anahtar deliğine sokmaya çalıştım ama bu sadece çalışmakla kaldı, anahtar girmiyordu. Çünkü arkada anahtar bırakmışlardı, yine. Sol cebimden telefonu çıkarıp acil durumda bir numaraya kaydettiğim Devrim'i aradım. Açtığındaysa sadece "Kapıyı aç." deyip yüzüne kapadım. Birkaç saniye sonra içerdeki curcunanın içinden birkaç adım sesi yaklaştı ve kapıyı bana Devrim açtı.
"Nerde kaldın Nare ya sen gelmeden yemeğe oturmasınlar diye tasmalarını tutmaktan kolum koptu." ben içeri girip ayakkabılarımı dolaba fırlatırken o da arkamdan kapıyı kapatıyordu. Salondan çıkan Kaan da Devrim'i duymuştu "Sen yemeği yaparken doyduğun için açlığımıza laf etme haddine sahip değilsin, hepimiz biliyoruz senin tadına bakıyorum ayağına yediğin kaşıkları." dedi Devrim'in sol kolunu pat patlarken.
"Bir dahakine kendi yemeğinizi kendiniz yaparsınız o zaman." dedi Devrim ama Kaan pek umursamayıp bana döndü. İkimiz de yemekleri onun yapmaya devam edeceğini biliyorduk.
"Hoş geldiniz sultanım, gecemizi şenlendirdiniz. Bizimle sofraya oturup aciz ruhlarımızı ödüllendirir misiniz?" dedi ve referans yapıp elini öne doğru uzattı. Turuncu saçları dağınık bir şekilde önüne düşmüştü ve gözlerinde çoğu zaman olan o hınzır pırıltılar vardı. Elimdeki keseyi onun eline tıkıp
"Yüce gönlüm bu gece sizlerle oturmayı hoş gördü ama önce insanlığın elime bulaşan kirlerini temizlemeliyim." diyerek ona eşlik ettim. Mutfaktan gelen seslerle Poyraz'la Maral'ın da çoktan masaya geçtiğini, ya Maral'ın başladığı yeni bir oyunu ya da Poyraz'ın okuduğu yeni bir kitabı hararetli bir şekilde anlattıklarını anlamıştım. Devrim ve Kaan da mutfağa girerken Devrim yemek yemediğini, hep beraber masada olmayı sevdiğini ona milyonuncu defa açıklamaya çalışıyordu. Ben de montumu dolaba asıp merdivenin yanındaki küçük banyoya girdim ve ellerimi yıkayıp mutfağa geçtim.
Hepsi masada yerlerine kurulmuştu ama tabaklar boştu " Servis bugün bana mı kaldı? Daha dün ben yapmıştım." dedim sızlanırken. Küçük bir aile için ideal olsa da beş genç yetişkin için küçük kalan bir mutfağımız vardı ve herkesin kalkıp kendi yemeğini alması zor olduğundan yemekleri ocağa yakın oturan kişi doldururdu, şuan masada boş olan tek sandalye de oydu.
Mutfağımızı cidden çok sevsem de bu cefasına katlanmamız gerekiyordu. Mutfağımızın duvarları evin çoğu yerinde olduğu gibi kırık beyazdı, çok açık sarı renginde dolaplarımız ve mutfağın iki yanındaki açık kahverengi iki tezgahımızın bir tanesinin üstü kahvelerle, çaylarla ve kupalarımızla doluydu.
Masa mutfak penceresinin tam önündeydi ve pencerenin önü de birkaç uzun yeşil bitki ile doluydu. Onlarla evin geri kalanındaki her bitki gibi Poyraz ilgileniyordu. Masanın arkasında birkaç dolu raf ve yine bitkiler vardı. Evimizin kendine özgü karakterini oluşturan belki de tek şey her odada birçok farklı türde bitkinin oluşuydu. Tavandan sarkanlar, yerde olanlar sehpalarda olanlar bahçedekiler derken büyük ihtimalle bu eve girmiş insan sayısından daha çok bitkimiz vardı. Poyraz bulduğu her saksı bitkisini eve getirmiş, saksıda olmayanları ise bahçede keyfine göre yerlere dikmişti.
Diğer duvarda ise tren garından çaldığımız saati duvara montelemiştik. Ama tam düz durmuyordu çünkü montelerken kim bilir ne hakkında tartışmaya girmiştik ve Devrim doğru hiza alamamıştı. Yerde ise iki küçük kilim vardı, bunları da kasabanın diğer ucundaki dükkanlardan birinin önünden sırtlayıp kaçmıştık. Tabii ki bizim aldığımızı biliyorlardı ama büyük bir olay olmamıştı, zaten eğlence bitince kilimlerin parasını vermiştik. O zamanlar yaşımız 16 olduğundan tüm bunlar eğlenceli geliyordu.
"Sabahtan beri masanın başında çürüdüm. Bugün kimse bana yemek doldurtamaz. Açlıktan ölüyorum hadi hızlı hızlı, hareket et biraz." dedi Maral, sandalyesi benim yanımdaydı ve ben ayaktayken kalçamı pat patladı.
"Üzgünüm ama bu sefer ben de kurtaramam." diyen Poyraz'la da servisin bana kaldığı kesinleşmiş oldu. Devrim yemekleri yapan kişi olduğundan ona servis yaptırmazdık ve Kaan, Kaan'dan istemek birkaç saati daha aç ve onun çenesine maruz kalarak geçirmek demekti. Bunun yerine koşa koşa yemek doldurabilirdim.
Yemek bitene kadar da son konuşmamız bu oldu. Tabağını bitiren herkes sırayla bulaşıklarını makineye yerleştirip salona geçerken ben tabii ki sona kalmıştım. Ben de yemeğimi bitirdiğimde tabağımı makineye yerleştirdim ve masanın üstünü toplayıp yemekleri dolaba koydum. Ardından salona geçtiğimde herkesin kendi köşesindeydi. Anlaşılan sessiz ama birlikte gecelerinden birindeydik ama yine de şansımı deneyecektim.
Salonumuz da ne büyük ne küçüktü. Odanın ortasında kocaman eski ahşap bir sehpa vardı. Oynadığımız tüm oyunlar, izlediğimiz tüm filmler ve oturup efkarlandığımız tüm gecelerde bu sehpanın çevresine otururduk. Bir üçlü iki tekli koyu yeşil koltuklarımız vardı, üzerlerinde sigara izleri de vardı yemek lekeleri de. Poyraz'ın boyaları da sıçramıştı Devrim'in tadilatlarla uğraştıktan sonra ellerinden bulaşan o yağ da ama bu koltukları seviyordum. Biriktirdiğimiz parayla aldığımız ilk şeydi ve diğerlerinin de en az benim kadar sevdiğini biliyordum.
Üçlü koltuğun karşısında kahverengi televizyon ünitesi vardı ve yanları tabii ki iki büyük saksıyla doluydu, koltuğun arkasındaki duvarda ise pencerenin altında puflar vardı. Orada dursalar bile çoğu zaman koltukları geri çekip sehpanın etrafına pufları getirirdik ama şuan kimsenin onları taşıyacak hali yok gibiydi. Pufların şuan durduğu yerin yanında da eski sehpalar vardı ve üstlerinde ne zamandır orda olduklarına dair zerre fikrimin olmadığı bardaklar diziliydi.
Sanırım aralarından bir tanesi bu sabah arayıp bulamadığım için Kaan'a küfrettiğim kupamdı. Pişman değildim, bu sefer onun almamış olması her zaman eşyalarıma otlandığı gerçeğini değiştirmiyordu.
Televizyon ünitesinin raflarıysa resimler, biblolar, eski filmler ve oyunlarla doluydu. Aldığımız her küçük şeyi oraya tıkmıştık ama hepimiz onların yerinin orası olduğu konusunda hemfikirdik. İkili koltuğun arkasında da bahçeye açılan sürgülü kapı vardı.
Poyraz tek kişilik koltuklardan birinde yan oturmuş bacaklarını kol koyma yerlerinden sarkıtırken telefonuna bakıyordu, kafasını sırtını koyması gereken yere yaslamıştı ve kahverengi dağınık saçlarının yarısı koltukla kafası arasına sıkıştığı için komik görünüyordu ama tabii ki ona bunu söylemeyecektim. Gözleri bozuk olmasına rağmen hâlâ gözlüksüz bir şekilde telefona bakması içimdeki öfkeli anneyi uyandırsa da şuan bunu söylememin karşılığı sessizce yüzüme doğrultulan bir orta parmak olacaktı.
Maral da diğer koltukta bağdaş kurmuştu ve televizyona bakıyordu. Devrim üç kişilik koltuğun sağında oturmuş bacaklarını sehpaya uzatmıştı, Kaan da bacaklarını onun kucağına uzatarak koltuğa yayılmış ve televizyonda bu saatte hangi kanalda bulduğunu bilmediğim bir şekilde Gelin Evi'ni açmıştı.
"Hayırdır bu sefer neyin yasını tutuyoruz? Son gördüğümde koridorun köşesindeki örümcek hâlâ yaşıyordu?" dedim üçlü koltuğa yaslanıp sehpanın önüne çökerken.
"İlk olarak, Mahmutcan tabii ki yaşıyor her sabah bahçeden ona yemek getiriyorum. Yemeğinin detayını sorma çünkü anlatamam, özel tarif." dedi Kaan göz kırparken.
"Çok merak ettim tarifini n'olur anlat Kaan n'olur?" dedim koltuktan sarkan elini iki elimle tutup alnıma götürürken. "Olmaz dedim köle, zırlama bir kere de." dedi elini benden kurtarırken. "İkinci olarak da yas tutmuyoruz, bugünün kaosu sen evden çıktıktan on iki buçuk saniye sonra Poyraz ve Devrim'in konunun ne olduğunu bile unuttuğum kavgaya girmesi." dedi ve Gelin Evi'nin sesini biraz daha açtı. Tuttuğum eline vurup
"Kıs şunun sesini ya gece gece. Başım ağrıyor." dedim.
"Kız sen yaşlandın he. Böyle değildin n'oldu sana? Korhan kendine mi benzetti? Gerçi yok onun kadar karizmatik değilsin şuan, yok yani olmamış." dedi, eğlenmeyi seviyordu ama cevap alma kısmına asla açık değildi. Ne yazık ki ben de cevap vermeden duramazdım.
"Yarın destek sırası sende yalnız. Gece yatmadan tüm kutsallara dua et de Semih orda olsun yoksa Korhan seni gece de salmaz hem paspas atar hem servis yaparsın. Görürsün yaşlanmayı." dedim ve o kendi kendine konuşma evresine geçtiğinde yandan yandan Poyraz'a baktım. Devrim arkamda kaldığı için onu gözleyemiyordum maalesef.
"O nazar gözlerini çek üstümden, bugün yeni yüzük aldım nazarın ondan çıkacak." dedi Poyraz ve tabii ki telefondan kafasını kaldırmadı. Candy Crush oynadığını bilmesem ciddi bir işle uğraştığını zannedeceğim. Sırf kafasını kaldırıp Devrim'le göz göze gelme ihtimalinden bile korktuğu için, yoksa direkt yelkenleri indirirdi, gecenin sonuna kadar level geçmeye çalışacaktı.
"Arabuluculuk yapmakla uğraşmaya hevesli değilim artık, insanlar bunun için para alırken ben beleş çalışamam. Yiyin birbirinizi sonra zaten sarhoş olup ağlıyorsunuz 'hüü ben hatalıydım' 'hayır ben hatalıydım' diye." dedim taklit ederken sesimi değiştirerek. Aslında dertlerinin ne olduğunu merak ediyordum, her zaman ederdim. Evde gerginlik olmasını sevmiyordum. Ne zaman aramızda bir gerginlik olsa hemen ardından başımıza bir bela geliyordu. Biz eskisi gibi oluyorduk ama o belayla uğraşmamız gerekiyordu. Kötü enerji kötü şeyleri çağırırdı.
Ağlama kısımları da gerçekti bu arada, ne zaman evde birileri tartışsa o olaydan sonra içtiğimiz ilk gece oturup birbirlerine ağlarlardı. Ben içmeden de ağlayabiliyordum bu yüzden o gecelerde alkol almamamın bir ayrıcalığı kalmıyordu.
"Kimin ilk ağlayacağına iddiaya girmek isterdim ama sadece ikisi ağladığında bile yeteri kadar tatmin oluyorum." dedi Kaan koltuktan kalkıp odadan çıkarken. Cidden yer yüzünde olabilecek her kaosla eğleniyordu.
"Mutfağa gidiyorsan çilekli sütlerle çikolataları da getirsene." dedi Devrim arkasından ve Kaan tam o saniye kapıdan girerken Devrim'in istediklerini taşıyordu. Arada esiyordu kafasına böyle, her zaman şaşırmaya devam edecektim.
"Duygulandırdınız efendim." dedim sütümü ve çikolatamı alırken. Kaan tepsiyi diğerlerine de uzattı ve en son önüme koydu. Tepside kayısı reçeliyle ekmek de vardı. "Yaşlandın artık son günlerini iyi geçir diye getirdim." dedi az önce yattığı yere aynı şekilde kurulurken.
"Şöyle konuşma." dedi Poyraz sert bir sesle. "Haklısın kusura bakma." dedi Kaan. Ortamın gerginliği bir anda artsa da uzun süre orda kalmadı. Poyraz'la Devrim tüm gece diyalog kurmaktan kaçtılar ama en azından bizle az da olsa konuşuyorlardı. Cidden problemin ne olduğunu merak ediyordum ama şuan asla o konuya girmemem gerektiğini tecrübelerimle öğrenmiştim.
Saat ilerlerken televizyonda hâlâ Gelin Evi vardı ve nasıl bitmediğini anlamamıştım. Kumandayı elime aldığımdaysa Kaan'ın internetten açtığını gördüm. "Cidden interneti buna mı harcadın? Sabah izliyorsun zaten." dedim sessizce ve televizyonu kapattım. Maral tekli koltukta sızmıştı ve Poyraz'ı göremiyordum ama telefonunun ışığı olmadığından onun da uyuduğunu tahmin ediyordum. "Gelin Evi izlemek bir tutkudur senin gibi vizyonsuzlar anlamaz." dedi Kaan, o da sesine dikkat ediyordu ve yattığı yerden doğrulup boynunu kütletti.
Devrim kalkıp ortalığı toplarken ben de Maral'ı yerine yatması için uyandırmaya çalışıyordum. Maral zor da olsa kalkmaya ikna olunca onu bıraktım ve Poyraz'a döndüm ama Devrim tam olarak onun önünde durmuştu. Anında yönümü değiştirip iyi geceler diledim ve koridorun sonundaki odama girdim. Bu katta benle beraber Devrim kalıyordu. Üst katta ise Maral tek, Poyraz'la Kaan da aynı odada kalıyordu.
Üstümdeki bordo boğazlı kazak ve siyah tayttan kurtulup eşofmanlarımı giydim. Odam başka biri girse karışıklığından tetiklenecek kadar dağınık dursa da benim biricik mağaramdı. Odanın diğer köşesinde penceremin hemen altında yatağımla eski ahşap başlığı, hemen yanında içinde ne arasanız bulabileceğiniz kahverengi komodinin üstündeyse ilaçlarım, su ve mumlar vardı. Komodinin üstündeki hizadan başlayıp odanın her yerinde duran üstlerine kitaplar yığılmış raflar, raflar yetmediğinden kapının olduğu duvarın köşesine dizilmiş kitaplarla birlikte duran birkaç tuval ve kemanım duruyordu.
Duvarlardaki Lana Del Rey başta olmak üzere sevdiğim sanatçıların posterleri ve bir yerlerden çaldığım plaklar diziliydi. Yatağın karşısında, dolabımın yanında kalan masamın üzeri makyaj malzemeleri, boyalar, fırçalar, nota kağıtları, anime figürleri, bilgisayarım, mutfaktan arakladığım iki haşhaşlı çörek ve kalemlerle doluydu. Tıpkı koridorları doldurdukları gibi masamın karşısındaki duvarda da asılı olan her yerde her an çektiğimiz resimlerden birkaçı vardı. Yerdeki evin eski halinden kalan işlemeli halıyla, tabii o zamanki kadar sağlam değildi çünkü üstünde boya izleri vardı, birlikte burası cidden sevdiğim her şeyi yığdığım mağaramdı.
Sandalyenin üstündeki yeşil ekoseli pijama altımı ve gri tişörtümü giydikten sonra masada bulduğum tokayla koyu kahverengi saçlarımı sıkı olmayan bir topuz yaptım. Cilt bakımı için ihtiyacım olanları da yanıma alıp koridora çıktığımdaysa Devrim odasına yeni geçiyordu, odasının kapısını açtığında "Devrim." diye seslendim.
"İyi misin?" omuzları tüm gün olduğunun aksine çökmüştü ve gözlerinde sadece baş başa kaldığımızda gördüğüm o yorgunluğu gördüm.
"Olacağım, umarım. Gelecek tüm tekliflerini reddettim say olur mu? Cidden yalnız kalmak istiyorum." dedi ve ona gece içebileceğimizi, teknik olarak onun alkol benimse dolapta hangi meyve suyu varsa onu içeceğim, veya dışarda yürüyüş yapabileceğimizi teklif edeceğim tüm cümleleri ağzıma tıktı. Buna kırılmamıştım, aksine birbirimize karşı olan net dürüstlüğümüzü seviyordum. Birbirimizden bir şey isterken de bu netlikle istiyorduk çünkü.
"Öyle olsun bakalım. İyi geceler." dedim ama Devrim odasına girip kapıyı kapatana kadar da banyoya giremedim. Daha sonra ise koridordaki gıcırdayan parkeye dikkat ederek sessizce ilerledim ve banyoya girip işlerimi hallettim. Odama geri döndüğümde günün yorgunluğu çoktan üstüme çökmüştü. Komodindeki uyku ilacımı ağzıma attım ve su olmasına rağmen ihtiyaç duymayıp yuttum. Yatağı açıp kendimi içine attığımdaysa en erken bir saate uyuyabileceğimi bilmeme rağmen yastığıma sarılıp gözlerimi kapattım.
******
"Ne yapıyorsun sabah sabah?" dedi Maral , gözlerini hâlâ tam olarak açmamıştı ve sol gözünü ovuşturup esneyerek konuştuğu için ne dediğini zar zor seçmiştim.
"Adaçayı yaktım, evdeki kötü enerjiyi kovuyorum. Mutfak bitti salona geçeceğim şimdi." dedim, bir yandan da başının üstünde tütsüyü gezdiriyordum. Çıkan ince dumanı izlemek için bile her gün tütsü yakabilirdim ama bir zaman sonra rahatsız olan ciğerlerim buna izin vermiyordu.
"Sirkeli suyla da pencereleri gezdin mi bari?" dedi, eğlendiğini biliyordum ama evet yapmıştım. Kötü enerji kötü şeyleri çağırır demeye devam edecektim, onlar inanmasa da ben inanıyordum ve birilerinin bu evin enerjisini koruması gerekiyordu.
Salona beraber girdiğimizde üçlü koltuğa kendini attı, ben de elimde tütsüyle odanın köşelerini gezmeye başladım. Maral da televizyondan Disney'e girdi ve sekiz yüz üçüncü kez başladığı Hannah Montana'nın sıradaki bölümünü açtı. Salonu tamamen gezdiğime emin olduktan sonra koltukta yanına kendimi attım ve ayaklarımı sehpanın üstünde çaprazladım. Bölümün sonuna doğru Poyraz ve Kaan salona girmişlerdi
"Eeee kahvaltı nerde?" dedi Kaan. "Hazırlarsanız eğer mutfakta." dedi Maral ekrana bakmaya devam ederken.
"Hangi evrende benim size hizmet ettiğim görülmüş acaba?" dedi Kaan elini abartılı bir şekilde kalbine götürürken. "Tamam. Tamam lütfen abartmayın, iki reçel bir çay için sabah sabah bunu çekemem." dedi Poyraz ve mutfağa döndü. O gittiğinde ise Maral Kaan'a göz kırptı ve yanında yer açtı. Devrim uyanana kadar da Hannah Montana'yı izlemeye devam ettik, her müzik sahnesinde sehpaya çıkıp eşlik eden Kaan ile birlikte tabii ki.
Tüm bu sabah kaosunda uyanmayan Devrim, Poyraz'ın kahvaltı hazır diye seslendiği an hepimizden önce mutfakta bitişine şaşırdım diyemeyecektim. Evde birileri gergin diye toplu olarak gerildiğimiz olmazdı, kendi aranızda halledin veletler havasında takılır sıradan günümüze devam ederdik çünkü eğer onlara ayak uydurursak onların da bir şeyi çözeceği yoktu. Sonsuza kadar kös kös oturabilirdik.
"Kaan bence biraz hızlan yoksa Korhan seni hızlandıracak." dedi Maral ağzına reçelli ekmeğini atarken. "Niye hatırlatıyorsun?" dedi Kaan sanki yeteri kadar hızlı yemiyormuş gibi eline geçen her şeyi ağzına tıkıştırırken.
"Çünkü daha sonra bizzat benim ismimi verip senin ne kadar 'unutkan' biri olduğunu bilmeme rağmen sana hatırlatmadığımı söyleyerek tüm suçu bana atıyorsun ve Korhan bana fazla mesai yazıyor. Bundan sonra bana telefonundaki alarmdan daha çok güvenebilirsin bir tanecik kardeşim." dedi Maral, Kaan'ın boğulmaya yakın oluşuna bakışlarını bile çevirmeden ekmeğine tereyağı sürerken.
"Hadi oyalanma git üstünü giy, ben hazırlarım sana bir şeyler." dedi Devrim. Kaan'ın yemeklerle cebelleşmesini görmeye daha fazla katlanamamış olmalıydı.
"İşte kardeşim benim ya, bir tanesin Devoşum." dedi, daha doğrusu demeye çalıştı ve kelimeleri zar zor seçebildik, ardından koşarak odasına döndü. Devrim de çayından bir yudum daha alıp sandviç hazırlamak için ayağa kalktı.
"Her zaman sana yaptırmaya devam edeceğini biliyorsun değil mi?" dedi Poyraz ve dün akşamdan beri ilk kez karşılıklı bir diyalog başlattı.
"Biliyorum ama bundan bir şikayetim yok."
"Senin hiçbir şeyden şikayetin yok zaten." dedi Poyraz kendine çay almak için kalktığında. Bardağın dibini lavaboya döküp kendine çay doldurdu ve.
"Hop hop, yavaş. Bir derdinizi çözmeden neden yine birbirinizle uğraşmaya başladınız? Daha kötü yapmayın her şeyi." dedi Maral arkasına yaslanırken bardağını Poyraz'a uzatıyordu. Poyraz kendi bardağını masaya bırakıp onunkini alırken
"Benim bir derdim hiç olmadı, sadece Poyraz her eleştirisiyle değişmemi bekliyor. Her zaman olduğu gibi." dedi Devrim. Sandviçi hazırlamayı bitirip alt çekmecedeki kese kağıtlarından birini aldı ve ona koydu. Sonra da sandalyesini çekip yerine oturdu. "Her neyse ya, keyfine göre yaşa ama sonra neden bunları yapmama izin verdiniz diye bize gelme." dedi Poyraz da sandalyesine geri otururken Maral'ın bardağını onun önüne koyuyordu.
Tüm bunlar olurken ben sadece höpürdeterek çay içiyordum. İkisinin de, kabul etmeseler bile taraf tuttuğuma inandıklarını bildiğimden konuya hiç girmedim. Ayrıca Devrim yerine sandviçi ben de yapabilirdim tabii ki ama kendine iş arıyor olduğunu bildiğimden ona da hiç bulaşmamıştım.
Biz kahvaltıya devam ederken Kaan birkaç dakikaya üstünde dans eden iskeletlerin olduğu koyu yeşil tişörtü ve buz mavisi kot pantolonuyla mutfağa girmişti, turuncu saçlarını tepesinden toplamıştı ve kesinlikle palmiyeye benziyordu.
Tezgahtan sandviçini alırken parmak uçlarına yükselip Devrim'in kafasının tepesine sesli bir öpücük kondurdu ve "Hadi herkese afiyet olsun, beni çok özlemeyin." dedi, arkasından "Güneş kremini unutmamışsındır umarım." diye seslensem de birkaç saniye sonra kapı kapandığından beni duyduğuna şüpheliydim.
Kahvaltı bitmiş, Devrim hariç herkes bir yerlere gitmişken ben de bir elimde sirkeli su doldurduğum fısfısım diğer elimde adaçayı tütsümle odaları gezmeye devam ettim.
Devrim mutfağı topladıktan sonra odasına kaçacağından önce onun odasından başladım. Neyse ki dağınık biri değildi çünkü eğer dağınık olsaydı içeriye adım atılamayacak kadar küçük bir odası vardı. Devrim'in odası evdeki en küçük odaydı. Yatağı dolabı masası ve duvara montelediği kitap raflarından başka bir şey sığmıyordu. Yatağının yaslı olduğu lacivert duvarda seneler önce beraber çizdiğimiz resim asılıydı, resim tamamen boyalı eller, çizgiler ve dairelerle karmaşadan başka bir şey değildi ama Devrim geçmiş senelerden kalan her şeye ekstra değer vermeyi seviyordu.
O resmi hepimiz seviyorduk tabii ki ama yatağının üstüne asmak isteyecek değildi. Diğer duvarlarsa açık griydi ve iki duvarda da pencere vardı. Bu yüzden yazın güzel olsa da kışın çok zor ısınıyordu ve her ne kadar üst katta diğerleriyle uyumasını söylesek de ikna edemiyorduk, tabii ki bu inadının sonucunda her kış iki kez ağır bir şekilde hastalanıyordu. Pencereleri açtığımda içeri yumuşak bir rüzgar girdi, bugün hava fazlasıyla güneşliydi ama hava durumuna göre akşam yağmur bekleniyordu. Kenarlara sirkeli su sıkıp pencereyi açık bıraktım ve odanın diğer köşelerini tütsü ile gezdim, iki adım yani.
Devrim'in odasından çıkıp kapısını biraz açık bıraktım ve merdivenlere yöneldim. Normalde mutfağa Devrim'in yanına çöküp onla sohbet ederdim ama şuan bunu isteyeceğini hiç sanmıyordum. Merdivenlerin bitişinin hemen sağındaki Poyraz ve Kaan'ın odasına girdim. Salonla neredeyse aynı boyutlardaydı ama odada kalanlardan biri de Kaan olduğu için tıka basa doluydu.
Poyraz pencere tarafındaki yatakta kalıyordu ve sadece bir komodin bir dolap küçük bir masayla pencerenin altında üst üste koyduğu kutuları vardı. Odanın diğer köşesinde yani kapının hemen yanında kalan Kaan ise kıyafet dolabı ve hemen yanında bir dolap kadar daha kıyafet askısı, makyaj masası, ayakkabı rafı ve Poyraz'ın kutularının tamamen keyfine göre boyanmış halleriyle şuan darmadağınık haldeydi. Az önce dediğim evde kimse dağınık değil neyse ki cümlemi Kaan'ı dışarda tutarak söylediğimi not geçmem gerekiyordu.
Yatağı dağınıktı ve üstü kıyafetle doluydu, ayakkabılarını sevse bile en son ne zaman rafı düzenlediğini asla tahmin edemiyordum çünkü az önce bir teki üst rafta arkada diğeri ikinci rafta asla benzemeyen başka bir tekin yanında duran ayakkabılarını görmüştüm. Bunun genel hali olduğunu kendime bir kez daha hatırlatarak işime döndüm ve önce pencereyi açıp odayı havalandırırken kenarlara da sirkeli su sıkıyordum.
Ben pencerenin hemen yanındaki ceviz ağacının açmış çiçeklerine bakarken yandaki evin önüne büyükçe bir kamyon park ediyordu. Uzun zamandır boş olan beyaz eski ahşapları olan ev sanırım sonunda yeni sahiplerini bulmuştu. Kamyon park ettiği sırada evin kapısı açıldı ve siyah saçlı bir kadın kocaman güneş gözlükleri ile dışarı çıktı.
Kadının hemen ardından uzun boylu, uzun saçlı bir çocuk çıktı ve onun dün akşam markette gördüğüm çocuk olduğuna emindim. Demek birinin oğlu veya kardeşi değil yeni komşumuzdu.
Kadın kamyondaki küçük kutulardan birini alıp eve ilerlerken kasabaya en son ne zaman birinin taşındığını hatırlamaya çalışıyordum, sanırım üç sene önce gelip iki ay kaldıktan sonra geri dönen dört çocuklu o aileyi saymazsam son gelenleri bizdik. Biz geleli seneler oluyordu. Eğer gelmeden önceki günleri tamamen unutabilmiş olsaydım burada doğduğuma inanacak kadar ait hissediyordum.
Pencerenin önünden ayrılıp Kaan'ın köşesini de tütsü ile gezdikten sonra koridora çıktım ve hemen karşımdaki odayı atlayıp sağdaki odaya, Maral'ın odasına girdim. Devrim'inkine kıyasla biraz daha büyük olsa da küçük sayılabilecek bir odaydı. Odasındaki her şey siyah veya griydi ama bir duvarın tamamını kaplayan bilgisayarındaki ışıklarla asla renksiz denemezdi.
Odası neon ışıklarla gece gündüz parlıyordu. Penceresi yatağının sağında kalıyordu, perdeleri de tabii ki siyah ve kapalıydı. Onları açarken gözüme giren güneşle birkaç saniye kör olsam da pencereyi açtım ve kenarlara sirkeli su sıktım. Mutfakta doldurduğum şişenin neredeyse sonuna geliyordum. Neyse ki bu son odaydı ve inip bir daha yapmakla uğraşmayacaktım. Maral'ın odasından da çıkınca merdivenleri seke seke indim, mutfaktan ses gelmiyordu ama Devrim tahmin ettiğimin aksine odasına geçmemiş, evden çıkmıştı.
Evdeki boşluğu kendimi mutfağa atıp müzik açarak değerlendirmeye karar verdim. İzlediğim dizilerden mi yoksa gerçekten gördüğümden mi bilmiyorum ama mahalleye yeni taşınan insanlara yiyecek bir şeyler götürüldüğünü hatırlıyordum. Ben de evdeki malzemeleri kurcalayıp çikolatalı kek yapmaya karar verdim.
Kesinlikle eve biri gelmeden bitirmem gerekiyordu çünkü boş ver ya komşuyu hadi çay demleyip gömelim diyecek en az iki kişi çıkacağını biliyordum. Malzemeleri dolu olmayan tezgaha yığıp modumu düşürmeyeceğine emin olduğum şarkıların oynatma listesini açtım.
Keki fırına attığımda mutfak sandığımdan daha az dağılmıştı, sanırım Devrim bir şeyler yaparken onla sohbet ettiğim günlerden bir şeyler kapmıştım. Gerçi buna kekin tadı karar vermeliydi ama ben iyi iş çıkardığımı düşünmek istiyorum. Keki masanın üstüne soğumaya bırakıp açık olan mutfak penceresini kapattım, biricik kekimi kedilere yem edesim yoktu.
Odama gidip dolaptan beyaz dar bir tişört ve kahverengi kumaş pantolonu çıkarıp giyindim. Askıdaki Devrim'in kahverengi deri ceketi üstüme geçirdim çünkü hava sıcak bile olsa rüzgar esmesi rahatsız ediyordu. Üşüme fobisi diye bir şey var mı bilmiyordum, hiç araştırmamıştım da ama eğer varsa bendeki şey büyük ihtimalle o olmalıydı. Üşürüm korkusuyla dışarı herhangi bir ceket veya hırka almadan çıkamıyordum. Güneşin tepede cehennemden fragman izlettiği yaz aylarında sahile giderken bile bu böyleydi.
Koyu kahve saçlarımı tarayıp açık bıraktım ve yeşile çalan gözlerimin çevresine siyah göz kalemi çekip rimel sürdüm, yüzüme de sokağa çıkacak kadar makyaj yapıp mutfağa geri döndüm. Kek yenebilecek kadar soğumuş gibiydi, tezgahın altındaki çekmecelerden keki koyacak bir kap bulup, kabın üstünde hello kitty vardı ama başka kap da bulamamıştım, keki bozmadan kaba yerleştirdim.
Kapla birlikte kapının önüne gelince kabı tek elime aldım ve spor ayakkabılarımı tek elle ayağıma geçirmeye çalıştım, neden onları seçtiğim hakkında hiçbir fikrim yoktu ve parmaklarımı eze eze giymeye çalışırken gerçekten kendime küfrediyordum. En sonunda giymeyi başarınca doğruldum ve ayakkabılığın üstündeki kasede beni bekleyen anahtarımı da alıp evden çıktım. Anahtarı pantolonumun arka cebine sıkıştırırken verandadan iniyordum. Yeni komşularımızın evinin önündeki kamyon gitmişti, ya çok hızlılardı ya da ben düşündüğümden fazla oyalanmıştım, bilmiyordum.
Kapının önünde dikilip kaldığımda kalbim gümbür gümbürdü. Neyime güvenip bunu yaptığımı sorguluyordum, öyle çok aktif biri değilimdir ben. Şu anki durumun aksine yeni insanlarla tanışmak için de heveslenmem ama kek yapıp götürme kısmı hep yapmak istediğim küçük şeylerden biri olduğu için şuan buradaydım. Her geçen saniye biraz daha gerginleşip hevesimi kaybetmeye başlasam da buradan geri dönemezdim yani.
Zile bastığımda o eski kuş sesi evde yankılandı, buralarda herkesin zili böyle çalardı. Kasabada bir şeylerin seneler öncesinden kalmış olmasını seviyordum. Kurulu bir düzende uyumlu bir şekilde yaşıyormuş hissi uyandırıyordu ve gördüğüm yaşıtlarım var olan her düzene baş kaldırmayı sevse de ben bazı düzenleri seviyordum. Bu zil sesi de onlardan biriydi.
Kapı araladığındaysa sabah gördüğüm çocuk karşımdaydı, yüzüme bu sefer gerçekten ama gerçekten samimi bir gülümseme yerleştirmeye çalıştım
"Merbaha, Nare ben. Kasabamıza hoş geldiniz."
Merhabalar,
Çok uzun zamandır zihnimde yaşayan bu evreni sonunda size sunabildiğim için çok mutluyum.
Umarım siz de en az benim kadar sever ve bu yolculukta bana eşlik edersiniz.
Hakaret içermediği sürece her çeşit yoruma ve eleştiriye açığım. Sizlerin eleştirileri ile gelişeceğime inanıyorum.
Sıradaki bölümde görüşmek üzere. Kendinize çok iyi bakın.